LUGGAT
OSMANLICA TÜRKÇE SÖZLÜK

{ lügât . lügat . لغت }

Arapça ve Farsça yazımları, Osmanlıca okunuşları 
ve detaylı açıklamaları ile birlikte.

Arama yapmak istediğiniz kelimeyi girip
karşılığını bulmak istediğiniz "OSMANLICA ARA" ya da "TÜRKÇE ARA" butonlarına tıklayın.
Türkçe - Osmanlıca Sözlük'te üstün ifadesini içeren 672 kelime bulundu...

ab-süvar

  • Su üstünde yüzen. (Farsça)
  • Sudaki kabarcık. (Farsça)

adatın harıkı / âdâtın hârıkı

  • Âdetlerin, kanunların olağanüstünü, bir mu'cize olarak gerçekleşmiş olanı.

adi / âdî

  • Üstünlük farkı olmayan. Kıymetsiz.
  • Her zamanki.
  • Âd kavmine âid.

afir

  • Güneşte kum üstünde kurutulan et.

ahfa / ahfâ

  • Çok gizli, âlem-i emrin (madde ve ölçü olmayan ve arşın üstündeki âlemin) beşinci ve son latîfesi (makamı, mertebesi).

aks-ül amel

  • İstenilen şeyin zıddı hasıl olması. Tersine oluş. (Reaksiyon)
  • Edb: Edebi san'atlardandır. Bir cümle veya mısrânın altını üstüne getirmekle, başka bir cümle veya mısrâ yapmaktır. Pertev paşanın: "Her düzün bir yokuşu, her yokuşun bir düzü var." mısrâında olduğu gibi.

aky

  • Koyu olan ve birbiri üstüne sağılmış olan koyun sütü.

ala / âlâ

  • En üstün.

alamet-i mümtaze ve farika / alâmet-i mümtaze ve fârika

  • Başkalarından üstün ve ayrıcalıklı olduğunu gösteren işaret.

ale'r-re's-i ve'l-ayn

  • Baş göz üstüne.

ale'r-re'si ve'l-ayn

  • Baş göz üstüne; seve seve.

alem-i emr / âlem-i emr

  • Arşın üstünde olup, madde olmayan, ölçülemeyen ve herkesin anlayamayacağı âlem. Buna, âlem-i melekût ve âlem-i ervâh (rûhlar âlemi) ve mekânsızlık âlemi de denir.

alem-i melekut / âlem-i melekût

  • Madde, his, akıl, ölçü âleminin üstündeki âlem.

aler-re's

  • Baş üstüne. Hemen. Derhâl.

aler-re's-i vel'ayn

  • Baş göz üstüne.

aler-re'si-vel-ayn

  • Baş ve göz üstüne. (Gelen misafire karşı veya bir işi deruhte edeceğine karşı hürmet ve memnuniyetle kabul ettiğini ifâde için söylenir.)

alerresivelayn

  • Baş ve göz üstüne.

aleyhi efdalüssalatü ve ekmelüsselam / aleyhi efdalüssalâtü ve ekmelüsselâm

  • En üstün selâmlar ve en mükemmel salâtlar onun üzerine olsun.

aleyhi ekmelü't-tehaya / aleyhi ekmelü't-tehâyâ

  • En üstün selâmlar ve dualar onun üzerine olsun.

ali

  • Üstün. Yüce. Çok büyük. Meşhur. Necib.

aliyy-ül a'la

  • En üstün, birincilerin birincisi. En yüksek. Pek iyi.

aliyyü'l-a'la / aliyyü'l-a'lâ

  • En üstün, en iyi şekilde.

allet

  • Kişinin, avreti üstüne aldığı ikinci avret.
  • Üvey ana.

amit

  • Yünü, üstüne yumak edip sarmak.

amme / âmme

  • Tülbent sargı.
  • Su içinde üstüne binip yüzülen şişirilmiş tulum.
  • Umumi. Herkese ait.

arş

  • Allahü teâlânın yarattığı en büyük varlık. Yedi kat göklerin ve kürsînin üstünde olup, halk (madde) âleminin sonu, emr (maddesizlik) âleminin başlangıcı. Arşullah, Arş-ı mecîd ve Arş-ı a'lâ da denir.

arz-ı belde

  • Ast: Herhangi bir bölgenin üstünden geçen arz dairesi.

asalak

  • Başka hayvan veya bitkilerin üstünde yaşayan ve onlara zarar veren hayvan veya bitki. Parazit.
  • Mc: Başkalarının sırtından geçinen kimse.

aslah / aslâh

  • Daha iyi, en üstün.

atban

  • Tek ayak üstüne sıçramak.
  • Davarın üç ayak üstüne yürümesi.

aziz / azîz

  • Allahü teâlânın Esmâ-i hüsnâsından (güzel isimlerinden). Her zaman izzet ve şeref sâhibi. Gâlib, benzeri olmayan, büyük ve küçük her şeyin O'na şiddetle ihtiyâcı olan.
  • Kıymetli, şerefli, üstün.

aziz-i cebbar / azîz-i cebbâr / عَز۪يزِ جَبَّارْ

  • Dâima üstün gelen, dilediğini yapmaya ve yaptırmaya gücü yeten (Allah).

baharet

  • Üstünlük, seçkinlik.

bahas

  • Deve tırnağı.
  • Ayak eti.
  • Parmak diplerinin ayak tarafındaki etleri.
  • Gözün üstünde veya altında beliren yumruca et.

baladest / bâlâdest

  • Galip, eli üstün. (Farsça)

baladesti / bâlâdestî

  • El üstünlüğü, galibiyet. (Farsça)
  • Zulüm. (Farsça)

bari'

  • Tam üstün. Mükemmel.

baria

  • Yakınlarından üstün vasıflı. Emsalinden üstün. Tam ve mükemmel.

basiret

  • Hakikatı kalbiyle hissedip anlama. Kalbde eşyanın hakikatlarını bilen kuvve-i kudsiyye. Ferâset. İm'ân-ı dikkat.
  • İbret alınacak hidâyet sebepleri. Beyyine. Hüccet.
  • Bir evin iki tarafının arası.
  • Yer üstündeki kan.

baskın

  • t. Ağır, sakil.
  • Basıp geçen, galip, üstün.
  • Ansızın, birdenbire hücum.

be-ser ü çeşm

  • Başgöz üstüne. (Farsça)

beda

  • (Bedâat) Hayret verici, yenilik ve iyiliklerde üstünlük. Acib ve garib olma. Yeni zuhur etme.

bedi / bedî

  • Benzersiz güzel, üstün, özgün.

bela-ender-bela / belâ-ender-belâ

  • Belâ üstüne belâ. Zahmet içinde zahmet. (Farsça)

beraa

  • (Beria, Berua) İlim ve fazilet ve cemalde üstünlük (manasına fiil kökü.)

beraat / berâat

  • Haşmet, metanet. İlim ve şecaatta, güzel vasıflarda emsâlinden üstünlük. Hüsn ve cemâlde tam olmak,emsâlinden üstün olmak.
  • Güzellik, parlaklık, üstünlük.

berhem-zede

  • Karmakarışık, altı üstüne getirilmiş. (Farsça)

berhem-zen

  • Karmakarışık eden, altını üstüne getiren. (Farsça)

beria

  • Akılda güzellik, zekâda ve kıyasette emsalinden üstün olan.

berkaa

  • Dört ayak üstüne durmak.

bertarum

  • Kubbe üzerinde. Dam üstünde. (Farsça)

berter / برتر

  • Daha üstün. (Farsça)

berterin / berterîn / برترین

  • En üstün. (Farsça)

beserüçeşm / بسر و چشم

  • Başüstüne, başım gözüm üstüne. (Farsça)

bevg

  • Üstünlük, galibiyet, galib gelme.

bezbeze

  • Galibiyet, zafer, galebe, üstünlük.
  • Sıkılma, daralma.
  • Kısmet, nasib, pay. Hisse.

bihteri / bihterî

  • Üstünlük, en iyi ve üstün olma. (Farsça)

bilicma

  • Üstünde birleşmekle, topluca.

buhari-işerif / buhârî-işerîf

  • İslâm dîninde Kur'ân-ı kerîmden sonra en kıymetli, en üstün kitap. Kütüb-i sitte adı verilen meşhur altı hadîs kitabının birincisi.

bün

  • Meziyyet, üstünlük.

bür'

  • (Büru') Hastanın iyileşmeğe başlaması.
  • Kurtulmak.
  • Fazilette ve bilgide üstünlük.

büru'

  • Fazilet, ilim ve iyilikte benzerlerine olan üstünlük.
  • (Hasta) iyiliğe yüz tutma.

büsuk

  • Bir kimsenin, akranına üstün olması.
  • Ağacın uzaması.
  • Uzunluk.

çal

  • Alnında ve ayaklarının üstünde beyazlık bulunan hareketli at.

car / câr

  • Kadınların, elbisenin üstünde örtündükleri çarşaf.

çarşaf

  • Yatağın üstüne serilen veya yorgana kaplanan bez örtü.
  • Kadınların kullandığı baştan örtülen, pelerinli eteklikli sokak elbisesi. Kadınların örtünmesi farzdır. Bu maksatla çarşaf ucuz, pratik, hafif olması ve zengin fakir herkesin kolayca sağlıyabilmesi bakımından yaygın olarak kulanı

cebae

  • Üstünde birşey düzeltilen ağaç.

cebel-i aziz

  • Şerefli, üstün ve yüce dağ.

cedeli / cedelî / جدلى

  • Tartışmaya dayalı, münakaşa üstüne oturmuş. (Arapça)

celenza

  • Arkası üstüne yatıp ayaklarını kaldıran kişi.

cemi-i ahlak-ı aliye / cemi-i ahlâk-ı âliye

  • Bütün yüksek ve üstün ahlâklar.

çerb

  • Besili, semiz, yağlı. (Farsça)
  • Muvafık, münasib, uygun. (Farsça)
  • Temayüz, imtiyaz. Diğerlerinden fazla ve üstün olma. (Farsça)

cevdet-i fehm

  • Fehm ve anlayış üstünlük ve iyiliği.

cezalet-i nazmiye

  • Kur'ân'ın nazmındaki güzellik, üstünlük ve akıcılık.

cihet-i imtiyaz

  • Üstünlük yönü, üstünlük tarafı.

cihet-i rüchaniyet

  • Üstünlük ciheti.

cihet-i rüçhaniyet

  • Üstünlük yönü, tercih sebebi.

cihet-i tefevvuk

  • Üstünlük yönü.

cihet-i tercih

  • Üstünlük yönü, tercih sebebi.

cübab

  • Devenin sütünün üstüne gelen köpüğü.

cüdd

  • Cem'etmek, toplamak.
  • Yol üstünde olan kuyu.

cülbe

  • Yara iyi olduğunda üstünde olan ince deri.

cünu'

  • Yüzü üstüne düşürmek.

cüsu

  • Diz üstünde çökmek.

cüsy

  • Diz üstüne çökmek.

da'va / da'vâ

  • Takib edilen fikir, iddia.
  • Bir kimsenin hakkını aramak üzere mahkemeye müracaat etmesi.
  • Hakkı olanın iddia etmesi. Kendini haklı görüp veya zannedip üstün fikirlilik iddia etmek.
  • Mes'ele.
  • İnat. Ayak diremek.
  • Cenab-ı Hak'tan hayır ve rahmet dilemek.

dagısa

  • (Çoğulu: Devâgıs) Diz üstünde hareket eden yuvarlakça kemik.
  • Sâfi su.

dahi / dâhî

  • Deha sahibi, üstün zekâ ve hikmet sahibi.
  • Üstün yetenekli.

dahiye

  • Üstün yetenekli kimse.

daire-i hakimiyet / daire-i hâkimiyet

  • Egemenlik, üstünlük, âmirlik dairesi.

daiye-i tefevvuk / dâiye-i tefevvuk

  • Üstünlük iddiası.

damd

  • Yaranın üstüne bez bağlamak, merhem sürmek.

davet makamı / dâvet makâmı

  • Vilâyet (evliyâlık) makâmının üstünde, peygamberlere mahsus bir makâm.

deha / dehâ

  • Üstün zekâ.

deruhde

  • Üstüne almak. Kendini vazifeli bilmek. (Farsça)
  • Üzerine alınan iş. (Farsça)
  • Deruhde edilmek: Üste alınmak, görev bilinmek.
  • Deruhde etmek: Üstüne almak.

dest-bürd

  • Kuvvet, kudret. (Farsça)
  • Üstünlük, zafer, muvaffakiyet. (Farsça)

devahi / devâhî

  • (Tekili: Dâhiye) Büyük belâler. Afetler. Kazâlar.
  • Çok üstün zekâ sahipleri.
  • Büyük belâlar, üstün zekâlılar.

dilalet

  • Kılavuzluk etmek.
  • Nazlanma. İşve.
  • Üstünlük, galebe.

dımad

  • Yara üstüne yapılan yakı ve bağlanan bez.

dühat / dühât

  • Dahiler, üstün zekalılar.

ebhas

  • Gözlerinin üstünde veya altında bir miktar yumruca et parçası olan kişi.

eblağ

  • Yerinde adamına göre güzel söz söylemenin en üstünü.

ebva'

  • Medine-i Münevvere'ye bağlı olup, Mekke-i Mükerreme yolunda bir köyün adıdır. Medine'ye yirmiüç mil uzaklıktadır. Köyün üstünde dik ve kuru bir dağın adı da Ebvâ'dır. Bu köy iki şey ile meşhurdur. Biri: Peygamberimizin annesi Hz. Amine'nin kabri orada bulunmaktadır. İkincisi ise: Hicretin birinci se

ecell

  • (Celil. den.) Çok güzel. çok büyük. En üstün. Çok celil.

ecell-i mahlukat / ecell-i mahlukât

  • Mahlukların en üstünü. İnsan.

efadıl / efâdıl

  • Üstün nitelikli kimseler.

efdal / افضل

  • Faziletli, üstün.
  • Daha üstün.
  • En üstün, en iyi. (Arapça)

efdaliyet / efdâliyet

  • Faziletçe üstünlük. Fazileti, iyiliği ziyâde olmak.
  • Faziletli oluş, üstünlük.

efdalü'l-halk

  • Yaratılmışların en faziletlisi, en üstünü.

ehl-i fazilet

  • Güzel huylu, üstün özelliklere sahip kişiler.

ehl-i istidraç

  • Kendilerine Allah tarafından bir takım olağanüstü hâl ve üstünlükler verilen günahkâr veya kâfir kişiler.

ekseriyet

  • (Ekseriyyet) En büyük kısım, çokluk.
  • Bir topluluk ve hey'etin yarısından fazlası.
  • Bir mecliste üyelerin verdikleri rey'lerin büyük kısmı ve bunların üstünlüğü.

elma'

  • (Elmaî) Çok zeki, zekâveti kuvvetli, idrak derecesi üstün olan kimse.

embel

  • Kılıcı ve silahı olmayan.
  • Eyer üstünde doğru oturamayan.
  • Boynu eğri olan.

enaniyet-i taassubkarane / enaniyet-i taassubkârâne

  • Kendisini beğenme ve üstün görmede çok katı ve inatçı davranma.

ercah

  • Daha üstün, daha râcih.
  • Daha üstün, en üstün.

ervah-ı harika

  • Harika ruhlar, üstün ruhlar.

esas-ı azimet

  • Azimetin (en üstün hükmün) esası, temeli.

esma-i fatır / esmâ-i fâtır

  • Herşeyi yoktan ve harika üstün sanatıyla yaratan Allah'ın isimleri.

eşref

  • En şerefli, en üstün.

etan

  • Dişi eşek. (Farsça)
  • Bir kısmı havada, bir kısmı suyun içinde kalan kaya; yosunlu taş. (Farsça)
  • Kuyu kenarında üstüne oturup su içmeye mahsus taş. (Farsça)

evsaf-ı mümtaze / evsâf-ı mümtaze

  • Seçkin ve üstün özellikler.

evzar

  • (Tekili: Vizr) Ağırlıklar. Yükler.
  • Mc: Günahlar.
  • (Vezer) Kal'alar, kaleler, hisarlar, sığınılacak yerler.
  • Üstünlükler, galebeler.
  • Dağlar.

fadıl / fâdıl

  • Üstün nitelikli.

fadl

  • İhsân.
  • Üstünlük, fazîlet.

fadl-i cüz'i / fadl-i cüz'î

  • Bir bakımdan üstünlük.

fadl-i külli / fadl-i küllî

  • Her bakımdan üstünlük.

fahiş fiyat / fâhiş fiyat

  • Piyasa fiyatının üstündeki fiyat.

fahl

  • İleri gelen. Üstün. Hatırı sayılır adam.
  • Erkek. (hayvan)
  • Aygır.
  • Beyitler, hadis-i şerifler, rivâyetler anlatan kimse.
  • İleri gelen, üstün.

faik / fâik / فائق / فَائِقْ

  • Üstün, üstünde. Diğerinden daha değerli ve üstün. Her şeyin güzide ve a'lâsı. Âli.
  • Başın boyun ile bitiştiği yer.
  • Üstün.
  • Üstün.
  • Üstün. (Arapça)
  • Üstün.

faik-ül akran / fâik-ül akrân

  • Akranlarından daha üstün.

faikiyet / fâikiyet

  • Üstünlük.
  • Üstünlük, başkalarından farklı ve üstün olmak.

faikiyyet / fâikiyyet / فائقيت

  • Üstünlük. Kıymetlilik.
  • Üstünlük. (Arapça)

faiz

  • (Fevz. den) Dilediğine eren. Başaran. Korktuğundan kurtulan. Üstün gelen. Necat bulan.
  • Kapının üstündeki eşik.

fakakı'

  • Su üstünde olan kabarcıklar.

fanus

  • yun. Fener. Sâbit ve süslü fener.
  • Kim: Bazı şeylerin üstüne kapatmak için camdan yapılmış kapak.

fart-ı zeka / fart-ı zekâ

  • Üstün zekâ.
  • Âdetin üstünde, çok ileri zeki olmak. Emsâli bulunmayan zekâvette oluş.

fatır / fâtır

  • Benzeri bulunmayan şeyi harika üstün sanatıyla yaratan Allah.
  • Benzeri bulunmayan şeyi yaratan. Hârika üstün san'atiyle yaratan. Halkedici Allah (C.C.)

fatır-ı alim / fâtır-ı alîm

  • Herşeyi bilen ve harika üstün san'atıyla yaratan, sonsuz ilim sahibi Allah.

fatır-ı bimisal / fâtır-ı bîmisal

  • Benzersiz şeyleri hârika ve üstün sanatıyla yaratan Allah.

fatır-ı hakim-i zülcemal / fâtır-ı hakîm-i zülcemâl

  • Sonsuz güzellik sahibi, herşeyi hikmetle ve harika üstün sanatıyla yaratan Allah.

fatır-ı kerim-i zülcemal / fâtır-ı kerîm-i zülcemâl

  • Sonsuz güzellik, lütuf ve cömertlik sahibi ve herşeyi hârika üstün sanatıyla yaratan Allah.

fatır-ı rahim / fâtır-ı rahîm

  • Rahmeti herşeyi kuşatan ve benzersiz şeyleri üstün sanatıyla yaratan Allah.

fatır-ı zülcelal / fâtır-ı zülcelâl

  • Sonsuz haşmet sahibi olan ve herşeyi benzersiz üstün sanatıyla yaratan Allah.

fazail / fazâil

  • Faziletler, üstünlükler.

fazıl / fâzıl

  • (Fâdıl) Fazilet sâhibi. Üstün kimse.
  • Faziletli, üstün, değerli.
  • Faziletli, üstün.

fazilet / fazîlet / فَض۪يلَتْ

  • Değer. Meziyet, iyilik, ilim ve iman, irfan itibarı ile olan yüksek derece. Dinî ve ahlâkî vazifelere riayet derecesi. Fazl ve hüner cihetiyle olan yüksek derece. Bir şeyin başka şeylerden cemal ve kemal ve fayda cihetiyle üstünlüğü, müreccah olmasına sebep olan keyfiyet.
  • Üstünlük. İyi ahlâklılık.
  • Farz ve vâciblerin hâricindeki nâfile ibâdetler yâni müstehâb ve sünnetler.
  • Üstün nitelik, meziyet.
  • Değer, üstünlük.

fazilet-i a'mal / fazilet-i a'mâl

  • Amellerdeki fazilet, üstünlük.

fazilet-i imaniye

  • İmanın kazandırdığı üstünlük.

fazilet-i islamiye / fazilet-i islâmiye

  • İslâmın insanlara kazandırdığı erdem, üstünlük.

fazilet-i külliye / فَضِيلَتِ كُلِّيَه

  • Genel üstünlük, erdem.
  • Umumi olan değer ve üstünlük.

fazilet-i uhreviye

  • Âhirete ait fazilet, üstünlük.

fazilet-meab / fazîlet-meâb

  • Faziletli, üstün özelliklere sahip.

faziletfuruş / fazîletfuruş

  • Üstünlük taslayan.

faziletfuruşluk

  • Üstünlük taslama, üstünlüklerini satmaya çalışma.

faziletkar / faziletkâr / fazîletkâr

  • Erdemli, faziletli, üstün niteliklere sahip.
  • Faziletli, üstün nitelikli.

faziletmeab / faziletmeâb / fazîletmeab

  • Çok faziletli, erdemli, üstün özelliklere sahip.
  • Üstün nitelikleri olan.

faziletperver / fazîletperver

  • Üstün nitelikleri seven.

fazl / فضل

  • Âlimlere yakışır olgunluk.
  • İmân, cömertlik, ihsan, kerem, ilim, ma'rifet, üstünlük, hüner, tefâvüt, inayet.
  • Artmak.
  • Artık, (bunun zıddı naks'tır). Bir şeyden bakiye kalmak.
  • Fazla, ziyade, artık, bâki.
  • Fazlalık, üstünlük.
  • Üstünlük, lütuf.
  • Erdem. (Arapça)
  • Üstünlük. (Arapça)

fazl-ı israil-i kudret / fazl-ı isrâil-i kudret

  • Lâkabı İsrâîl olan güçlü Yakup'un (a.s.) üstünlüğü, fazileti.

feraşe

  • Pervane denilen kelebek.
  • Kilit damağı.
  • Su gittikten sonra yer üstünde kalıp kuruyan balçık.
  • Az su.
  • Hafif kimse.

ferd-i ferid / ferd-i ferîd / فَرْدِ فَر۪يدْ

  • En büyük velilerin üstünde Ferdiyet makamına mazhar en büyük veli.

ferraşin ovası / ferrâşîn ovası

  • Hakkari sınırları dahilinde bulunan ve rakımı 2.000 m'nin üstünde olan bir ova.

ferzane-gi / ferzane-gî

  • Üstünlük, rüçhaniyet. (Farsça)
  • Bilgi. (Farsça)

fetehat

  • (Tekili: Fetha) Fethalar, arapçadaki üstün işaretinin adı.

fetha

  • Gr. Arabçada harfleri (E, A) diye okutan işâret, üstün.

fettah

  • Zafer kazanmış, üstün gelmiş.
  • Fetheden, açan.
  • Kullarının kapalı işlerini açan, Cenab-ı Hakk.

fevka'l-küll

  • Hepsinin, herşeyin üstünde.

fevka'l-me'mul

  • Ümid edilenin üstünde.

fevkalade / fevkalâde

  • Âdetin üstünde, duyulmadık, görülmedik, olağanüstü.
  • Âdetin fevkinde. Ayrıca, hususi surette. Bilinenlerin üstünde. Müstesna ve yüksek bir surette.

fevkalbeşer

  • (Fevk-al beşer) İnsan gücünün üstünde, insanüstü.

fevkalhad

  • Sınırın üstünde.

fevkalküll

  • (Fevk-al kül) Hepsinin fevkinde. Bütününün üstünde.
  • Her şeyin üstünde.

fevkalme'mul

  • Umulmadık bir şekilde, beklenenin üstünde.

fevkalmemul

  • Umulanın, beklenilenin üstünde.

fevkalmêmul

  • Umulanın üstünde.

fevkalmu'tad / fevkalmu'tâd

  • (Fevk-al mu'tâd) Her zamankinden üstün. Âdetin fevkinde.

fevkaniyet

  • Üstünlük.

fevkattahammül

  • (Fevk-at tahammül) Tahammülün üstünde, tahammül edilmez, dayanılmaz, dayanılması imkânsız.

fevkınde

  • Üstünde.

fevkinde

  • Üstünde.

fevkine

  • Üstüne.

fevz

  • Galiplik, zafer, üstünlük, selamet, kurtuluş.

fezail / fezâil

  • Faziletler, üstün özellikler.
  • Faziletler, meziyetler, üstün özellikler.
  • Faziletler, üstün nitelikler.

fezail-i a'mal / fezâil-i a'mâl

  • Amellerin faziletleri, üstünlükleri.

fezail-i ilmiye / fezâil-i ilmiye

  • İlmi faziletler, üstünlükler.

fezail-i islamiye / fezâil-i islâmiye

  • İslâmiyetin üstün prensipleri, güzel yönleri.

fezail-i kelamiye / fezâil-i kelâmiye

  • Sözün üstünlükleri.

fihal

  • (Tekili: Fahl) İtibarlı, seçkin ve üstün kimseler.

firavunlaşmış

  • Firavun gibi kendisini üstün gören, tanrılık iddiasında bulunan.

firavunluk

  • Firavun gibi kendini beğenen, kendini üstün gören.

fudala / fudalâ

  • Üstün nitelikli kimseler.

fuhul

  • (Tekili: Fahl) Büyük âlimlerin ileri gelenleri. Emsalinden üstün olanlar.

fuhul-i şuara

  • Şâirlerin en üstünleri.

fuhul-i ulema

  • İlim ve faziletçe emsallerinden üstün olan âlimler.

fuhul-u ulema / fuhûl-u ulemâ

  • İlim ve faziletçe benzerlerinden üstün olan âlimler.

fukka'

  • Ekseriya şerbet içilen kap.
  • Yağmur suyunun üstünde olan kabarcık ve köpük.

fürzum

  • Yuvarlak ağaçtan yapılıp, üstünde bir şey yontmağa mahsus dülgerler örsü.

fütüvvet

  • Cömertlik. Başkasını, kendisine tercih etmek. Başkalarının işlerini düzeltmeye çalışmak ve faydasına koşmak. Fütüvvetin başka değişik târifleri de yapılmıştır. Bunlardan bâzıları şöyledir: Kendi nefsinde başkasının üzerine bir meziyet, üstünlük görme mek. Hatâlarını îtirâf edenleri affetmek, hiç kim

gabit / gabît

  • (Çoğulu: Gubut) Çukur yer.
  • Bir dere ismi.
  • Üstüne mıhfe bağlanan çok kuvvetli hayvan.

gafa

  • Her şeyin kemi ve yaramazı.
  • Toza benzer bir âfet. (Hurma koruğunun üstüne gelip olgunluktan men'eder ve lezzetini bozar.)

galeb

  • (Galb) Üstünlük. Yeğinlik.

galebe / غَلَبَه

  • Üstün gelmek. Yenmek. Bozmak. Çokluk.
  • Bastırmak.
  • Yeğin olmak.
  • Üstünlük, üstün gelme.
  • Yenme, üstün gelme.
  • Üstün gelme.

galebe çalan

  • Üstün gelen.

galebe çalma

  • Üstün gelme.

galebe çalmak

  • Üstün gelmek.
  • Galib olmak, üstün gelmek.

galebe eden

  • Üstün gelen.

galebe etme

  • Üstün gelme.

galebe etmek

  • Gâlip gelip üstünlük sağlamak.

galebe-i ilmiyye

  • İlmî üstünlük.

galebe-i vahşet

  • Vahşetin üstünlüğü, ilkelliğin üstünlüğü.

galib / gâlib

  • Üstün. Yenen. Mağlub eden. Ekser.
  • Galip, üstün, yenen.

galib-i mutlak / gâlib-i mutlak

  • Mutlak galip; her yönden üstün gelme.

galibane / galibâne

  • Başarılı ve üstün olarak.

galiben

  • Çok zaman, üstün olarak.
  • Ekseriya. Çok zaman. Üstün olarak. Tahmin olduğu üzere.

galibiyet

  • Üstünlük.
  • Üstünlük, yenme.

galibiyyet

  • Üstünlük. Yenmek. Mağlub etmek.

galip etmek

  • Üstün kılmak.

gulane

  • Üstün bir gayretle. Yüksek bir himmetle. (Farsça)

hacace

  • (Çoğulu: Hıcc) Su üstünde olan yağmur kabarcığı.

hacegan yolu / hâcegân yolu

  • Daha çok nübüvvet kemâlâtına (olgunluklarına, üstünlüklerine) kavuşturan Hazret-i Ebû Bekir'den gelen yolun, Yusuf-ı Hemedânî hazretlerinden îtibâren aldığı isim. Bu yol sonradan Nakşibendiyye adını almıştır.

hacelan

  • Ayağında köstek olan kişinin yürümesi.
  • Bir ayak üstüne yürümek.

hadin

  • Bir kuş cinsidir. (Hiç doymak bilmez, yediğini hemen hazmedip yine yemek ister, yüksek yerleri sever, değme yer üstüne konmaz, ağaç başlarına konup bütün yemişini yer, yemişleri kalmazsa başka yerlere gider.)

hakim / hâkim

  • Hakim, yargıç, hüküm veren, hükmeden, hükümran olan, üstün olan.

hakimiyet / hâkimiyet

  • Hakimlik, üstünlük, egemenlik.

hakimiyet-i nev'iye / hâkimiyet-i nev'iye

  • Bir sınıfın üstün olduğu egemenlik.

hakimiyyet / hâkimiyyet

  • Hâkim oluş. Hükmediş. Âmirlik. Üstünlük. Müdahale ve rakibi kabul etmemek hali.

hakperest

  • Hakkı üstün tutan, hak taraftarı.

hamd

  • En üstün şekilde senâ, övgü.

hamden sümme hamden

  • Hamd üstüne hamd olsun, sonsuz şükürler olsun.

hamiyetperver

  • Din, millet gibi üstün değerleri koruma gayretinde olan.

hamşek

  • Mestin üstüne vurulan parça.

han

  • Yemek sofrası. Üstüne yemek konan tepsi. (Farsça)
  • Yemek, taam. (Farsça)
  • Ahçı dükkânı, lokanta. (Farsça)

hareke

  • Arapça harflerin u, e, i şeklinde okunacağını gösteren işaretler. (Zamme "ötre" fetha "üstün" kesre "esre" (gibi)
  • Hareket lafzının Arapça terkibde aldığı şekil.

harf-i nasıb / harf-i nâsıb

  • Muzari fiilinin sonunu üstün (e, a diye) okutan harf.

harika / hârika

  • İmkânların üstünde olan şey, hayret uyandıran, hayranlık vren. Büyük ve görülmedik eser. Görülmedik derecede kıymetli.
  • Normalin üstünde olup hayret uyandıran şey.

harizme

  • Azgın hayvanların ağzına ve ayının dudağının üstüne geçirilen demir halka.

hasail-i gàliye / hasâil-i gàliye

  • Yüksek ve üstün hasletler, özellikler.

hasiyetli / hâsiyetli

  • Üstün özellikli.

hass

  • Zannetmek.
  • Silkmek.
  • Davarı kaşağılamak.
  • Közün üstünde birşey pişirmek.
  • Katletmek, öldürmek.

hayhay

  • Baş üstüne, seve seve yaparım, öyle ya!, şüphesiz, elbette (gibi mânâlara gelir.) (Türkçe)
  • Baş üstüne.

hayta

  • Serseri, serkeş kimse.
  • Ask: Osmanlılarda görevli bir sınıf askere verilen ad. Hayta birlikleri, üstün savaş kabiliyeti olan askerlerden kurulur, lüzumunda düşman topraklarına akın yapmak için de kullanılırdı. Sonraları düzenleri bozulduğunda eşkiyalığa başladılar; bundan dolayı "hayt

hazevan

  • Eti birbiri üstüne yığılıp cem'olmuş olan etli nesne.

hazz

  • (Çoğulu: Huzuz) Deniz koyunu. (denizde olur)
  • "Vurmak" mânâsına masdar.
  • Duvar üstüne direk koymak.

hegemonya

  • yun. Kuvvetle ve kıymetli vasıflarla olan üstünlük.
  • Bir devletin başka bir devlet üzerindeki siyasi üstünlüğü ve baskısı.
  • Üstünlük ve baskı.

hek'a

  • Menazil-i Kamer'den bir yıldız.
  • Atın göğsü üstündeki dâire.

hicare

  • (Çoğulu: Hıcer) Su üstünde olan kabarcık.
  • Taş.

hicir

  • Başkalarından üstün ve faziletli olan. Bir kimsenin sireti ve mesleği. Huy, âdet, tabiat.

hicr

  • Ayrılık.
  • Başkalarından ayrı fâzıl ve üstün kimse.
  • Sayıklama.

hiddet-i zeka / hiddet-i zekâ

  • Akıl üstünlüğü, zekâ keskinliği.

hiramis

  • İnsanın üstüne sıçrayıp hamle eden arslan ve kaplan eniği.

hükkam-ı fesahat / hükkâm-ı fesahat

  • Güzel, akıcı ve etkili konuşmada üstün ve otoriter olanlar.

hünsa / hünsâ / خنثى

  • Erkek ve dişi organları üstünde bulunduran. (Arapça)
  • Nötr. (Arapça)

huyela / huyelâ

  • Harbde düşmana karşı tekebbür etmek (büyüklenmek, üstün görünmek), kibirlenmek.

huzur-u irfanınıza baş koydum

  • "Üstün ilim ve zekâdan hâsıl olan olgun şahsiyetinizin önüne baş koydum" anlamında karşısındakine karşı bir saygı ve hürmet bildiren ifade.

idad

  • (İded) Üstünlük, galibiyet, zafer.
  • Kuvvet, zor.

iddia-yı rüçhan

  • Üstünlük iddiası.

ıdrar

  • Zarar vermek.
  • Avret üstüne avret almak, evli iken bir daha evlenmek.

iglinta'

  • Vurmakla ve sövmekle üstün gelip galebe etmek.

ikahe

  • Düşmana üstün gelme, galibiyet.

ikbab

  • Yüzüstü düşme, kapanma.
  • Bir şeyin üstüne fazla düşme. Olması için aşırı derecede çalışma.

ilhah

  • Zorlamak. Israr etmek. Bir şeyin kabulü için son derece üstüne düşmek.

ilzam / ilzâm

  • Susturma, sözle üstün gelme, yenme.

imam-ı busiri / imam-ı busirî

  • (Mi: 1213-1295) İmam-ı Muhammed bin Said "Busayrî" diye bilinir. Kaside-i Bür'e ve Hemziyesi ile meşhur üstün bir İslâm şâiridir.

iman-ı kamil / îmân-ı kâmil

  • Olgun îmân. Mü'minlerin ibâdet ederek Allahü teâlânın emirlerini yapıp, haramlardan kaçınmak sûretiyle, parlayan, kuvvetli ve olgun îmânı. En üstün derecedeki îmân.

insan-ı kamil / insan-ı kâmil

  • Kemâle ermiş, olgun insan. İslâmiyet'in emrettiği bütün emirleri yapan, yasaklardan sakınan, Peygamber efendimizin güzel ahlâkıyla ahlâklanan, hareketleri ve sözleri hep Allahü teâlânın ilhâmı ile olan üstün insan.

intizam-ı faik / intizam-ı fâik

  • Pek üstün düzenlilik.

irtisad

  • İstif etme. Birbiri üstüne düzgün bir şekilde yerleştirme.

işfaf

  • Üstün tutma.

ıslihmam

  • Ayak üstüne durmak.

ism-i tafdil

  • "En üstün, daha üstün, daha iyi" gibi karşılaştırma ve üstünlük ifâde eden sözler.
  • Renge, şekil ve vasfa dâir (ef'al) vezninde olan mutlak ve uzuv noksanlığına delâlet etmemek üzere mukâyeseli üstünlük ifâde eden sıfatlardır. Daha büyük, en büyük, daha küçük, en küçük, en güzel, daha güzel gibi mânâlara gelir. (Kebir kelimesinin ism-i tafdili: Ekber; sağir kelimesinin ism-i tafdil

ıstıham

  • Ayak üstüne dikili durmak.

istiva

  • Müsavi oluş. Temasül.
  • İ'tidal, istikamet ve karar.
  • Kemalin sâbit olması.
  • Kaba kuşluk zamanı.
  • Yükselmek, yüksek olmak. Üstün olmak.
  • İstila eylemek.

ittifaki / ittifâkî

  • Birleşmeye dair, üstünde birleşilen.

ittiza'

  • Alçak gönüllülük, tevazu, mütevazilik.
  • Devenin, boynuna basarak üstüne binebilmek için, başını aşağı eğme.

ız'af

  • Bir şeyin üstüne bir misli koyma.
  • Zayıflama.

izhar-ı fazl

  • Değerini, üstünlüğünü ortaya koyma.

ıztıca'

  • Namaz kılarken secdede koltukları sıkarak göğsü yere değdirme.
  • Yan üstüne yatma.

izzet

  • Bir kimse zelil iken kavi ve kudret sahibi olmak. Ziyâdelik ve üstünlük.
  • Değer, kıymet. Kuvvet. Muhterem ve mu'teber olmak.
  • Bulunmaz derecede az olan şey.
  • Üstünlük, yücelik, azîz olma.
  • Hürmet, saygı. Çünkü bildin mü'minin kalbinde bir Allah var, Niçin izzet etmedin ol beyte kim Allah var.
  • Üstünlük, yücelik.
  • Üstünlük, galibiyet.

izzet ve şehamet-i islamiye / izzet ve şehamet-i islâmiye

  • İslâmiyetten gelen cesaret ve üstünlük.

izzet-i kudret

  • Kudretin izzet ve üstünlüğü.

izzet-i rütebi / izzet-i rütebî

  • Rütbeden gelen izzet; rütbe ve makam açısından çok büyük ve üstün olma.

kabise / kâbise

  • Ucu üstüne eğri ve kıvrık olan burun.

kahır

  • Üstünlük, galebe.

kahir / kâhir

  • Üstün.
  • (A, uzun okunur) Üstün gelen. Yenen. Galip gelen.
  • Zorlayan. Mecbur eden.
  • Üstün gelen.
  • Kahreden, zorlayan.
  • Üstün gelen, ezen, ezici.
  • Yok eden, ortadan kaldıran.

kahr

  • Zorlama, zorla bir iş gördürme.
  • Üstün gelerek mahvetme, batırma, ezme.
  • Çok kederlenme, çok üzüntü duyma.

kaplıca

  • Üstüne bina yapılmış sıcak maden suyu, üstü örtülü kaynarca, ılıca.

kariha-i ulviye / karîha-i ulviye

  • Üstün ve yüksek zekâ, kàbiliyet.

kase / kâse

  • Tas veya çanak. Kâse gibi olan çukurluk. (Farsça)
  • Başı kaplayan ve başın üstündeki kemik. (Farsça)

kasib

  • (Çoğulu: Kasâyib) Kadınların yüzleri üstüne bıraktıkları kıvırcık saç. Kâkül.

kav'

  • (Çoğulu: Akvâ) Erkek dişiye aşmak.
  • Üstüne hurma ve buğday döktükleri düz yer.

kavliracih / kavlirâcih

  • Üstün bulunan söz.

kavmiyetçilik

  • İslâmiyetin âyet-i kerime ve hadis-i şerifle men'ettiği, soy sop üstünlüğü ileri sürerek, kendi kavminden olmayanlardan ayrılmak ve onları hakir görmek.

kazaz

  • Ufak taş.
  • Döşek üstünde olan toprak.
  • Toz toprak bulaşmaz nesne.

kazze

  • (Çoğulu: Kuzâ) Su üstündeki çörçöp.
  • Göze düşen çöp.
  • Gözün çapağı.

kebb

  • Hor ve zelil etmek, yüzü üstüne bırakmak, helâk etmek.

kebkebe

  • Yüz üstüne düşürme.
  • Çukur bir yere döne döne düşme.

kecabe

  • Devenin üstüne konan oturulacak bir çeşit tahtırevan. (Farsça)

kecave

  • Deve üstüne konulan bir cins tahtlrevan. (Farsça)

keda

  • Mekke-i Mükerreme üstünde, Mekâbir yakınında bir yolun adı.

kefaet

  • Denklik. Denk olmak. Beraberlik. Bir şeye yeterlik. Küfüv oluş.
  • Fık: Evlenen erkeğin, alacağı kadına neseb, diyanet, hürriyet ve mal hususlarında müsâvi ve daha üstün olması hususu. (Bunun en mühimmi de diyânet noktasındadır.)

kelb

  • (Çoğulu: Ekâlib-Eklüb-Kilâb) Köpek, it.
  • Meşhur bir yıldız.
  • İki adım arasına koyarak dikilen kayış.
  • Yolcuların, yük üstünde azıklarını astıkları demir çengel.
  • Şiddet.
  • Hırs.

kemalat-ı ahlakiye / kemâlât-ı ahlâkiye

  • Ahlâkî mükemmellikler, üstün özellikler.

kemalat-ı ahmediye / kemâlât-ı ahmediye

  • Peygamberimiz Hz. Muhammed'in üstün özellikleri, mükemmellikleri.

kemalat-ı hakikiye / kemâlât-ı hakikiye

  • Hakikî, gerçek mükemmellikler ve üstünlükler.

kemalat-ı harika / kemâlât-ı harika

  • Olağanüstü üstün ve mükemmel özellikler.

kemalat-ı maneviye / kemâlât-ı mâneviye

  • Mânevî mükemmellikler, üstünlükler.

kemalat-ı medeniyet / kemâlât-ı medeniyet

  • Medeniyetin mükemmellikleri, üstünlükleri.

kemalat-ı nübüvvet / kemâlât-ı nübüvvet

  • Peygamberliğe âit üstünlükler olup, evliyâlığın çok yüksek makamlarından biri.

kemalat-ı vilayet / kemâlât-ı vilâyet

  • Evliyâlığa âit üstünlükler, olgunluklar.

keramet / kerâmet

  • İkrâm, üstünlük.Hangi peygamberin ümmetinden olursa olsun, velîlerden âdet dışı, yâni fizik, kimyâ ve fizyoloji kânunları dışında meydana gelen şeyler, hâdiseler.

kerim / kerîm

  • Allahü teâlânın Esmâ-i hüsnâsından (güzel isimlerinden). Kudreti (gücü) var iken affeden, vâd ettiğini yapan, vermesi ve ihsânı (lütfu) bol olan, ümîd edilenin üstünde olan, ne kadar verdiğini ve kime verdiğini hesâb etmeyen, kendisine sığınanı ko ruyan ve isteyeni zenginleştiren.
  • Mu

kesb-i imtiyaz

  • Üstünlük, ayrıcalık kazanmak.

kesis

  • Hurma şarabı.
  • Darı bozası.
  • Arapların taş üstünde kurutup ve dövüp azık edip yedikleri et.

ketmetmek

  • Söylemeyerek gizlemek, üstünü örtmek.

key

  • Arapçada muzari fiilini nasbeden (son harfini üstün okutan) ve "İçin, tâ ki, hangi, nasıl?" yerinde kullanılan harf.

keyfiyyet

  • Bir şeyin mâhiyeti, esâsı, içyüzü, nasıl olduğu. "Allah Arş üstündedir" buyurur Rabbimiz Lâkin keyfiyyetini, anlayamaz aklımız.

kıbal

  • (Bir yazıyı) karşılaştırma, mukabele etme.
  • Pabucun ayak üstüne gelen yeri.

kibir

  • (Kibr) Kendisini büyük gösteriş. Büyüklük. Kendisini, başkalarından üstün olmadığı hâlde üstün görme ve tutma hastalığı.
  • Şeref ve şan.
  • Bir şeyin muazzamı. Büyük.

kibr

  • Kendini başkasından üstün görme.

kibriya / kibriyâ

  • Allahü teâlâya mahsûs azamet, büyüklük, üstünlük, yücelik.

kirfi / kirfî

  • Bazısı bazısının üstüne yağılmış olan yüksek bulutlar.
  • Yumurtanın dış kabuğu.

kırla

  • Bir kuş cinsidir ve sulardan balık avlar; derler ki su içine girdiğinde bir gözüyle üstünü gözler, bir gözüyle su içinde avını gözler. Gayet korkak bir kuştur.

kirs

  • (Çoğulu: Ekrâs-Ekâris) Her nesnenin aslı.
  • Bir araya getirilmiş beytler.
  • Biri biri üstüne yığılmış kalmış davar tersi.

kırtab

  • Kafası üstüne yıkmak.

kişaf

  • Bir kaç yıl üstüne yük vurulmayan deve yavrusu.
  • Dişi deve hâmile iken erkek devenin ona cimâ etmesi.

kisr

  • Üstünde eti çok olmayan kemik.
  • Çadır eteği.

kisve-i şerife / kisve-i şerîfe

  • Resûlullah efendimizin medfûn bulundukları hücre-i seâdet üstündeki kubbe üzerine serilen örtü.

kıt'

  • (Çoğulu: Aktâ-Aktu) Deve palası.
  • Yük üstüne örttükleri palas.
  • Gecenin bir miktarı.
  • Yassı ve büyük olan ok temreni.

kıymet

  • Değer, îtibâr, üstünlük.

künne

  • Ev kapısı üstüne yapılan sundurma.

kunzua

  • (Çoğulu: Kanâzı') Çakıl taşı.
  • Tıraş edilmiş başın üstünde bırakılan bir tutam saç.

kur'an-ı kerim / kur'ân-ı kerîm

  • Allahü teâlânın Cebrâil aleyhisselâm vâsıtasıyla Muhammed aleyhisselâma yirmi üç senede Arabça olarak indirdiği, bize kadar ilk nâzil olduğu şekilde tevâtürle, yalan söylemeleri mümkün olmayan üstün vasıflı insanların bildirmeleri ile gelen ve mushaf larda yazılı olup, okunması ile ibâdet edilen, hi

kur'an-ı mecid / kur'ân-ı mecîd

  • Her şeyin üstünde şeref sahibi olan ve takdis ve senâlara lâyık olan Kur'ân.

kurfusa

  • Mak'adı üstüne oturup dizlerini karnına yapıştırıp iki kolunu baldırları üstüne kavuşturmak.

kurme

  • İşaret için devenin burnundan bir miktar deri kesip tam ayrılmadan yine burnu üstüne yapıştırmak.

kus / kûs

  • Kös. Eskiden muharebelerde deve veya araba üstünde taşınarak çalınan büyük davul. (Farsça)

kusare

  • Hususi hücre.
  • Gemilerde güvertelerin en üstündeki yarım güverte.

kut'ül amare / kut-ül amare / كوتول امار

  • Kut'ül Amare ne demektir?

    Yeni kurulan Osmanlı 6. Ordusu'nun Komutanlığı'na atanarak 5 Aralık'ta Bağdat'a varan Mareşal Colmar Freiherr von der Goltz Paşa'nın emriyle Irak ve Havalisi Komutanı Miralay (Albay) 'Sakallı' Nurettin Bey'in birlikleri 27 Aralık'ta Kut'u kuşattı. İngilizler Kut'u kurtarmak için General Aylmer komutasındaki kolorduyla hücuma geçti ancak, 6 Ocak 1916 tarihli Şeyh Saad Muharebesi'nde 4.000 askerini kaybederek geri çekildi. Bu muharebede 9. Kolordu Komutanı Miralay 'Sakallı' Nurettin Bey görevinden alındı ve yerine Enver Paşa'nın kendisinden bir yaş küçük olan amcası Mirliva Halil Paşa (Kut) getirildi.

    İngiliz Ordusu, 13 Ocak 1916 tarihli Vadi Muharebesi'nde 1.600, 21 Ocak Hannah Muharebesi'nde 2.700 askeri kaybederek geri püskürtüldü. İngilizler mart başında tekrar taarruza geçti. 8 Mart 1916'da Sabis mevkiinde Miralay Ali İhsan Bey komutasındaki 13. Kolordu'ya hücum ettilerse de 3.500 asker kaybederek geri çekildiler. Bu yenilgiden dolayı General Aylmer azledilerek yerine General Gorringe getirildi.

    Kut'ül Amare zaferinin önemi

    Kût (kef ile) veya 1939’dan evvelki ismiyle Kûtülamâre, Irak’ta Dicle kenarında 375 bin nüfuslu bir şehir. Herkes onu, I. Cihan Harbinde İngilizlerle Türkler arasında cereyan eden muharebelerden tanır. Irak cephesindeki bu muharebeler, Çanakkale ile beraber Cihan Harbi’nde Türk tarafının yüz akı sayılır. Her ikisinde de güçlü düşmana karşı emsalsiz bir muvaffakiyet elde edilmiştir.

    28 Nisan 1916’da General Townshend (1861-1924) kumandasındaki 13 bin kişilik İngiliz ve Hind askerlerinden müteşekkil tümenin bakiyesi, 143 günlük bir muhasaradan sonra Türklere teslim oldu. 7 ay evvel parlak bir şekilde başlayan Irak seferi, Basra’nın fethiyle ümit vermişti. Gereken destek verilmeden, tecrübeli asker Townshend’den Bağdad’a hücum etmesi istendi.

    Bağdad Fatihi olmayı umarken, 888 km. yürüdükten sonra 25 Kasım 1915’de Bağdad’a 2 gün mesafede Selmanpak’da miralay Nureddin Bey kumandasındaki Türk ordusuna yenilip müstahkem kalesi bulunan Kût’a geri çekildi. 2-3 hafta sonra takviye geleceğini umuyordu. Büyük bir hata yaparak, şehirdeki 6000 Arabı dışarı çıkarmadı. Hem bunları beslemek zorunda kaldı; hem de bunlar Türklere casusluk yaptı.

    Kût'a tramvayla asker sevkiyatı

    İş uzayınca, 6. ordu kumandanı Mareşal Goltz, Nureddin Bey’in yerine Enver Paşa’nın 2 yaş küçük amcası Halil Paşa’yı tayin etti. Kût’u kurtarmak için Aligarbi’de tahkimat yapan General Aylmer üzerine yürüdü. Aylmer önce nisbî üstünlük kazandıysa da, taarruzu 9 Mart’ta Kût’un 10 km yakınında Ali İhsan Bey tarafından püskürtüldü.

    Zamanla Kût’ta kıtlık baş gösterdi. Hergün vasati 8 İngiliz ve 28 Hindli ölüyordu. Hindliler, at eti yemeği reddediyordu. Hindistan’daki din adamlarından bunun için cevaz alındı. İngilizler şehri kurtarmak için büyük bir taarruza daha geçtiler. 22 Nisan’da bu da püskürtüldü. Kurtarma ümidi kırıldı. Goltz Paşa tifüsten öldü, Halil Paşa yerine geçti. Townshend, serbestçe Hindistan’a gitmesine izin verilmesi mukabilinde 1 milyon sterlin teklif etti. Reddedilince, cephaneliği yok ederek 281 subay ve 13 bin askerle teslim oldu. Kendisine hürmetkâr davranıldı. Adı ‘Lüks Esir’e çıktı. İstanbul’a gönderildi. Sonradan kendisine sahip çıkmayan memleketine küskün olarak ömrünü tamamladı.

    Böylece Kûtülamâre’de 3 muharebe olmuştur. İngilizlerin kaybı, esirlerle beraber 40 bin; Türklerinki 24 bindir. Amerikan istiklâl harbinde bile 7000 esir veren İngiltere, bu hezimete çok içerledi. Az zaman sonra Bağdad’ı, ardından da Musul’u ele geçirip, kayıpları telafi ettiler. Kût zaferi, bunu bir sene geciktirmekten öte işe yaramadı.

    Bu harbin kahramanlarından biri Halil Paşa, Enver Paşa’nın amcası olduğu için; diğer ikisi Nureddin ve Ali İhsan Paşalar ise cumhuriyet devrinde iktidar ile ters düştüğü için yakın tarih hafızasından ustaca silindi. 12 Eylül darbesinden sonra Ankara’da yaptırılan devlet mezarlığına da gömülmeyen yalnız bunlardır.

    Binlerce insanın kaybedildiği savaş iyi bir şey değil. Bir savaşın yıldönümünün kutlanması ne kadar doğru, bu bir yana, Türk-İslâm tarihinde dönüm noktası olan çığır açmış nice hâdise ve zafer varken, önce Çanakkale, ardından da bir Kûtülamâre efsanesi inşa edilmesi dikkate değer. Kahramanları, yeni rejime muhalif olduğu için, Kûtülamâre yıllarca pek hatırlanmadı. Gerçi her ikisi de sonu ağır mağlubiyetle biten bir maçın, başındaki iki güzel gol gibidir; skora tesiri yoktur. Hüküm neticeye göre verilir sözü meşhurdur. Buna şaşılmaz, biz bir lokal harbden onlarca bayram, yüzlerce kurtuluş günü çıkarmış bir milletiz.

    Neden böyle? Çünki bu ikisi, İttihatçıların yegâne zaferidir. Modernizmin tasavvur inşası böyle oluyor. Dini, hatta mezhebi kendi inşa edip, insanlara doğrusu budur dediği gibi; tarihi de kendisi tayin eder. Zihinlerde inşa edilen Yeni Osmanlı da, 1908 sonrasına aittir. İttihatçıların felâket yıllarını, gençlere ‘Osmanlı’ olarak sunar. Bu devrin okumuş yazmış takımı, itikadına bakılmadan, münevver, din âlimi olarak lanse eder. Böylece öncesi kolayca unutulur, unutturulur.

    Müşir İbrahim Edhem Paşa’nın oğlu Sakallı Nureddin Paşa (1873-1932), sert bir askerdi. Irak’ta paşa oldu. Temmuz 1920’de Ankara’ya katıldı. Fakat karakterini bilen M. Kemal Paşa, kendisine aktif vazife vermek istemedi. Merkez kumandanı iken Samsun’daki Rumları iç mıntıkalara sürgün ettiği esnada çocuk, ihtiyar, kadın demeden katliâma uğramasına göz yumdu. Bu, milletlerarası mesele oldu. Yunanlılar, bu sebeple Samsun’u bombaladı. Nureddin Paşa azledildi; M. Kemal sayesinde muhakemeden kurtuldu. Sonradan Kürtlerin de iç kısımlara göçürülmesini müdafaa edecektir. Batı cephesinde, kendisinden kıdemsiz İsmet Bey’in maiyetinde vazife kabul etti. İzmir’e girdi. Bazı kaynaklarda İzmir’i ateşe verdiği yazar. I. ordu kumandanı olarak bulunduğu İzmit’te, Sultan Vahîdeddin’in maarif ve dahiliye vekili gazeteci Ali Kemal Bey’i, sivil giydirdiği askerlere linç ettirdi; padişaha da aynısını yapacağını söyledi. Ayağına ip takılarak yerlerde sürüklenen cesed, Lozan’a giden İsmet Paşa’nın göreceği şekilde yol kenarına kurulan bir darağacına asılarak teşhir edildi. Mustafa Kemal Paşa, İstanbul’da bir fedainin vursa kahraman olacağı bir insanı, vuruşma veya mahkeme kararı olmaksızın öldürmeyi cinayet olarak vasıflandırıp kınadı. M. Kemal’e gazi ve müşirlik unvanı verilmesine içerleyen Nureddin Paşa iyice muhalefet kanadına geçti. 1924’de Bursa’dan müstakil milletvekili seçildi. Asker olduğu gerekçesiyle seçim iptal edildi. İstifa edip, tekrar seçildi. Anayasa ve insan haklarına aykırılık cihetinden şapka kanununa muhalefet etti. Bu sebeple antikemalist kesimler tarafından kahraman olarak alkışlanır. Nutuk’ta da kendisine sayfalarca ağır ithamlarda bulunulur, ‘zaferin şerefine en az iştirake hakkı olanlardan biri’ diye anılır.

    Halil Kut (1882-1957), Enver Paşa’yı İttihatçıların arasına sokan adamdır. Sultan Hamid’i tevkife memur idi. Askerî tecrübesi çete takibinden ibaretken Libya’da bulundu. Yeğeni harbiye nazırı olunca, İran içine harekâta memur edildi. Irak’taki muvaffakiyeti üzerine paşa oldu. Bakü’yü işgal etti. İttihatçı olduğu için tutuklanacakken, kaçıp Ankara hareketine katıldı. Rusya ile Ankara arasında aracılık yaptı. Sonra kendisinden şüphelenilince, Almanya’ya kaçtı. Zaferden sonra memlekete dönüp köşesine çekildi. Politikaya karışmadı.

    Ali İhsan Sâbis (1882-1957), Sultan Hamid’i tahttan indiren Hareket Ordusu zâbitlerindendi. Çanakkale, Kafkasya’da bulundu. Irak’ta paşalığa terfi etti. İttihatçı olduğu için Malta’ya sürüldü. Kaçıp Ankara hareketine katıldı. I. batı cephesi kumandanı oldu. Cephe kumandanı İsmet Bey ile anlaşmadı; azledilip tekaüde sevkolundu. M. Kemal’e muhalif oldu. Nazileri öven yazılar yazdı. 1947’de devlet adamlarına yazdığı imzasız mektuplar sebebiyle 15 seneye mahkûm oldu. 1954’te DP’den milletvekili seçildi. Hatıraları, Nutuk’un antitezi gibidir.

kuvve-i an-il-merkeziye

  • Merkezkaç kuvvet. Cisimlerin kendi mihveri üzerine hareketi zamanında merkezinde hâsıl olan kuvvete denilir. Merkezde dönen bir tekerleğin etrafında yapışık veyahut üstünde taşıdığı cisimlerin etrafa yayılıp dağılmasıyla bu kuvvetin mevcudiyyeti anlaşılır.

kuvve-i galibe

  • Üstün ve ezici kuvvet.

lasg

  • Kemik üstündeki derinin zayıflıktan kuruması.

layu'la / lâyu'la

  • Üstüne çıkılmaz, çok yüksek.
  • Galip ve üstün gelinemez.

lefk

  • Giymek.
  • Örtünmek.
  • İki parçayı birbiri üstüne koyup dikmek.

leyte

  • "Keşke olsa idi. Ne olaydı" meâlinde olan huruf-u müşebbeh bir fiildir. İsimlerini nasbeder, (yâni, üstün okutur), haberini ref'eder (yâni ötre okutur).

lübed

  • Çok mal mânasınadır ki sanki birbiri üstüne yığıla yığıla keçe gibi birbirine geçmiştir.

lübud

  • Kuşun göğsü üstüne çöküp yatması.
  • Yapışmak.

lütufname-i fazılane-i mergube / lütûfname-i fâzılane-i mergube

  • Beğeniyi ifade eden üstün, yüksek iltifatlara mazhar olan mektup.

ma-fevk

  • Üstünü. Üstün olanı.
  • Bir şeyin üstü, üst tarafı. Baş.

mabihi'l-imtiyaz / mâbihi'l-imtiyaz

  • Başkalarından ayıran üstünlük ve ayırt edici vasıf.

maddeten terakki

  • Maddî açıdan gelişme, ilerleme ve üstün hâle gelme.

mafevk / mâfevk

  • Üstün, üstünde olan.

magalıb

  • Üstün gelen, galebe eden.

mahmil

  • Deve üstündeki sepet, bir söze yüklenen mânâ.

makam-ı ibrahim / makâm-ı ibrâhim

  • Kâbe'de İbrâhim aleyhisselâmın, Kâbe'yi inşâ ederken veya insanları hacca dâvet ederken üstüne çıktığı taşın bulunduğu yer.

makam-ı mümtaz

  • Seçkin, üstün makam.

makleb

  • Kalbetme. Bir şeyin altını üstüne çevirme.
  • Kalbedilecek, çevrilecek veya değişecek yer.

maklub / maklûb

  • (Kalb. den) Altı üstüne çevrilmiş, kalbolunmuş. Ters döndürülmüş. Başka şekle sokulmuş.
  • Harfleri tersinden okunduğu zaman yine aynı olan kelime veya cümle. (Anastas mum satsana cümlesi gibi)
  • Altı üstüne getirilmiş, ters çevrilmiş, başka şekle sokulmuş.

maklubiyet

  • Ters döndürülmüşlük, altı üstüne getirilmişlik. Maklub olma hâli.

mansub

  • Nasbolunmuş, me'muriyete konulmuş.
  • Konulmuş, dikilmiş.
  • Gr: Sonu fetha (üstün) kılınmış kelime. Meftuh olan.

maul

  • Üstün gelinmiş.

maz'

  • Gön yağlamak.
  • Ağaç kabuğunu soymayıp üstünde bırakmak.

mecami-i ahlak-ı mütezahime / mecâmi-i ahlâk-ı mütezahime

  • Hepsi de birbiriyle üstünlük yarışında olan ahlâkî vasıf mecmuaları, toplulukları.

medar-ı imtiyaz / medâr-ı imtiyaz

  • Üstünlük, ayrıcalık sebebi.

medar-ı rüçhaniyet / medar-ı rüçhâniyet

  • Üstünlük sebebi.

medeniyet-i fuzla

  • En faziletli, üstün ve erdemli medeniyet.

mefrak

  • (Çoğulu: Mefârik) Başın tepesi. Tepe kısmı. Başın üstünde, saçların ikiye bölündüğü yer.

meftuh

  • Fethedilmiş, açılmış, açık.
  • Zaptedilmiş, ele geçirilmiş. Sonu üstün ile harekeli isim.
  • Açılmış. Fethedilmiş.
  • Ele geçirilmiş, zabtedilmiş.
  • Gr: Fethalı (üstünlü) okunan harf.

mefzul

  • Üstün gelen. Fazla gelmiş olan.

meh-çe

  • Minâre, kubbe ve bayrak direğinin üstüne konulan küçük hilâl, ay.

mekarim-i ahlak / mekârim-i ahlâk

  • Güzel ve üstün ahlâk.

mercuh

  • Başka bir şeyin kendisine üstün tutulduğu şey.
  • Hasmından önce iddiasını ispata selahiyeti olmayan kişi.

meremmet

  • Onarma, tamir.
  • Üstünkörü tamir edip onarma.

merkaş

  • Bir şeyin üstünde siyah ve beyaz noktalar olması.

merkel

  • (Çoğulu: Merâkil) Yol.
  • Hayvan üstüne binen kimsenin iki tarafından ayağı dibindeki yer.

mersud

  • Birbiri üstüne yığılmış kumaş.

mert

  • Üstün karakterli.

merteba'

  • Dağ üstünde olan yüksek yer.

meşgul

  • İşli, iş üstünde olan.

meydan-ı galebe

  • Galibiyet meydanı; üstün gelinen alan.

meyl-i tahaddi / meyl-i tahaddî

  • Meydan okuma meyli. Üstünlüğünü göstermek fikri.

meyl-i tefevvuk

  • Başkalarından üstün olma meyli, eğilimi.

meyl-üt tefevvuk

  • Üstünlük elde etmek meyil ve arzusu.

meylü't-tefevvuk

  • Üstün görünme meyli, arzusu.

meyz

  • Ayırmak, birşeyi denklerinden üstün tutmak.
  • Bir yerden bir yere geçmek.

mezaya / mezâyâ / مزایا

  • Meziyetler, üstün özellikler.
  • Meziyetler, üstünlükler. (Arapça)

mezaya-yı aliye / mezâya-yı âliye

  • Yüce, yüksek meziyetler, üstünlükler.

mezaya-yı maani / mezâyâ-yı maânî

  • Mânâlardaki meziyetler, üstünlükler.

meziyet / مَزِيَتْ

  • Üstün özellik.
  • Üstün vasıf.
  • Üstünlük.

meziyet-i belagat / meziyet-i belâgat

  • Belâgatin üstün özelliği.

meziyet-i belağat / meziyet-i belâğat

  • Belâğatın meziyeti, üstün özelliği.

meziyet-i cezalet / meziyet-i cezâlet

  • İfade güzelliğindeki üstünlük.

meziyet-i dindarane / meziyet-i dindarâne

  • Dindarlık fazileti ve üstünlüğü.

meziyet-i i'caziye / meziyet-i i'câziye

  • Mu'cizelik meziyeti, üstünlüğü.

meziyyat / meziyyât / مزیات

  • (Tekili: Meziyyet) Meziyyetler. Üstünlük vasıfları.
  • Meziyetler, üstün nitelikler ve özellikler.
  • Meziyetler, üstünlükler. (Arapça)

meziyyet / مزیت

  • Üstünlük. (Arapça)

miktebe

  • Tabak üstüne örttükleri nesne.

mirba

  • Gözcülerin üstüne çıkıp baktıkları yüksek yer.

mirt

  • (Çoğulu: Mürât) Yünden veya haz denilen kumaştan elbise.
  • Kadınların, esvapları üstüne giydikleri elbise.

mizz

  • Bir şeyin diğeri üzerine olan fazlı, üstünlüğü.

mu'izz / mu'îzz

  • Allahü teâlânın Esmâ-i hüsnâsından (ism-i şerîflerinden). Kullarından bâzılarını, maddî ve mânevî mülk ve saltanat vermek sûretiyle, azîz (üstün) kılan.

muamelat-ı galiye / muamelât-ı galiye

  • Üstün davranışlar.

mücadele / mücâdele

  • Karşısındakinin câhilliğini veya haksızlığını ortaya koymak ve kendisinin akıl, fazîlet ve şeref bakımından üstün olduğunu isbât etmek için iki kişinin bir şey üzerinde tartışması.

müde'as

  • Kırda Arabların ekmek pişirdikleri tennur.
  • Sıcak kül döküp üstünde et pişirilen yer.

müdruz

  • Kapı üstünde veya sokak başında duran kimse.

mufadale

  • Bir şeyi diğerine üstün tutma.

mufaddıl

  • Dilediğine dilediği konuda üstünlük veren, lütufta bulunan Allah.
  • Üstün eden, yükselten.

müfafaza

  • Şeref hususunda akrânına üstün olmak.

müfahere

  • Üstünlük yarışı.

mufazzal

  • (Fazl. dan) Başkalarına üstün tutulmuş. Tafdil edilmiş.

mugalebe

  • Üstün olmağa, galib gelmeyeğe çalışmak. Birisine galib gelmek.

muhassenat

  • (Tekili: Muhassene) Üstünlük sebepleri.
  • Güzel, hayırlı ve faydalı işler.

muhtar kavl / muhtâr kavl

  • Bir mes'elede, bir mezhebin âlimlerinin çoğu tarafından mezhebin içinde mevcûd ictihâdlardan (büyük âlimlerin kitâb ve sünnetten çıkardıkları hükümlerden) seçilen ve bu seçime göre üstün tutulan ve fetvâya esâs alınan kavl, söz.

mukaddem

  • Zaman ve mekân cihetiyle daha evvel olan.
  • Askerin ön tarafına sevkedilen karakol.
  • Değerli, üstün.
  • Küçükten büyüğe sunulan, takdim edilen.

mukaddim

  • Allahü teâlânın ism-i şerîflerinden: Mahlûklardan (yaratılmışlardan) bâzısını bâzısından önce var ve yok eden; dilediğini kendine yakınlaştıran, dilediğini uzaklaştıran, kendisine yakın kıldığı meleklerini, peygamberlerini aleyhimüsselâm ve âlimlerini üstün kılan.

mukantar

  • (Kantara. dan) Kemer şeklinde olan köprü.
  • Birbiri üstüne yığılmış çok şey.
  • Muhkem.

mükavaha / mükâvaha

  • Muharebede üstün gelme, galib olma.

mükibb

  • (Kebb. den) Bir şeyin üzerine çok düşen. Gayretle çalışan.
  • Çok lüzumlu olan.
  • Yüzü üstüne sürünen, zelil olan.

mümtaz / mümtâz

  • İmtiyazlı, seçkin, üstün tutulmuş.
  • Diğerlerinden ayrılmış, üstün, seçkin, seçilmiş.
  • Ayrı tutulan.
  • Seçkin, üstün.
  • Seçkin, üstün.

mümtaze / mümtâze

  • Seçkin, üstün.

mümtaziyet / mümtâziyet

  • Mümtazlık, seçkinlik, üstünlük.
  • Ayrılık, ayrı vasıf sahibi olmak, ayrı ve üstün vasıflılık. Yüksek vasıf sâhibliği.
  • Edb: İfadenin diğer sözlerden daha güzel ve farklı olması.
  • Seçkinlik, üstünlük.

müntesıb

  • Bekleyen. Muntazır kimse.
  • Ayak üstüne dikilip duran.

müracaha

  • (İyilikte) Üstün gelmek için yarışma.

müreccah

  • (Rüchân. dan) Daha ileride kabul edilen, üstün tutulan, tercih edilen.
  • Tercih edilir, üstün.

müreccahiyet

  • Üstünlük, müreccah oluş.

müreccih

  • Tercih eden, üstün tutan, bir şeyi daha iyi ve mühim gören.
  • Tercih ettiren sebep.
  • Meyilli ve sakil, ağır şey.

mürtecim

  • Birbiri üstüne istif olmuş olan.

müşavir

  • İstişare olunacak kimse, kendisine danışılan kişi.
  • İdare işlerinde yakın yardımcı memur.
  • Kovanlık üstünde yapılan örtünün direkleri.

müşt

  • (Çoğulu: Emşât) Taramak.
  • Ayak üstündeki ufak kemikler. (Ayak tarağı derler.)

müsta'liye

  • (İsti'la. dan) İsti'la eden, yükselen, üstün gelen, üste çıkan.

müstesnaiye / müstesnâiye

  • Başkalarından üstün, başkalarından ayrı bir tarza tâbi. Başkalara benzemeyen.

mutasallıf

  • Dalkavuk, şarlatan; seviyesinin üstünde fazilet ve zerafet iddiasında bulunan.

mutazammın

  • İçine alan, tazammun eden.
  • Üstüne alan. Tazmini kabul eden.
  • Muhit ve müştemil olan.

mütedehhi

  • Üstün zekâlı ve anlayış sahibi gibi harekette bulunan.

mütedehhiyane

  • Üstün zekâ ve anlayış sâhibi gibi harekette bulunana yaraşır yolda. (Farsça)

mütefavvız

  • Mal sahibi olan.
  • Üstüne alan.

mütefevvik

  • (Çoğulu: Mütefevvikîn) (Fevk. den) Üstün gelen, tefevvuk eden, üstün.

mütefevvikane

  • Üstünlükle, üstün gelerek. (Farsça)

mütefevvikin / mütefevvikîn

  • (Tekili: Mütefevvik) Üstün gelenler, tefevvuk edenler, üstün olanlar.

mütegallib / مُتَغَلِّبْ

  • Zorla üstünlük sağlayan.

mütekabbil

  • (Kabul. den) Kabul eden, üstüne alan.

mütekalib / mütekâlib

  • (Çoğulu: Mütekâlibîn) (Kelb. den) Köpek gibi birbirinin üstüne atılan.

mütekalibane / mütekâlibâne

  • Köpek gibi birbirinin üstüne sıçrayarak. (Farsça)

mütekamil / mütekâmil

  • Kemâle erişmiş, olgun, üstün.

mütekebbir

  • Allahü teâlânın ism-i şerîflerinden. Yaratılanların sıfatlarından uzak, vehim ve aklın anlamasından yüksek, azamet ve kibriyâ (büyüklük) sıfatıyla her şeyden ayrılmış olup, her şeyden yüce ve yüksek olan.
  • Kibirlenen, kendisini başkalarından üstün gören, kendini beğenen.

mütelebbid

  • Birbiri üstünü yığılıp kat kat olmuş.

müterakib

  • (Rükub. dan) Kiremit gibi birbiri üstüne binmiş olan.

mütesabık

  • Müsabaka eden. Birinden üstün gelmek için çalışan.
  • İleri geçmek için yarışmak, birisinden ileri geçmek.

mütezahim

  • (Çoğulu: Mütezahimîn) (Ziham. dan) Birbirini iterek, herbirinin üstüne çıkarak biriken kalabalık.
  • Halkın kalabalığından sıkıntıya uğrayan.

mütezahimin / mütezahimîn

  • (Tekili: Mütezahim) İzdihamdan dolayı birbirinin üstüne çıkanlar. Kalabalıktan sıkışanlar.

mutreka

  • Üstüne sahtiyan bürünmüş kalkan.

müttefekunaleyh

  • Üstünde birleşilen mesele.

muvasebe

  • Birbirinin üstüne atlama, zıplama, sıçrama.

muzafferen

  • Muzaffer olarak. Üstün gelerek, muvaffak olarak, galip olarak.

muzafferiyet

  • Üstünlük, muzafferlik, düşmana üstün gelme.

nabiga

  • (Çoğulu: Nevabig) Şanı, şöhreti büyük adam. ulu, şerefli kimse.
  • Sonradan şâir olan.
  • Üstün zekâlı hârika ve çok fasih kimse.

nahr

  • Boğazlamak. Bir hayvanın göğsü üstünden bıçak vurup boğaz damarını kesmek.
  • İki şeyin birbirine göğüs göğüse olması.
  • Boyun. Boğaz çukuru.
  • Sadır.
  • Gündüzün evveli.
  • Namazda kıyamda iken sağ eli sol elin üstüne koymak.
  • Kurbanlık deveyi göğsü üstünden (evdâcını yâni iki büyük damarını) kesmek.

nakr

  • Oymak, kazmak. Taş oymak.
  • Kuşun yem toplaması.
  • Vurmak.
  • Sıklık vermek.
  • Ağaç üstüne nakşetmek.
  • Tanbur çalmak.
  • Üflemek.
  • Dille ıslık çalmak.
  • Parmak çıtlatmak.

nasb

  • Dikme. Bir rütbe alma. Bir memurluğa tayin edilme.
  • Gr: Arapçada kelimenin i'rabının mensub ( üstün) olması, yani; (e, a) diye okunuşu.
  • Dikme, bir rütbe alma, bir memurluğa atama. Bazı Arapça kelimelerin sonunun üstünlü olma durumu.

nasib

  • Nasbeden, bir şeyi bir şeye diken.
  • Gr: Harfi (e) diye üstün okutan.

naşize / nâşize

  • Kocasına üstünlük taslayan kadın.

nasnaa

  • Depretmek.
  • Devenin, kalkarken dizi üstünde çok eğlenmesi.

nasr

  • Yardım, üstünlük, yenme, galip kılma.
  • Yağmurun her yeri sulaması.

nassi / nassî

  • Nass'a ait. Her türlü şübhe ve tereddüdün ve tenkidin üstünde tutulacak şekilde olan kesinlik, kat'ilik, açıklık. Bedahet.
  • Âyet ve hadisle doğruluğu sâbit olan.

nehz

  • Süngü demirini inceltmek.
  • Kemik üstündeki eti soyup gidermek.
  • Çok et.

nek'a

  • Kalkan dikeni üstündeki kızıl kap.
  • Her kırmızı olan şey.

nell

  • Yüz üstüne bırakmak.

nesuc

  • Üstünde yük doğru durmayan deve.

nevres

  • Su kuşlarından mavi renkli bir kuştur; başının yarısı siyah yarısı beyaz olur; güvercin büyüklüğündedir. Su üstüne yakın uçar ve balık gördüğü gibi kapar.

nişangah / nişangâh

  • Hedef yeri. Nişan tahtası. (Farsça)
  • Silâh namlusunun üstünde bulunan, nişan almağa yarayan kısım. (Farsça)

nübüvvet yolu

  • Tasavvufta insanları Allahü teâlânın sevgisine, rızâsına kavuşturan iki yoldan birincisi ve en üstünü. Velî bir zâtın sohbetinde yetiştikten sonra arada sebeb ve vâsıta olmadan feyzin, kalb bilgilerinin asıl'dan yâni Resûlullah efendimizden alındığı yol. Allahü teâlânın rızâsına kavuşturan ikinci yo

nüffaha

  • (Çoğulu: Nefehâ) Suyun üstünde olan kabarcığı.

nurun ala nur / nurun alâ nur / nûrun alâ nur / nûrun alâ nûr / نُورٌ عَلٰي نُورْ

  • Daha âlâ, daha iyi, nur üstüne nur.
  • Nur üstüne nur; çok iyi.
  • Nur üstüne nur, güzelden de güzel, iyiden de iyi.
  • Nur üstüne nur, iyiden de iyi.
  • Nûr üstüne nûr.

nurunalanur / nurunâlânur

  • Nur üstüne nur.

nusrat

  • Nusrat vermek: Üstünlük vermek.

nusret / نصرت

  • (Nusrat) Yardım. Cenab-ı Hakkın yardımı, hususen ruhani muavenet. Zafer, galebe, fetih, üstünlük, başarı, düşmana gâlib olmak.
  • Tanrı'nın yardımı. (Arapça)
  • Üstünlük. (Arapça)

nüşuze

  • Kadının, kocasından nefret edip kaçması.
  • Fık: Kocasına karşı üstünlük iddia eden kadın.

orijinal

  • Bir şeyin aslı. Tuhaf, garib hâli olan. (Fransızca)
  • Değişik. (Fransızca)
  • Nev'i şahsına mahsus, kendine mahsus. (Fransızca)
  • Vasıf ve keyfiyetleri cihetinden benzerlerinden ayrı ve üstün. (Fransızca)
  • Bir nümuneye göre olan. (Fransızca)

pençe

  • El ayası ile beş parmağın tamamı. (Farsça)
  • Hayvanların ön ayaklarının parmaklarıyla tırnakları. (Farsça)
  • Eskiden Şark hükümdarlarının imza yerine ellerini kırmızı boyaya sürüp, kâğıdın üstüne basmalarıyla olan şekil, tuğra. (Farsça)
  • Mc: Kuvvet. Savlet, satvet. (Farsça)

perviz

  • Üstün, galib, muzaffer. (Farsça)
  • Elek. Süzgeç. (Farsça)
  • Güzellik. (Farsça)
  • Balık. (Farsça)
  • Cilve. (Farsça)
  • Tar: İran Hükümdarı Husrev'in lâkabı. (Farsça)

peygamber

  • Allahü teâlânın, emirlerini ve yasaklarını kullarına bildirmeleri için insanlar arasından seçtiği ve kendilerine mûcizeler verdiği üstün zâtlar.

pişi / pişî

  • İlerleme, üstünlük, tefevvuk. (Farsça)
  • Önünü gören, ileri görüşlü. (Farsça)

racih / râcih / رَاجِحْ

  • Üstün olan. Kıymetli, faziletli ve itibarı fazla olan.
  • Fık: Beyyinatta, bürhan ve delilin tercihinde delili üstün, beyyinesi evlâ ve makbul olan taraf.
  • Ağır basan, üstün gelen, diğerinden üstün.
  • Üstün, seçilen.
  • Üstün olan.

racih gelme

  • Ağır basma, üstün gelme.

racih-i mercuh

  • Bürhan ve delillerin tercih ve üstünlük esasları.

racih-raciha

  • Değerlerinden üstün, daha önce, tercihli.

raciha

  • Tercihli, daha önce diğerlerinden üstün.

racihane / râcihane

  • Üstün tutarak, tercih ederek.
  • Üstün olurcasına.

rad

  • Cömert, eli açık, faziletli, üstün, değerli. (Farsça)

rakib

  • (Rekabet. den) Daima görüp kontrol eden, gözeten.
  • Bekçi.
  • Herhangi bir işte birbirinden üstün olmaya çalışanlardan her biri. Rekabet edenlerin beheri.
  • Esma-i Hüsna'dandır.

rasafe

  • (Çoğulu: Risâf) Ok üstüne sarılan kiriş.

rekabet

  • Başkalarını geçmeye çalışmak, benzerleriyle üstünlük yarışına çıkmak.
  • Kıskanmak.
  • Hıfzetmek.
  • Gözetmek.
  • Terakkub üzere olmak, başkalarından ileri geçmeğe çalışmak, benzerleriyle üstünlük yarışına çıkmak.
  • Kendi işini yürütmeğe çalışmak.

rekam

  • Birbiri üstüne kat kat yığılmış nesne.

rekk

  • İlzâm etmek, susturmak.
  • Birbiri üstüne bırakmak.

resd

  • Eşyaları birbiri üstüne yığmak.

reşk-i alem / reşk-i âlem

  • Herkesi kıskandıracak kadar üstün durumda olan.

resul / resûl

  • Yaratılışı, huyu, ilmi, aklı ve her bakımdan zamânında bulunan bütün insanlardan üstün olan ve yeni bir din ile gönderilen peygamber.
  • Elçi, haberci.

resul-i ekrem / resûl-i ekrem

  • Peygamberlerin en üstünü, en kıymetlisi olan Muhammed aleyhisselâm.

ribat / ribât

  • Sınır karakolu; İslâm dînini üstün kılmak, müslümanlardan kâfirlerin şerrini, zararını def etmek için düşman sınırında nöbet beklemek.

rifade

  • Yara üstüne sarılan bez.
  • Ziyâfet.

riva'

  • (Çoğulu: Erviye) Deve üstünde yük bağlanılan ip.

rivayet yolu / rivâyet yolu

  • İctihâdda Medîne-i münevvere halkının âdetlerini kıyastan üstün tutan. Hicâz âlimlerinin yolu. Rivâyet yolundaki müctehidlerin büyüğü İmâm-ı Mâlik rahmetullahi aleyhtir.

rüchan

  • Üstünlük, yükseklik, üstün olma. Fazilet, haslet veya her hangi bir şey cihetiyle diğerinden üstün olmak.
  • Üstünlük.

rüçhan

  • Üstünlük.

rüchan / رجحان

  • Üstünlük. (Arapça)

rüchaniyet

  • Üstünlük.
  • Üstün oluş, rüçhanlık, daha mühim olma hali.

rüçhaniyet

  • Üstünlük.

rüsti / rüstî

  • Üstünlük, muvaffakıyet. (Farsça)
  • Yiğitlik. (Farsça)
  • Kuvvet. (Farsça)

rüyun

  • Galebe etmek, üstün gelmek.RÜZ' : Noksan etmek, eksiltmek, noksanlaştırmak.

sadakte ve bilhakkı natakte

  • "Doğru söyledin ve hakkı konuştun".

safin

  • (Çoğulu: Sâfinât) Cins at.
  • Üç ayağı üstünde durup dördüncü ayağının tırnağını yerde dikip duran at.

şah-ı eser / şâh-ı eser

  • Şâheser, üstün ve büyük eser.

şaheser / şâheser / شاه اثر

  • Üstün ve büyük eser. Eserin şâhı. (Farsça)
  • Yüksek değerde olan. (Farsça)
  • Üstün ve büyük eser.
  • En üstün eser, baş eser.
  • Üstün nitelikli eser. (Farsça - Arapça)

sahib-i kemal / sahib-i kemâl

  • Üstün özellik ve fazilet sahibi.

sahib-i kemalat / sahib-i kemâlât

  • Üstün özellik ve fazilet sahibi.

sahib-kıran

  • Her zaman muvaffak olan ve üstünlük kazanan hükümdar. (Farsça)

sahire

  • İçine kızmış taş koyup kaynatılan ve üstüne yağ döküp içilen süt.

sallallahü aleyhi ve sellem

  • Peygamber efendimizin ism-i şerîfi anıldığı, işitildiği ve yazıldığında söylenen ve yazılan, Allahü teâlâdan, O'nun dünyâda ve âhirette her türlü iyiliğe ve üstünlüğe kavuşmasını istemekten ibâret olan hayır duâ, hürmet, saygı ve bağlılık ifâdesi. Bu na salât u selâm da denir.

sanayi-i nefise

  • Güzel san'atlar. insanın çok hoşuna giden ve çok üstün san'atkârlıkla yapılmış eserler.

sanduka

  • Türbelerde mezarların üzerine tahtadan sandık şeklinde yapılan ve üstüne yeşil çuha örtülen yerin adıdır. Kadın sandukaları düz olduğu halde, erkek sandukalarının baş tarafına bir ağaç konarak üzerine kavuk, taç, sikke gibi sağlığında giydikleri başlık konurdu. Açık mezarlıklarda sandukalar taştan y

sarb

  • Sütü birbiri üstüne sağmak.
  • Bevlini hapsetmek.
  • Çok ekşimiş süt.
  • "Zamk-ı talh" denilen ağaç sakızı.

sathi / sathî / سطحى / سَطْح۪ي

  • Görünüşe göre, derinliğine dalmadan, üstünkörü olarak, satha dâir ve âit.
  • Yüzeysel, üstünkörü. (Arapça)
  • Üstün körü.

satvet-i maneviye ve hakikiye / satvet-i mâneviye ve hakikiye

  • Maddeten ve mânen üstün olmak.

savat

  • (Aslı: Sevâd'dır) Gümüş üstüne kurşunla yapılan kara kalem nakışlar.
  • Derede hayvanlara su içirilen yer.

sayibe

  • (Çoğulu: Siyeb) Adak için ayrılıp üstüne binilmeyen ve sütü içilmeyen dişi deve.
  • "Ümm-ül bahire" adı verilen ve peşpeşe üç dişi deve doğuran deve. Bu deveye de binilmez, sütü sağılmaz. Yabana salarlar, ölünceye kadar gezer.

sebeb-i izzet

  • Şeref ve üstünlük sebebi.

sebeb-i temayüz

  • Seçkinlik ve üstünlük sebebi.

şebib

  • Bıçak üstüne sürçmek.

secif

  • Perde, setre.
  • Bir kapıya birbiri üstüne iki perde asmak.

sedh

  • Döşemek.
  • Uçuk hastalığı.
  • Bir nesneyi açıp yaymak ve arkası üstüne bırakmak.
  • Deve çökertmek.
  • Kırba doldurmak.

şefi'

  • Şefaat eden.
  • Satılacak bir mal için satın almada üstünlük hakkı olan.

seft

  • Kabir üstüne koyulan taş.
  • Tabut.

sehay

  • Nâme üstüne nesne bağlamak.
  • Keşf etmek.
  • Kabuk soymak.

selika

  • Üstüne binen kişinin, ayaklarını sallamasından dolalyı, devenin yanlarında meydana gelen ayak izleri.
  • Tabiat.

selk

  • Bir yerden haber getirmek.
  • Yumurtayı rafadan pişirmek. Bir kimseyi başı üstüne bırakmak.
  • Katı ve sert söylemek.
  • Çağırmak.

semi'na ve ata'na

  • " İşittik ve kabul ettik, itaat ederiz, baş üstüne" meâlindedir.

semire

  • Kaymağı çalkalayıp bir yere toplamadan evvel üstünde görünen yağ parçaları.

semit

  • Temiz pişirilmiş olan kebap.
  • Arınmış, temizlenmiş ve pâk olmuş.
  • Doldurulmuş bağırsak.
  • Birbiri üstüne yığılmış kiremit.
  • Bir kat sahtiyan.

şemşem

  • Ağaç üstünde kalan azıcık hurma.

ser-efraz

  • Başını yükselten, yukarı kaldıran. (Farsça)
  • Benzerlerinden üstün olan. (Farsça)
  • Baş kaldıran. (Farsça)
  • Başı dik, alnı açık. (Farsça)
  • Haklı ve galib. (Farsça)

şerc

  • Kıç, dübür.
  • Cem'etmek, toplamak. Birbiri üstüne yığmak.
  • Fırka.
  • Nev, cins.

şeref / شرف

  • Şeref. (Arapça)
  • Üstünlük. (Arapça)
  • Kıvanç. (Arapça)

serefraz / serefrâz

  • Başı dik alnı açık, haklı ve üstün.
  • Başı dik, üstün.

serer

  • (Çoğulu: Esirre) Ayın son gecesi.
  • Ebenin doğan çocuğun göbeğinden kestiği parça.
  • Mantar üstünde olan kabuk, balçık, toprak (Bu mânâya Çoğulu: Esrâr ve C: Esârir).

serfiraz / serfirâz

  • Başını yukarı kaldıran, yükselten. Benzerlerinden üstün olan. (Farsça)
  • Başlar üstünde.

şeriat-i aliye / şeriat-i âliye

  • Üstün, yüce, ilâhî şeriat.

şerşere

  • Ateş üstüne koyunca cızlayıp ötmek.
  • Yarmak.
  • Kesmek.
  • Meta, mal mülk.
  • Ağırlık. (Bu mânâya Çoğulu: Şerâşir)

sertak

  • Evin üstünde bulunan etrafı açık oda veya daire. (Farsça)

server-i alem / server-i âlem

  • Âlemin efendisi, en üstünü Muhammed aleyhisselâm.

şesasa

  • şiddet.
  • Yaramazlık.
  • Sığır üstüne yük vurmak.
  • Kuru ve sert yer.
  • Acele.

setih

  • Arkası üstüne yatmış.
  • Dağarcık.
  • Büyük tulum.

şeyn-i temenna / şeyn-i temennâ

  • Eli başa getirerek "baş üstüne" deme kusuru, temenna kiri.

seyyid-ül-istiğfar / seyyid-ül-istiğfâr

  • Duâ ve istiğfârların başı. İstiğfâr duâlarının büyüğü. Allahü teâlâdan günâhın bağışlanmasını istemek için yapılacak duâların en üstünü, en kıymetlisi.

şiar

  • İz, belirti, işaret, nişan, ayırt edici iyi âdet.
  • Üstünlük veren işaret.
  • İnsanın gömleği.
  • Ölüm.
  • (Tekili: Şa'r) Kıllar.

şibab

  • Bıçak üstüne sürçmek.
  • At neşesi.

sıhve

  • (Çoğulu: Sahevât) Dağ üstünde yapılan burc.

sıka'

  • Kadınların, kirlenmemesi için başörtülerinin üstüne örttükleri ikinci örtü.

sikke

  • Damga. Nereye ve kime ait olduğunun bilinmesi için konulan işaret, mühür. Umumi damga.
  • Dirhem.
  • Para üstüne vurulan damga.
  • Düz, doğru yol.
  • Mevlevilerin keçe külâhlarının ismi.
  • Basılmış madeni para.
  • Paranın üstüne basılan damga.

silka'

  • Arkası üstüne yatmak.

sinimmar

  • Ay, kamer.
  • Gece uyumayan erkek.
  • Harami.
  • Tar: Rum milletinden bir üstâdın adıdır. Numan bin Münzir için Hira'da bir köşk yapmıştı. Bunun bir eşini daha kimseye yapmasın diye Numan bin Münzir o köşkün üstünden attırıp öldürdü. (Ahter-i Kebir'den)

sır

  • Gizli, gizlenilen şey.
  • Âlem-i emrin (maddesiz, zamansız ve ölçüye girmeyen âlemin) beş mertebesinden biri. Tasavvuf yolculuğunda rûhun üstündeki derece.

sırat

  • Âhirette cennete gitmek için üstünden geçilen köprü.

sırr-ı tefevvuk

  • Üstünlük sırrı, esprisi.

siyer

  • Gidişât. Resûlullah sallallahü aleyhi ve sellemin hayâtını, güzel ahlâkını, üstün vasıflarını anlatan ilim dalı; bu hususta yazılmış kitab.

sofra

  • Üstünde yemek yenilen yaygı.

sohbet

  • Berâberlik. İnsanın derece bakımından kendinin üstünde veya altında yahut akranı ile bir araya gelip, Allahü teâlânın ve Peygamber efendimizin beğendiği, hoşnud olduğu şeyleri konuşması.

ta'zim / ta'zîm

  • Hürmet ve saygı gösterme, üstün tutma.

taassub

  • (Asab. dan) Bir şeye veya bir kimseye taraflı olma.
  • Din bakımından fazla salâbetli olma.
  • Kendi dinini çok üstün görmek.
  • Haksız yere husumet etmek.
  • Bir düşünüşe, bir inanışa körü körüne bağlanıp ondan başkasını düşünmemek hâli.

tabakat-ı hüsün ve cemal ve fazl ve kemal / tabakat-ı hüsün ve cemâl ve fazl ve kemâl

  • Güzellik, üstünlük ve mükemmellik tabakaları.

tafaddul

  • Faziletlilik iddia etmek, üstünlük iddiasında bulunmak.
  • Üstünlük iddiası.

tafazzul

  • (Fazl. dan) Üstünlük taslama.

tafdil / tafdîl / تَفْض۪يلْ

  • Bir şeyi üstün kılmak. Birisini ötekisinden mühim görmek.
  • Gr: Bir şeyi "en üstün, daha üstün daha çok, en iyi, daha iyi" gibi mânâ ifâde etmesi için mukayese ve üstünlük gösteren ismini söylemek ki, buna "ism-i tafdil" denir. Ef'al () vezninde; efdal (daha faziletli), ekber; (en büyü
  • Üstün tutma.
  • Üstün tutma.
  • Üstün tutma.

tafdil etmek

  • Üstün tutmak.

tafi

  • Her nesnenin üstüne gelen.
  • Hâriç, dış.

tagallüb / تَغَلُّبْ

  • Zorbalık.
  • Hilâf-ı hak olarak musallat olmak. İstilâ etmek.
  • Üstün gelmek.
  • Üstün gelme, zorbalık, baskı.
  • Zorla üstün gelme.

tagmiye

  • Evin üstüne direk yapmak.
  • Yüzü bir şeyle örtmek.

tahammül

  • Yüklenmek. Bir yükü üstüne almak.
  • Sabretmek. Katlanmak.
  • Kaldırmak.
  • Yüklenmek, yükü üstüne almak, kaldırmak.
  • Sabretmek, katlanmak.

tahammül-ü beşer fevkinde

  • İnsanın tahammül gücünün üstünde.

tahkir etmek / tahkîr etmek

  • Hor görmek, kötülemek, aşağılamak, birine veya bir şeye söz ve hareketle hakâret etmek, saygı ve hürmet gösterilmesi, üstün tutulması lâzım olan şeyleri aşağı tutmak, saygısızlık etmek.

tahrif / tahrîf / تحریف

  • Üstünde kalem oynatarak bozma, asıl anlamını bozma. (Arapça)

tahrifat / tahrîfat / تحریفات

  • Anlamından uzaklaştıracak şekilde üstünde kalem oynatmalar. (Arapça)

takabbül

  • (Kabul. den) Kabullenme. Üstüne alma. Bir şeyi taahhüd ve iltizam etme.
  • Öpülme.

takallüd

  • (Çoğulu: Takallüdât) (Kald. dan) Bir işi üstüne almak.
  • Takınma, kuşanma. Gerdanlık veya muska gibi boyuna geçirme.
  • (Kılıç) kuşanma.

takazic

  • Dövülüp ufalanarak yemeklerin üstüne ekilen otlar. Baharat.

takdime

  • (Çoğulu: Tekadim) Kendisinden üstün kişiye sunulan armağan, hediye.
  • Takdim.

tallahi lekad aserakallahü aleyna / tallâhi lekad âserakâllahü aleynâ

  • Yemin olsun ki Allah seni bize üstün kılmıştır.

tanef

  • Kayış.
  • Dağ burnu. Dağ başı.
  • Kapı üstüne yapılan örtü.
  • Duvar üzerine yapılan saçak.

tantil

  • Hasta olan uzuv üstüne sıcak su ve yağ dökmek.

tarak

  • Bulutların bir yere toplanması.
  • Aynı cinsten olan şeylerden bazısı bazısının üstünde olması.

tavf

  • Dönmek.
  • Fırat Nehri gibi sularda üstüne binilen vasıta.

te'sif

  • Sacayak üstüne çömlek koymak.

teas

  • Sürçüp yüzü üstüne düşmek.

tecahüf

  • Darbetmek, vurmak.
  • Üstün gelmek, galebe etmek.

tecasü

  • Diz üstüne çökmek.

tecsim

  • Diz üstüne veya göğüs üstüne çökmek.

tefaddul

  • Faziletlilik iddiasında bulunmak. Üstünlük taslamak.
  • Bir kimseyi inâyet, ihsan ve kerem ile memnun etmek.
  • Üstünlük taslama.

tefani / tefanî

  • Birbirinde fâni olma; fikren arkadaşının meziyet ve hissiyatı ile yaşama, onun üstün özelliklerini kendisinin gibi kabul edip onunla iftihar etme.

tefavvuk / تفوق

  • Üstünlük. (Arapça)

tefazzul / تفضل

  • Üstünlük taslama, fazilet satma.
  • Bağışlama, iyilik.
  • Üstünlük taslama. (Arapça)

tefevvuk / تفوق / تَفَوُّقْ

  • Üstünlük.
  • Üstün gelme.
  • Üstünlük. Fâik ve daha büyük olma. Üstün gelme.
  • Üstünlük. (Arapça)
  • Üstün olma.

tefevvuk eden

  • Üstün gelen.

tegalüb

  • Birbirine galebe etmek, birbirine üstün gelmek.

tehafüt

  • Düşürmek, düşmek.
  • Birbirinin üstüne atılmak. Birbirinin ardınca olmak.

tekebbür etme

  • Büyüklenme, üstün görünmeye çalışma.

tekvis

  • Yüz üstüne düşürmek.

telebbüd

  • Birbiri üstüne yığılmak.
  • Bir yere gizlenip av gözlemek.

tell

  • (Çoğulu: Tilâl) Tepe, yığın, küme.
  • Düz yer üstüne yatırmak.

temayüz / temâyüz / تمایز

  • Kendini göstermek. Farklı ve yüksek vasfı olmak. Başka vasıflarla üstün olmak.
  • Seçkin olma; başkalarından üstün olma.
  • Yükselme, üstün olma.
  • Seçkinlik, üstünlük, ayrıcalık. (Arapça)
  • Temayüz etmek: Seçkinlik kazanmak, ayrıcalık kazanmak, dikkat çekmek. (Arapça)

temayüzat

  • (Tekili: Temayüz) Üstün olmalar, temayüzler, yükselmeler.

temayüzü

  • Üstün olan farkı.

temeyyüz

  • Benzerlerinden farklı ve üstün olma. Diğerleri arasından kendini gösterme.
  • Benzerlerinden farklı, üstün olan.

tenvin

  • Arapça gramerinde bir kelimenin sonunu nun gibi okutmak üzere konulan işaret; kelimenin sonuna iki üstün (en), iki esre (in), iki ötre (ün) gelmesi hali.

tenvin-i tenkir

  • Gr. nekre tenvini; kelime sonlarına gelerek o kelimeye kapalılık ve belirsizlik mânâsı veren iki üstün (en), iki esre (in) ve iki ötre (ün) işareti.

tenziye

  • Sıçramak.
  • Üstüne binmek.

terb

  • Bir nesneyi toprakla örtmek, üstüne toprak saçmak.

tercih

  • Üstün tutmak. Bir şeyi diğerinden fazla beğenmek, fazla itibar etmek.
  • Üstün tutma, seçme.

tercih bila müreccih / tercih bilâ müreccih

  • Hiç bir üstünlük sebebi yok iken birbirine eşit iki şeyden birisini diğerine üstün tutmak.

tercihan

  • Üstün tutarak, seçerek.

tercihat / tercihât

  • Tercihler, üstün tutmalar.
  • (Tekili: Tercih) Üstün tutmalar, tercihler.

tercihun bila müreccih / tercîhun bilâ müreccih

  • Tercih sebebi olmadığı hâlde bir şeyi diğerine tercîh etmek yâni üstün tutmak.

tereccuh

  • Üstün olmak. Bir tarafa meyletme.
  • Üstün gelme .

tereccüh / تَرَجُّحْ

  • Üstün gelme.
  • Üstün olma.

tereccuh bila müreccih / tereccuh bilâ müreccih

  • Bir şeyin kendi zâtında diğer şeye karşı bir üstünlük vasfı olmadığı hâlde, hiç sebebsiz üstün bulunması ki; böyle bir hal imkânsızdır, muhaldir.

tereccuh bila müreccih muhaldir / tereccuh bilâ müreccih muhaldir

  • Sebepsiz üstünlük olmaz. Yani, bir şeyin başka seçeneklere üstün gelen bir sebebi, bir özelliği bulunmazsa onlardan üstün olması mümkün değildir.

tereccüh bila-müreccih / tereccüh bilâ-müreccih

  • Sebepsiz üstünlük. Yani, bir üstünlük sebebi ve niteliği olmadan üstünlüğün olması.

tereccuh etme

  • Üstün gelme, ağır basma.

tesciye

  • (Seciye. den) Üstün ahlâk kazandırma.
  • Bir nesneyi örtmek.

teselluk

  • Yüksek yere, duvar üstüne çıkma.
  • Sırt üstü uyuma.

tesennüm

  • Ufak olmak.
  • Yerden iki üç karış yüksek olmak.
  • Hörgüç üstüne binmek.

teskif

  • Evin üstünü örtmek.

teşric

  • Cem'etmek, birbiri üstüne yığmak.
  • Kerpiçi yerinden ayırmak.

tevakkul

  • Dağ üstüne çıkmak.

tevazu' / tevâzu'

  • Alçak gönüllülük; kendisini başkaları ile bir görmek, başkalarından daha üstün ve daha aşağı görmemek.

teverrük

  • Sol yanı üstüne oturup iki ayaklarını sağ tarafından uzatmak.

tevrik

  • Davarın üstüne oturmak.

tezerri

  • Üstüne binmek.

timşek

  • İç mest üstüne vurulan parça, yapılan yama.

tuff

  • Tırnak arasında olan kir.
  • Parmakların üstünde olan kir.

türr

  • Yapı üstüne çekilen ip.

ucb

  • Kendini başkasından üstün bilmek, ayıplarını görmeyip kendini beğenmek, yaptığı ibâdetleri, iyilikleri beğenerek, bunlarla övünmek.

uhde

  • Bir işi üzerine alma. Söz verme.
  • Ahidnâme. Bir kimsenin üstünde olan iş veya şey.
  • Mes'uliyet hududu.
  • Ric'at ve taalluk dâiresi.
  • Becerme, yapma.
  • Mes'uliyet, sorumluluk.

ulat

  • Demir örs.
  • Üstünde keş kurutulan taş.

ulüvv-ü derece

  • Derecenin yüksekliği, üstünlüğü.

urca

  • Bir nesnenin üzerine durmak veya üstüne çıkmak.

üslub-u adi / üslub-u âdî

  • Alelâde ifade tarzı. İfadesinde hiçbir üstünlük bulunmayan tarz.

üslub-u ali / üslub-u âlî

  • Edb: Üstün ifade tarzı. İfadenin yüksek ve nezih olanı.

üstad

  • (Üstaz) İlim veya san'atta üstün olan kimse. Usta, san'atkâr. Muallim, profesör. Bilgide veya san'atta veya amelde meharetli zât.
  • İlimde ve sanatta üstün olan kimse, büyük muallim.

üstad-ı a'zam

  • En büyük üstad. Muallimlerin en üstünü ve reisi olan.

vakib / vâkib

  • Ayak üstüne duran kişi.

vakl

  • Yükselmek.
  • Bir nesnenin üstüne çıkmak.
  • Mukul ağacı.

vasıta-i galebe

  • Üstünlük vesilesi.

vegir

  • Kızmış taş üstüne koyarak pişirilen et.

vehmi / vehmî / وهمى

  • Kuruntuya dayalı, evham üstüne kurulmuş. (Arapça)

veka'

  • Ayak parmaklarından baş parmağın, şehâdet parmağı üstüne gelmesi.

veli / velî

  • Allahü teâlânın Esmâ-i hüsnâsından (güzel isimlerinden). Mü'minleri seven, onlara yardım eden, işlerini bitiren, sevdiklerini sevmediklerine gâlib, üstün kılan, kâfirleri sevmeyen.
  • Bir çocuğun veya kadının babası yoksa baba tarafından dedesi, yoksa kâdı veya bunların vasî tâyin ettik

veş'

  • Bir şeyin üstüne çıkmak.

veşia

  • (Çoğulu: Veşâyi') Üstüne iplik sardıkları ağaç.
  • Tarikat.

ya

  • "Hey, ey!" mânasında nida olarak kullanılır. Arapçada başına geldiği kelimenin i'rabını ötre okutur. "Yâ-Halimu, Yâ-Rahimu" da olduğu gibi. Yâ, terkibli kelimelerin başına gelirse; baştaki kelimeyi "üstün" meftuh okutur. "Yâ Rabbe-l Âlemîn" de olduğu gibi."Yâ" üç şekilde kullanılır:1- Müennes zamiri

zaan

  • Deve üstüne mahfe bağladıkları ip.

zafer / ظفر

  • Muvaffak olma, maksada erme. Bir çok uğraşmadan sonra maksada erişme.
  • Düşmanı yenme, üstün gelme. Başarma.
  • Başarma, üstün gelme.
  • Üstünlük kazanma. (Arapça)

zafer-yab

  • Muzaffer olan, muvaffakiyet gösteren. Üstün gelen. Gayesine erişen. (Farsça)

zaferyab / zaferyâb / ظفریاب

  • Üstünlük kazanan, muzaffer olan. (Arapça - Farsça)
  • Zaferyâb olmak: Üstünlük kazanmak, muzaffer olmak. (Arapça - Farsça)

zamme

  • Ötre denilen, üstüne konulan harfi o, ö, u, ü okutan hareke.

zann-ı galibi / zann-ı galibî

  • Üstün gelen kanaat.

zann-ı galip

  • Üstün gelen kanaat.

zat-ı ekmel / zât-ı ekmel

  • Mükemmel, olgun ve üstün zât, kimse.

zat-ı kerimü's-sıfat / zât-ı kerîmü's-sıfat

  • Kendisine, sınırsız üstün sıfat ve meziyetler ikram edilen zât.

zeberdest

  • En üstün, galib, hâkim, âmir. (Farsça)
  • Mâhir. (Farsça)

zeberdesti / zeberdestî

  • Maharetlilik, ustalık. (Farsça)
  • El üstünlüğü, üstünlük, galibiyet. (Farsça)

zegab

  • Kuş yavrusunun üstünde olan sarıca tüyler.

zela'

  • Ayağın altında ve üstünde; elin ise arkasında olan yarık.

zeydiyye fırkası

  • Hazret-i Ali'yi sevdiğini söyleyip, diğer Eshâb-ı kirâma düşmanlık besleyen, onlar hakkında kötü sözler söyleyen şîanın kollarından. On iki imâmın dördüncüsü olan Zeynelâbidîn'in oğlu Zeyd'e tâbi olan ve hazret-i Ali, Eshâbın en efdalidir (üstünüdür); bununla berâber Ebû Bekr, Ömer, Osman'ın (r.anhü