LUGGAT
OSMANLICA TÜRKÇE SÖZLÜK

{ lügât . lügat . لغت }

Arapça ve Farsça yazımları, Osmanlıca okunuşları 
ve detaylı açıklamaları ile birlikte.

Arama yapmak istediğiniz kelimeyi girip
karşılığını bulmak istediğiniz "OSMANLICA ARA" ya da "TÜRKÇE ARA" butonlarına tıklayın.
Türkçe - Osmanlıca Sözlük'te ümüs ifadesini içeren 490 kelime bulundu...

a'sem

  • Eli bileğinden kurumuş kimse.

ab'ab

  • Taze civanlık.
  • İbrişim halı.
  • Dağ tekesi.
  • Yumuşak yünden yapılan kisve.

ab-ı zen

  • Küçük havuz. (Farsça)
  • Su birikintisi. (Farsça)
  • Yumuşak, lâtif sözlerle hatır alan ve bu manâda emir. (Bak : Avzen) (Farsça)

adal

  • Gümüşü az olan para.

adem-i hilim

  • Yumuşak ve uysallıktan uzak.

adude

  • Yumuşaklık. Tazelik.

ahin / âhin

  • (Çoğulu: Avâhin) Fakir.
  • Hazır, sabit kimse.
  • Yumuşak hurma ağacı.

ahred

  • Ayaklarının siniri kurumuş veya bozulmuş olan hayvan.

ahveri / ahverî

  • Yumuşak, beyaz nesne.

akça

  • (Akçe) Beyaz, oldukça beyaz.
  • Para.
  • Eskiden para ölçüsü olarak kullanılan küçük gümüş sikke.

akçe

  • Osmanlı Devletinin ilk zamanlarından îtibâren bastırılan ve kullanılan gümüş para birimi. İlk sikkesi gümüşten yapıldığı için ak (beyaz, parlak) para mânâsına akçe denildi.

albatr

  • Yumuşak ve beyaz bir çeşit mermer, kaymak taşı. (Farsça)

alhece

  • Demiri ateşte kızdırıp yumuşatmak.

alic / âlic

  • İki hörgüçlü büyük deve. Yumuşak nesne.
  • Kırda bir kumlu yer.
  • Alcân dedikleri otu yiyen deve.

alim / âlim

  • Bilen, bilgili.
  • Çok şey bilen.
  • Çok okumuş, bilgiç.
  • İlim ile uğraşan. Hoca.

andezit

  • Yanardağ lâvlarının soğumuş kalıntısı.

anem

  • Bir ağaç cinsi ki, kızıl yumuşak budakları olur.

aren

  • Davar ayağında olan kuru kemre.
  • Yarık.
  • Bir nesne yumuşak olmak.

as'ase

  • Oturak yerin yumuşağı.
  • Helâk olmak.
  • Fesâd etmek.

asbest

  • yun. Oldukça yumuşak ve ateşle hususiyeti değişmeyen lifli bir madde.

aşebe

  • Zayıflığından gövdesi kurumuş olan yaşlı kimse.
  • Büyük azı dişi.
  • Küçük adam.

ayar

  • Altın ve gümüşten yapılmış şeylerin saflık ve hafiflik derecesi.
  • Saadete, mutluluğa doğru gitme.

aydın

  • Aydınlık.
  • Açık, âşikâr, açıkça görünen.
  • Mübârek, mesut. Bilgili, okumuş, görgülü.Bugün bazı çevrelerde batı ilim ve felsefesini tahsil edip benimseyenlere de "aydın" denilmektedir. Aklı gözüne inmiş, yani herşeyi maddi ölçülerle yorumlamaya alışmış, kalbi maddeci felsefe ile

aylem

  • (Çoğulu: Ayâlim) Yumuşak nesne.
  • Suyu çok olan kuyu.

ayse

  • Yumuşak yer.

azman

  • Cins ve nev'inin icabından fazla büyümüş, çok iri.
  • Melez. İki ayrı cins hayvandan doğma.

badir

  • Hemen yapmak isteyen.
  • Birdenbire vuku bulan.
  • Dolunay.
  • Büyümüş (çocuk).
  • Olgun (meyva).

bais / bâis

  • Allahü teâlânın Esmâ-i hüsnâsından (güzel isimlerinden). Öldükten sonra, kabirlerinde çürümüş ve dağılmış olan cesedleri diriltip mahşere, (arasât meydanına) sevkeden, gönderen.

balide

  • Gelişmiş, uzamış, büyümüş. (Farsça)

baliye

  • Zayıf ve çürümüş olan şey.

balude / balûde

  • Boy atmış, büyümüş. (Farsça)

basra

  • Yumuşak küfki taşı. (Bu sebepten Basra şehri, "Basra" diye isimlendirilmiştir.)

behne

  • Yumuşak yer.

beladir

  • Kadınların kullandıkları altun, gümüş, zümrüt, yakut, elmas gibi süs eşyası. (Farsça)
  • Belâyı def etmek için verilen sadaka. (Farsça)

bendiş

  • Altın ve gümüş üzerine işlenilen nakış. (Farsça)

benna-guş / benna-gûş

  • Kulağın aşağı sarkan yumuşak kısmı ki, küpe asılan yerdir. (Farsça)

bere

  • Sipersiz ve yumuşak olan bir çeşit başlık. (Fransızca)
  • Sipersiz ve yumuşak olan bir çeşit başlık.

bers

  • (Çoğulu: Bürâs-Ebrâs) Çukur, yumuşak yer.

besa'

  • Yumuşak yer.
  • Benî Selim vilayetinde bir yerin adı.

besne

  • Yumuşak yer.

besniyye

  • Alçak ve yumuşak yerde biten buğday.
  • Şam diyarında belli bir yerde yetişen buğdaya da derler.

bevga

  • Yumuşak toprak.

beyin

  • Kafatasının en büyük kısmını kaplayan, kalınca ve dayanıklı üç zarla örtülmüş olan bir sinir merkezidir. Yumuşak ve beyazımsı bir kitle olan beyin, duygu ve bilgi merkezidir. Ak ve boz maddeden yapılmıştır ve iki yarım küre olarak yaratılmıştır. Yarım kürelerden birinde bir arıza sebebiyle bu merkez (Türkçe)

beyniye

  • Tecvidde: Harfler okunurken sesin mükemmelen akıp akmama arasında olması, kalın ile yumuşak arası okunması. Bu durumda okunan harfler şunlardır: (Râ, mim, ayn, nun, lâm.)

bıdada

  • Derinin nazik ve yumuşak olması.

bıngıldak

  • Yeni doğmuş olan çocuğun kafasının üst tarafı. Bu kısım yumuşaktır.

bişar

  • Esir, kul, köle. Harpte teslim alınan kimse. (Farsça)
  • Altın, gümüş kakmalı işlemeler. (Farsça)
  • Takatsiz, dermansız, halsiz. (Farsça)

büharise

  • Altın ve gümüşten üç kıntar veya üçyüz rıtıl.

bürme

  • (Çoğulu: Birem-Birâm) Çömlek yapımında kullanılan yumuşak taş.
  • Çömlek.
  • Baş örtüsü.

büsre

  • Herşeyin ucu ve başı.
  • Herşeyin tâzesi.
  • Genç kız veya oğlan.
  • Hurma koruğu.
  • Biraz büyümüş olan ekşi ot.

büteka

  • (Çoğulu: Bevâtık) Pota dedikleri âlettir ve kuyumcular içinde altın ve gümüş eritirler.

çar-yek

  • Çeyrek, dörtte bir. (Farsça)
  • Saatin dörtte biri, onbeş dakika. (Farsça)
  • Mecidiye denilen gümüş sikkenin dörtte biri ki, beş kuruşluk bir gümüş sikkedir. (Farsça)

ceffe-l kalem

  • Düşünmeksizin, birden, hemen.
  • Kalemin yazısı kurumuş, silinmez.
  • Kat'i olan şey.

cefif

  • Kuru, kurumuş.

cemad

  • Cansız ve kurumuş olmak.
  • Yağmur yağmayan yer.
  • Sütü olmayan deve.
  • Donmuş, katı cisim.

çerbi / çerbî

  • Tatlılık, yumuşaklık. (Farsça)

ceyyid

  • Başka mâdenle karışım hâlinde basılmış altın ve gümüş paralardan, karışımında altın ve gümüş miktârı fazla olanlar.

cüfaf

  • Kurumuş.

cümame

  • (Çoğulu: Cümâm) Yuvarlak inci. Kıymetli taş. Gümüşlü boncuk. Büyük inci tanesi. Gümüşten yapılıp dizilen inci gibi toplar.

cümaz

  • Gümüşlü boncuk.

cürcani / cürcanî

  • (Seyyid Şerif Ali Bin Muhammed) : (Hi: 760-830) Astarabad (Cürcan) civarında Tacu'da doğmuştur. Mısır'a giderek orada çeşitli âlimlerden ders okumuştur. Şiraz'da müderrislik yapmıştır. Sa'duddin-i Taftazanî ile kapanan Mütekaddimîn devrinden sonra açılan Müteahhirîn-i Ulemâ devrinin birincisi bu Sey

cürun / cürûn

  • Bezin eskimesi.
  • Yumuşak olmak.
  • Bir nesne aşınmak.
  • Alışkanlık, itiyat.

da'k

  • Ovmak.
  • Bir şeyi yumuşatmak.

da'sa

  • Güneşten çok ısınan yumuşak, çukur yer.
  • Yumuşak yer.

deb'

  • Yumuşak yer.
  • Kuvvetle basmak.

dehme

  • Yumuşak yemek.

dehmeka

  • Yumuşak ve güzel yemek.
  • Her nesnenin yumuşağı.

dehs

  • İçine ayak batan yumuşak yer.

delas

  • Yumuşak ve berrak şey.

demes

  • (Çoğulu: Dimâs) Yumuşak kumlu yer.

dı's

  • Kum.
  • Kumdan yığılmaş yumuşak tepe.

dıbabe

  • Yumuşak nesne.

dılamis

  • Yumuşak ve berrak olan şey.

dilas

  • Yumuşak ve berrak olan nesne.

dimase

  • Yumuşak.
  • Asanlık, kolaylık.

direm / درم

  • (Dirhem) Eskiden kullanılan bir ağırlık ölçüsü. Şimdiki üç gram ağırlık. Okka denen eski ağırlık ölçüsünün (1/400) kadarıdır. Şer'an, orta büyüklükte yetmiş tane arpa ağırlığı. (Farsça)
  • Eskiden kullanılan ve beş kuruş değerindeki gümüş para. Akça. (Farsça)
  • Dirhem, akçe, gümüş para. (Farsça)

dirhem

  • İslâmiyet'ten önce ve sonra kullanılan değişik ağırlıktaki gümüş paralar.
  • Okkanın dörtyüzde biri olan eski ağırlık ölçüsü.
  • Gümüş para.

dirhem-i şer'i / dirhem-i şer'î

  • Peygamber efendimiz zamânında kullanılan (3,36) üç gram ve otuz altı santigram ağırlığındaki gümüş para.

dümasir

  • (Demser) İnişi yumuşak olan yer.
  • Etli, büyük deve.

dümlus

  • Berrak, yumuşak nesne.

ebazir

  • (Tekili: Ebzâr) Yemeklere katılan baharatlar, kurumuş kekikler.

ecred

  • Tüysüz adam, köse. Genç.
  • Çorak, otsuz yer. Bir şey yetişmeyen arazi.
  • Tüyü yumuşak ve kısa olan at.

eftah

  • Parmaklarının boğumu yassı ve yumuşak olan.
  • Tırnaklarının boğumları yumuşak olan kuş.

ehl-i mektep ve fen

  • Okumuş ve ilim ehli kimseler.

ehle'l-mekteb

  • Mektepli, okumuş, bilgili.

el-halim

  • Suçluların cezalarını derhal vermek iktidarında olduğu halde sonraya bırakan ve yumuşak muamele eden, çok halim. (Allah (C.C.)

emles

  • Avuç içi gibi düz ve yumuşak olan.

emval-ibatına / emvâl-ibâtına

  • Gizlenmesi mümkün olan altın, gümüş ve ticâret eşyâsı cinsinden olan zekât malları.

enase

  • Demirin yumuşak olması.

enma

  • (Nümuv. den) En çok, en ziyade bereketli ve büyümüş olmak.

erakk

  • Çok ince, ziyade rakik, ince ve yumuşak.

erfak

  • En ziyade yumuşak.
  • Arkadaş, refik olmaya en çok lâyık, elyak.

eyke

  • Sık ve birbirine karışmış ağaç.
  • Yumuşak.
  • Ağaç bitiren bataklık.

eyyam-ı kur'aniye

  • Kur'an-ı Kerim'e göre olan günler (...Semavatta herhangi bir kürenin kendi etrafında bir defa dönmesi ile gün; mensub olduğu seyyarenin etrafında bir defa dönmesi ile de senesi meydana gelir. Her yıldızın kendine göre bir günü ve senesi vardır. Meselâ: Şems-üş-şumusun bir günü ellibin sene ve Şi'ra

fak'

  • (Çoğulu: Fıkıa) Bir cins beyaz yumuşak mantar.

fakfon

  • Kim: Çinko, nikel ve bakırdan yapılan gümüş görünüşünde bir halita.

fasur

  • Gümüş tabak.

fels

  • Altın ve gümüşten başka mâdenlerden basılmış para. Çoğulu fülûstur.

ferişte

  • (Ferişteh) Melek. Günahsız. Masum. Yumuşak huylu. (Farsça)

fetah

  • Yumuşak.

fettane

  • Mehenk taşı. Altun ve gümüşü muâyeneye yarıyan taş.

fi'l-i hikaye / fi'l-i hikâye

  • Gr: Geçmiş zamanda olmuş fakat konuşan kimsenin görmüş olduğu bir işi anlatan fiil. Meselâ: Okumuş idi, yazmış idi, vurdu gibi.

fıdda

  • Gümüş.

fidda

  • Gümüş.
  • Gümüş.

fıdda / فضه

  • Gümüş. (Arapça)

fıdda-i halise / fıdda-i hâlise

  • Hâlis ve saf gümüş.

filiz

  • Ağaç ve çiçek fidanı, taze sürgün.
  • Eritilip temizlenmemiş olan altun, gümüş,demir, bakır gibi külçe, ham maden.
  • Erimiş bakır.

fızza

  • Gümüş.

fülus / fülûs

  • Altın ve gümüşten olmayan mâdenî paralar, pul. Fels'in çoğulu.

fürayık

  • (Çoğulu: Ferâyık) Yumuşak bedenli güzel yiğit.

gaben-i fahiş / gaben-i fâhiş

  • Piyasadaki en yüksek satılandan altın ve gümüşte %2,5 ve daha fazlasına, urûzda yâni ölçülüp tartılan ve taşınabilen mallarda %5, hayvan için %10, binâ için %20'den, ibâdet konularında lâzım olan şeylerde de piyasadaki fiyatından iki misli fazla olan aldanmalar.

gade

  • Bedeni yumuşak olan kadın.

galfak

  • Geniş, vâsi.
  • Yumuşak.
  • Su içinde yetişen yassı yapraklı bir ot.
  • Kurbağa yosunu.

gamil / gamîl

  • Tüyü gitmiş yumuşak deri.

gamin / gamîn

  • Yumuşak.

gamn

  • Yumuşaklık.

gamz

  • (Çoğulu: Gamuz) Göz yummak, gizli olmak, yumuşak muamele etmek.
  • Kolay görerek ihmal etmek.
  • Çukur yer.

gareb

  • Gümüş kadeh.
  • Kavak ağacı.
  • Havuzla kuyu arasına dökülen su.
  • Bir nevi koyun hastalığı.

gayda

  • (Çoğulu: Guyed) Nazik ve yumuşak tenli genç kadın. (Müz.: Agyed)

gaydak

  • Geniş.
  • Yumuşak.
  • Kerim kişi. İyi huylu kimse.
  • Keler yavrusu.
  • Büluğ çağına varmamış çocuk.

gayed

  • Nazik ve yumuşak tenli olmak.

gazid

  • Katı sesli.
  • Yumuşak ot.

gazıf

  • Yumuşak, geniş.

gazir

  • Mülâyim, yumuşak. Nâzik, uysal.

girit madalyası

  • Tar: Biri Sultan Aziz diğeri Sultan II.Abdülhamid devrinde olmak üzere ihdas olunan madalyalar. Her ikisinin de altun ve gümüş olmak üzere iki türlüsü vardı. Girit işinde hizmeti görünen devlet ricaline altun, ikinci derecedeki memurlarla halka, gümüş olanı verilirdi.

gülabdan

  • İçine gülsuyu konularak mevlüt gibi toplantılarda serpmeye mahsus kap. Bu, çiniden, gümüşten veya altundan yapılırdı. Buhurdanlar ile birlikte bir takım teşkil ederdi.

gümüş kozak

  • Tar: Eskiden hükümdarlara gönderilen nâme-i hümayunların konulduğu mahfaza. Nameler atlas keseye konur, sonra da kozaya geçirilirdi. Kozakların gümüşten yapılmış olanları olduğu gibi altundan, şimşirden de yapılanları vardı. Altundan olanlar imparatorlara, gümüşten olanlar da küçük devlet reislerine

gunude / gunûde / غنوده

  • Uyumuş. (Farsça)
  • Ölü. (Farsça)

gurve

  • Burnun ucundaki kıkırdaktan yapılmış yumuşak kısım.

gurzuf

  • Kıkırdak.
  • Yumuşak olan kemik.

habhabe

  • Yumuşaklık, rahavet.
  • Muzdarip olmak, acı çekmek.

habide / habîde

  • (Çoğulu: Hâbidegân) Uyuya kalmış, uykuya dalmış, uyumuş. (Farsça)

habra'

  • (Çoğulu: Habâri-Haberât) Sedir ağacı biten düz yer. Yumuşak yer.

habrence

  • Güzel yemek.
  • Yumuşak.

hacer-ül esved

  • (El-Hacer-ül Esved) Kâbe'de bulunan meşhur siyah taş. Rengi siyah olduğundan "Esved" denmektedir. (İslâm Ansiklopedisi'ne göre: Kâbe'nin şark köşesinde olup, yerden bir buçuk metre yükseklikte kapıya yakın bir yerde yerleştirilmiş, üç büyük ve bir kaç tane de küçük parçadan müteşekkil ve gümüş bir h

hacereyn

  • İki taş.
  • Mc: Altun ile gümüş.

hadba'

  • Uzun boylu akılsız kadın.
  • Yumuşak gönüllülük.

hadıl

  • Yumuşak taze ot.
  • Islanmış, nemlenmiş.

hadır

  • Tembel, uyuşuk, uyumuş.

hafer

  • Çukurdan çıkartılan toprak.
  • Dişin çürümüş kısmı veya kiri.

hakek

  • Yumuşak beyaz taş.

halahil

  • (Tekili: Halhal) Arap kadınlarının süs olarak ayak bileklerine taktıkları halkalar. Bunlar altun veya gümüşten yapılır.

halhal

  • Eskiden kadınların süs için ayaklarının topuklariyle baldırları arasına yani ayak bileklerine taktıkları altundan veya gümüşten yapılmış halka. Ayak bileziği.
  • Kadınların ayak bileklerine taktıkları altın veya gümüş halka, ayak bileziği.

halim / halîm / حليم / حَل۪يمْ

  • Yumuşak huylu, uysal.
  • Yumuşak huylu. Hoş muamele yapan.
  • Yumuşak huylu, kızmayan.
  • Yumuşak huylu. (Arapça)
  • Yumuşak huylu.

halim selim

  • Yumuşak huylu ve sağlam karakterli kişi.

halim ve selim

  • Yumuşak huylu, uysal.

halim-i alihimmet / halîm-i âlihimmet

  • Yumuşak huylu olmasının yanı sıra kutsal değerler uğruna gayret gösteren.

halim-selim

  • Yumuşak huylu ve doğru.

halimane / halîmâne

  • Yumuşak bir şekilde, uysalca.
  • Yumuşak surette. Yumuşak huylulara yakışır bir tarzda. (Farsça)

halime / halîme

  • Yumuşak huylu kadın.
  • Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm'ın süt anasının ismi. Beni Sa'd bin Bekr kabilesindendir. Halime-i Sa'diye diye de anılır. (R.A.)
  • Yumuşak huylu kadın. (Peygamberimizin süt annesinin adı)
  • Yumuşak huylu kadın, Peygamberimizin süt annesi.

halk

  • İnsan topluluğu. İnsanlar.
  • Yaratmak. İcad. Örneği ve benzeri olmayan bir şeyi yaratmak, ibdâ' eylemek.
  • Bir şeyi yumuşatıp düzleştirmek.

haly

  • (Çoğulu: Huliy) Altından ve gümüşten olan süs eşyâları.

hamas

  • Verem.
  • Yumuşaklıkla ve kolaylıkla bir şeyi çıkarmak.

hame'

  • Uzun müddet su ile yumuşayıp değişmiş cıvık ve kokar çamur. Balçık.

hamit

  • Yanmış ve pörsümüş süt.

haşefe

  • (Çoğulu: Haşef-Haşefât) Sünnet mevziine varana kadar olan zeker başı.
  • Yaşlanmış kuru kadın.
  • Kuru hamur.
  • Yumuşak taş.

haşv

  • (Haşiv) (Çoğulu: Ahşâ) Tıb: Vücudun içindeki uzuvlardan her birisi.
  • Minder, yastık gibi şeylerin içini dolduran pamuk, kuru ot.
  • Kırılması ihtimali olan eşyanın arasına konan yumuşak, ot gibi şey.
  • Edb: İbarede lüzumsuz söz bulunması, aynı mânada iki kelimeyi yanyana sö

havass / havâss

  • Seçkinler, okumuşlar, bilginler.

havd

  • Güzel ahlâk.
  • Güzel ve yumuşak vücutlu câriye.

haver

  • Zayıf olmak.
  • Yumuşak, çukur yer.
  • Denize suyun akıp döküldüğü yer.

hazm

  • Cem'etmek, toplamak.
  • Zaptetmek.
  • Kast etmek.
  • Bağlamak.
  • Yumuşak yüksek yer.
  • Sağlam re'y. Doğru ve kat'i karar.
  • Basiretle hareket etmek.

hemime / hemîme

  • Yumuşak rüzgâr.
  • Ufak taneli yağmur.

hemk

  • Yumuşak. Kof.

hemşime

  • Kuru odun. Kurumağa yüz tutmuş ağaç. Ağaçları kurumuş yer.

hevade

  • Yavaşlık.
  • Yumuşaklık.
  • Kavmin içinde salah ve muvâfakata sebep olması mümkün olan kimse.

heyam

  • Hayranlık hâli.
  • Çok yumuşak kum.

hidbar

  • (Çoğulu: Hadâbir) Zayıflığından arkasında eti kurumuş deve.

hilali saat / hilalî saat

  • Kalıbı gümüş olmayıp bakır veya tombak olan eski saatlere verilen addır.

hilm / حلم

  • Doğuştan olan huy yumuşaklığı. Şiddete tahammül. Nefsini heyecandan korumak.
  • Vakar. Sükûn.
  • Yumuşak huylu olmak, kızmamak. Gücü yettiği halde affetmek.
  • Yumuşaklık, insanın tabiatında olan yumuşaklık duygusu.
  • Yumuşaklık, kızmama.
  • Yumuşaklık. (Arapça)

hilm ü haya / hilm ü hayâ

  • Yumuşaklık ve utanma duygusu.

hilm-i himari / hilm-i himarî

  • İfrat derecede yavaşlık, yumuşak huyluluk.

hilmiyyet

  • Yumuşaklık, yavaşlık, yumuşak huyluluk.

hınaf

  • Devenin yulardan burnunu çözmesi.
  • Deve bileğinde olan yumuşaklık.

hırka-i saadet

  • Cenab-ı Peygamber'in (A.S.M.) İstanbul'da Topkapı Sarayı'nda gümüş sandık içinde muhafaza edilen hırkasıdır. Mısır'ın fethi üzerine Mekke Şerifi tarafından diğer emanat-ı mübareke ile beraber Yavuz Sultan Selim Han'a hediye edilmiştir. Hırka-i Şerif de denir.

hırs

  • (Hurs) Takdir, kıyas.
  • Altın veya gümüşten halka.

hirşemm

  • Yumuşak taş.

homa

  • Denizli'nin Çivril ilçesine bağlı ve şimdiki ismi Gümüşsu olan bir kasaba.

hubar

  • Taşlı, yumuşak yer.

hudir

  • Yumuşak taze ot.

hufte / خفته

  • (Çoğulu: Huftegân) Yatmış, uyumuş.
  • Uyuyan, uyumuş. (Farsça)

hufte-gan / hufte-gân

  • (Tekili: Hufte) Yatmış olanlar, yatıp uyumuş olan kişiler. (Farsça)

huliyy

  • (Çoğulu: Huliyyât) Altun, gümüş, elmas, zümrüt, vs. gibi süs eşyası. Mücevher.

hulliyyat

  • (Tekili: Hulliyy) Pırlanta, altun, gümüş gibi süs eşyaları.

hurs

  • (Çoğulu: Hursân) Altından ve gümüşten olan halka.
  • Kulağa taktıkları küçük halka.

huru'

  • Tanelerinden hintyağı çıkartılan ağaç.
  • Sütleğen otu.
  • Yumuşak ot.

huşkleb

  • Dudağı kurumuş, susamış. (Farsça)

i'tidal

  • Bir şeyde veya halde ifrat veya tefrite düşmemek. Vasat derece olmak.
  • Yumuşaklık. Uygunluk.
  • Gündüz ve gecenin birbirine denk, eşit olması.
  • Miktar ve keyfiyyet hususunda iki hâlet arasında mutavassıt olmak.

ibn-i ishak

  • (Ebu Abdullah Muhammed) Medine'de büyümüştür. Hz. Muhammed'in (A.S.M.) hayatına dair vak'aları derin bir alâka ile toplamağa başladı. Daha sonra Mısır'a, oradan da Irak'a gitti. Hi: 151 veya 152 tarihinde Bağdat'ta vefat etti. Siyere dair iki eser vücuda getirmiştir.1. Kitab-ül Mübtedâ ve Kısâs-ul E

ibrik

  • (Çoğulu: Ebârik) Topraktan, tenekeden, hattâ bakırdan, gümüşten, altundan yapılan emzikli su kabı.
  • Abdest almağa, çay, kahve v.s. yapmağa yarayan ayrı ayrı ve türlü türlü kaplar.
  • İyi ve parlak kılıç.

ifasa

  • Yumuşak söylemek.
  • Aşikâre söylemek. Açık açık konuşmak.

ıfdac

  • (Çoğulu: Ufâzic) Semiz, besili hayvan.
  • Yumuşak nesne.

ifrazciyan

  • Darphanede sikke (para) kesenler. Altun, gümüş ve bakır madenlerini para haline getirdikleri için bu tabir meydana gelmiştir.

iftihar madalyası

  • Padişaha sadakat gösterenlere, tarım ve san'atın ilerlemesine çalışanlara, yangın ve sâri hastalık anında devlet ve millete büyük hizmetleri dokunanlara verilmek üzere II. Abdülhamid'in irade-i seniyesiyle altın ve gümüşten olmak üzere çıkarılan madalya. (1886 ve 1887) Madalyanın ön yüzünde yukarı k

ihbak

  • Boyun eğme, inkıyâd, yumuşaklıkla söz dinleme.

ikilik

  • t. İki kuruş kıymetindeki eski gümüş para.
  • İki kısımdan meydana gelmiş.
  • Ayrılık, ihtilâf, ikiye bölünme, iki taraf olma.

ilane

  • Yumuşatmak.

imtiyaz madalyası

  • 2. Abdülhamid'in 11/10/1885 tarihli emriyle devlet ve memleket yararına hizmet edenlere, vazifeyle gönderildikleri yerde başarı gösterenlere verilmek üzere çıkarılan madalya. Altun ve gümüşten olmak üzere iki çeşit olan bu madalyaların ön yüzünde II. Abdülhamid'in "Elgazi" tuğrası, bunun altında sal

insihak

  • Döğülüp ezilme. Ezilip yumuşamak.

irha

  • Tatlılıkla ve kibarca hareket etme, yumuşak davranma, tatlı muâmele etme.

isar

  • Kendisi muhtaç olduğu halde başkasına nimet vermek, cömertlik, ikrâm.
  • İhtiyar etmek.
  • Yumuşatmak.
  • Dökmek, serpmek. Saçmak.

izabe

  • Eritmek, eritilmek. Su gibi akıcı hale koymak. Yumuşatmak. Islah etmek.

izam-ı remime

  • Çürümüş kemikler.

kabia

  • Kılıç kabzasının başında olan gümüş veya demir.

kaf'a

  • Yumuşak kuru ot.
  • Parmakları soğuktan dökülmüş ayak.

kalb-i habide

  • Uyumuş kalb.

kalb-i mübarek

  • Mübarek kalp, yumuşak kalp.

kald

  • Gümüş bilezik.

kasta'

  • Ayaklarının siniri büzülüp kurumuş olan deve.

kasvet

  • Katılık, sertlik, kalbden hayır (iyilik) ve yumuşaklığın çıkması.

kavl-i leyyin

  • Yumuşak söz.
  • Yumuşak söz. Sert olmayan söz. Enâniyetli olmayan söz.

kazim

  • (Çoğulu: Kazmân-Kazam) Gümüş.
  • Yazı yazmada kullanılan beyaz deri.
  • Davara verdikleri arpa.

kedid

  • Davar tırnağıyla didilmiş ve yumuşamış olan yumuşak yer.

kem-bidaa

  • Sermayesi az. (Farsça)
  • Bilgisi zayıf, câhil. Az okumuş. (Farsça)

kem-iyar

  • Ayarı bozuk. Hileli. Kalp altun veya gümüş. (Farsça)

kemal-i hilm / kemâl-i hilm

  • Yumuşak huyluluğun mükemmel derecede olması.

kıntar

  • (Çoğulu: Kanâtir) Yüzyirmi rıtıl veya yetmiş bin dinar.
  • Çok mal.
  • Bir sığır derisi dolu altın ve gümüş.

kıza

  • Yumuşak yerlerde biten bir ot cinsi.

kudas

  • Gümüş boncuk.

kuffe

  • (Çoğulu: Kıfâf) Pamuk sepeti.
  • İçine kumaş konan nesne.
  • Yüksek yer.
  • Kurumuş.
  • Çürük ağaç.

kuraze

  • Altun ve gümüş kırıntısı.
  • Kumaş parçaları.

kurb

  • Yakınlık. Yakında oluş. Yakın olmak. Yakınlık kazanmak. (Zamanda, mekânda, nisbette, hatvede ve kuvvette kullanılır.)
  • Tıb: Böğür. Karnın yumuşaklığına kadar olan yer.

kurnuk

  • Yumuşak bedenli delikanlı.

kut'ül amare / kut-ül amare / كوتول امار

  • Kut'ül Amare ne demektir?

    Yeni kurulan Osmanlı 6. Ordusu'nun Komutanlığı'na atanarak 5 Aralık'ta Bağdat'a varan Mareşal Colmar Freiherr von der Goltz Paşa'nın emriyle Irak ve Havalisi Komutanı Miralay (Albay) 'Sakallı' Nurettin Bey'in birlikleri 27 Aralık'ta Kut'u kuşattı. İngilizler Kut'u kurtarmak için General Aylmer komutasındaki kolorduyla hücuma geçti ancak, 6 Ocak 1916 tarihli Şeyh Saad Muharebesi'nde 4.000 askerini kaybederek geri çekildi. Bu muharebede 9. Kolordu Komutanı Miralay 'Sakallı' Nurettin Bey görevinden alındı ve yerine Enver Paşa'nın kendisinden bir yaş küçük olan amcası Mirliva Halil Paşa (Kut) getirildi.

    İngiliz Ordusu, 13 Ocak 1916 tarihli Vadi Muharebesi'nde 1.600, 21 Ocak Hannah Muharebesi'nde 2.700 askeri kaybederek geri püskürtüldü. İngilizler mart başında tekrar taarruza geçti. 8 Mart 1916'da Sabis mevkiinde Miralay Ali İhsan Bey komutasındaki 13. Kolordu'ya hücum ettilerse de 3.500 asker kaybederek geri çekildiler. Bu yenilgiden dolayı General Aylmer azledilerek yerine General Gorringe getirildi.

    Kut'ül Amare zaferinin önemi

    Kût (kef ile) veya 1939’dan evvelki ismiyle Kûtülamâre, Irak’ta Dicle kenarında 375 bin nüfuslu bir şehir. Herkes onu, I. Cihan Harbinde İngilizlerle Türkler arasında cereyan eden muharebelerden tanır. Irak cephesindeki bu muharebeler, Çanakkale ile beraber Cihan Harbi’nde Türk tarafının yüz akı sayılır. Her ikisinde de güçlü düşmana karşı emsalsiz bir muvaffakiyet elde edilmiştir.

    28 Nisan 1916’da General Townshend (1861-1924) kumandasındaki 13 bin kişilik İngiliz ve Hind askerlerinden müteşekkil tümenin bakiyesi, 143 günlük bir muhasaradan sonra Türklere teslim oldu. 7 ay evvel parlak bir şekilde başlayan Irak seferi, Basra’nın fethiyle ümit vermişti. Gereken destek verilmeden, tecrübeli asker Townshend’den Bağdad’a hücum etmesi istendi.

    Bağdad Fatihi olmayı umarken, 888 km. yürüdükten sonra 25 Kasım 1915’de Bağdad’a 2 gün mesafede Selmanpak’da miralay Nureddin Bey kumandasındaki Türk ordusuna yenilip müstahkem kalesi bulunan Kût’a geri çekildi. 2-3 hafta sonra takviye geleceğini umuyordu. Büyük bir hata yaparak, şehirdeki 6000 Arabı dışarı çıkarmadı. Hem bunları beslemek zorunda kaldı; hem de bunlar Türklere casusluk yaptı.

    Kût'a tramvayla asker sevkiyatı

    İş uzayınca, 6. ordu kumandanı Mareşal Goltz, Nureddin Bey’in yerine Enver Paşa’nın 2 yaş küçük amcası Halil Paşa’yı tayin etti. Kût’u kurtarmak için Aligarbi’de tahkimat yapan General Aylmer üzerine yürüdü. Aylmer önce nisbî üstünlük kazandıysa da, taarruzu 9 Mart’ta Kût’un 10 km yakınında Ali İhsan Bey tarafından püskürtüldü.

    Zamanla Kût’ta kıtlık baş gösterdi. Hergün vasati 8 İngiliz ve 28 Hindli ölüyordu. Hindliler, at eti yemeği reddediyordu. Hindistan’daki din adamlarından bunun için cevaz alındı. İngilizler şehri kurtarmak için büyük bir taarruza daha geçtiler. 22 Nisan’da bu da püskürtüldü. Kurtarma ümidi kırıldı. Goltz Paşa tifüsten öldü, Halil Paşa yerine geçti. Townshend, serbestçe Hindistan’a gitmesine izin verilmesi mukabilinde 1 milyon sterlin teklif etti. Reddedilince, cephaneliği yok ederek 281 subay ve 13 bin askerle teslim oldu. Kendisine hürmetkâr davranıldı. Adı ‘Lüks Esir’e çıktı. İstanbul’a gönderildi. Sonradan kendisine sahip çıkmayan memleketine küskün olarak ömrünü tamamladı.

    Böylece Kûtülamâre’de 3 muharebe olmuştur. İngilizlerin kaybı, esirlerle beraber 40 bin; Türklerinki 24 bindir. Amerikan istiklâl harbinde bile 7000 esir veren İngiltere, bu hezimete çok içerledi. Az zaman sonra Bağdad’ı, ardından da Musul’u ele geçirip, kayıpları telafi ettiler. Kût zaferi, bunu bir sene geciktirmekten öte işe yaramadı.

    Bu harbin kahramanlarından biri Halil Paşa, Enver Paşa’nın amcası olduğu için; diğer ikisi Nureddin ve Ali İhsan Paşalar ise cumhuriyet devrinde iktidar ile ters düştüğü için yakın tarih hafızasından ustaca silindi. 12 Eylül darbesinden sonra Ankara’da yaptırılan devlet mezarlığına da gömülmeyen yalnız bunlardır.

    Binlerce insanın kaybedildiği savaş iyi bir şey değil. Bir savaşın yıldönümünün kutlanması ne kadar doğru, bu bir yana, Türk-İslâm tarihinde dönüm noktası olan çığır açmış nice hâdise ve zafer varken, önce Çanakkale, ardından da bir Kûtülamâre efsanesi inşa edilmesi dikkate değer. Kahramanları, yeni rejime muhalif olduğu için, Kûtülamâre yıllarca pek hatırlanmadı. Gerçi her ikisi de sonu ağır mağlubiyetle biten bir maçın, başındaki iki güzel gol gibidir; skora tesiri yoktur. Hüküm neticeye göre verilir sözü meşhurdur. Buna şaşılmaz, biz bir lokal harbden onlarca bayram, yüzlerce kurtuluş günü çıkarmış bir milletiz.

    Neden böyle? Çünki bu ikisi, İttihatçıların yegâne zaferidir. Modernizmin tasavvur inşası böyle oluyor. Dini, hatta mezhebi kendi inşa edip, insanlara doğrusu budur dediği gibi; tarihi de kendisi tayin eder. Zihinlerde inşa edilen Yeni Osmanlı da, 1908 sonrasına aittir. İttihatçıların felâket yıllarını, gençlere ‘Osmanlı’ olarak sunar. Bu devrin okumuş yazmış takımı, itikadına bakılmadan, münevver, din âlimi olarak lanse eder. Böylece öncesi kolayca unutulur, unutturulur.

    Müşir İbrahim Edhem Paşa’nın oğlu Sakallı Nureddin Paşa (1873-1932), sert bir askerdi. Irak’ta paşa oldu. Temmuz 1920’de Ankara’ya katıldı. Fakat karakterini bilen M. Kemal Paşa, kendisine aktif vazife vermek istemedi. Merkez kumandanı iken Samsun’daki Rumları iç mıntıkalara sürgün ettiği esnada çocuk, ihtiyar, kadın demeden katliâma uğramasına göz yumdu. Bu, milletlerarası mesele oldu. Yunanlılar, bu sebeple Samsun’u bombaladı. Nureddin Paşa azledildi; M. Kemal sayesinde muhakemeden kurtuldu. Sonradan Kürtlerin de iç kısımlara göçürülmesini müdafaa edecektir. Batı cephesinde, kendisinden kıdemsiz İsmet Bey’in maiyetinde vazife kabul etti. İzmir’e girdi. Bazı kaynaklarda İzmir’i ateşe verdiği yazar. I. ordu kumandanı olarak bulunduğu İzmit’te, Sultan Vahîdeddin’in maarif ve dahiliye vekili gazeteci Ali Kemal Bey’i, sivil giydirdiği askerlere linç ettirdi; padişaha da aynısını yapacağını söyledi. Ayağına ip takılarak yerlerde sürüklenen cesed, Lozan’a giden İsmet Paşa’nın göreceği şekilde yol kenarına kurulan bir darağacına asılarak teşhir edildi. Mustafa Kemal Paşa, İstanbul’da bir fedainin vursa kahraman olacağı bir insanı, vuruşma veya mahkeme kararı olmaksızın öldürmeyi cinayet olarak vasıflandırıp kınadı. M. Kemal’e gazi ve müşirlik unvanı verilmesine içerleyen Nureddin Paşa iyice muhalefet kanadına geçti. 1924’de Bursa’dan müstakil milletvekili seçildi. Asker olduğu gerekçesiyle seçim iptal edildi. İstifa edip, tekrar seçildi. Anayasa ve insan haklarına aykırılık cihetinden şapka kanununa muhalefet etti. Bu sebeple antikemalist kesimler tarafından kahraman olarak alkışlanır. Nutuk’ta da kendisine sayfalarca ağır ithamlarda bulunulur, ‘zaferin şerefine en az iştirake hakkı olanlardan biri’ diye anılır.

    Halil Kut (1882-1957), Enver Paşa’yı İttihatçıların arasına sokan adamdır. Sultan Hamid’i tevkife memur idi. Askerî tecrübesi çete takibinden ibaretken Libya’da bulundu. Yeğeni harbiye nazırı olunca, İran içine harekâta memur edildi. Irak’taki muvaffakiyeti üzerine paşa oldu. Bakü’yü işgal etti. İttihatçı olduğu için tutuklanacakken, kaçıp Ankara hareketine katıldı. Rusya ile Ankara arasında aracılık yaptı. Sonra kendisinden şüphelenilince, Almanya’ya kaçtı. Zaferden sonra memlekete dönüp köşesine çekildi. Politikaya karışmadı.

    Ali İhsan Sâbis (1882-1957), Sultan Hamid’i tahttan indiren Hareket Ordusu zâbitlerindendi. Çanakkale, Kafkasya’da bulundu. Irak’ta paşalığa terfi etti. İttihatçı olduğu için Malta’ya sürüldü. Kaçıp Ankara hareketine katıldı. I. batı cephesi kumandanı oldu. Cephe kumandanı İsmet Bey ile anlaşmadı; azledilip tekaüde sevkolundu. M. Kemal’e muhalif oldu. Nazileri öven yazılar yazdı. 1947’de devlet adamlarına yazdığı imzasız mektuplar sebebiyle 15 seneye mahkûm oldu. 1954’te DP’den milletvekili seçildi. Hatıraları, Nutuk’un antitezi gibidir.

kuvve-i lamise / kuvve-i lâmise

  • Dokunma ve hissetme duygusu. Sertliği ve yumuşaklığı anlama duygusu.

lakat

  • Yabandan toplanan nesne.
  • Mâdende bulunan gümüş ve altın parçaları.

lane-i nermin / lâne-i nermin

  • Sıcak ve yumuşak yuva.

latif / latîf / lâtif / لطيف

  • Mülâyim. Yumuşak. Nâzik. Mütenasip.
  • Güzel. Şirin. Küçük ve hoşa giden.
  • Cisimle alâkası olmayan. Göze görünmeyen.
  • Çok lutf edici.
  • Derin, gizli.
  • Allahü teâlânın Esmâ-i hüsnâsından. Lütf ve ihsân edici, dâimâ güzel muâmelede bulunan.
  • Yumuşak, hoş, güzel, nâzik. Âdem oğlu aç gözünü, yeryüzüne kıl bir nazar, Gör bu latîf çiçekleri, hangi kuvvet yapar, bozar.
  • Gözle görülmeyen.
  • Yumuşak, güzel, şirin, ince.
  • Hoş, yumuşak. (Arapça)

lebeb

  • (Çoğulu: Elbâb) Göğüste gerdanlık takılan yer.
  • Atın göğsüne yapılan sinebend.
  • Devenin ve sâir davarın göğsüne bağladıkları nesne.
  • Dağ eteğinde olan azıcık yumuşak kum.

lebik

  • Tatlı sözlü. Yumuşak konuşan.
  • Zeki, anlayışlı, akıllı.

lebk

  • Akıllı olmak.
  • Islah etmek, terbiye etmek.
  • Karıştırmak.
  • Yumuşak etmek, yumuşatmak.

ledn

  • (Çoğulu: Lidân-Ledun) Taze ve yumuşak olan ağaç budağı.

letafet / letâfet / لطافت

  • Hoşluk, lâtiflik.
  • Cisimden alâkayı kesip bir nevi nurâniyet kesbetmek.
  • Güzellik, nezaket, yumuşaklık, hafiflik.
  • Hoşluk, yumuşaklık, tatlılık.
  • Hoşluk, güzellik, incelik, yumuşaklık.
  • Hoşluk. (Arapça)
  • Yumuşaklık. (Arapça)
  • Güzellik. (Arapça)

leynet

  • Yumuşak koltuk yastığı.

leyyin / لين

  • Yumuşak. Mülâyim. Hafif. Yavaş olan.
  • Yumuşak.
  • Yumuşak.
  • Yumuşak. (Arapça)

lihaf

  • (Tekili: Lahfe) Yumuşak beyaz taşlar.
  • Yufka kaymak.

lin / lîn

  • Yumuşaklık ve mülayim olmak.
  • Tecvidde: Bu sıfata sahib olan vav, ye harfleridir.

linet / lînet

  • (Liynet) Mülâyimlik, yumuşaklık.

litaf

  • (Tekili: Latif) Yumuşaklıklar.

liyan

  • (Mülâyene) Mülayemetle, yumuşaklıkla muamele etmek.

luaa

  • Yumuşak yaş ot.

lücc

  • Engin sular.
  • Gümüş.
  • Ayna.
  • Kalabalık cemaat.

lücce / لجه

  • Kalabalık. (Arapça)
  • Gümüş. (Arapça)
  • Deniz, engin su. (Arapça)

lüceyn

  • Gümüş.

lüdane

  • Yumuşaklık.

lüdune

  • Yumuşaklık.

lüha

  • Gümüş.
  • Bahşiş, atâ, hediye.

lütf u kerem

  • Kerem ve iyilik; iyilik ve yumuşaklıkla muamele; cömertlik, merhamet ve ihsan.

ma'd

  • Taze hurma.
  • Taze ot.
  • Yumuşak.
  • Yoğunluk, gılzat.
  • Gitmek.
  • Çekmek.

ma'fun

  • Bozulmuş ve çürümüş şey.
  • Kokmuş et.

mad

  • Yumuşak taze ot.

magşuşe

  • Gümüş ve bakır karışığı akçe.

mahmudiye

  • Sultan 2. Mahmud adına yapılan ve kalyon büyüklüğünde olan eski bir harp gemisi.
  • Sultan 1. Mahmud zamanında basılan 23 ayar altın.
  • Sultan 2. Mahmud zamanında basılan ve yirmibeş gümüş kuruş değerinde olan ince altın sikke.

marin

  • Burun ucunda olan yumuşak kemiksiz yer.

maziye

  • Şarap, hamr.
  • Beyaz iyi bal.
  • Beyaz ince yumuşak gömlek.

me'd

  • Yumuşak taze ot.
  • Titremek.
  • Sallanmak.

mebrud

  • Soğuk, soğumuş.

mecidiye

  • Sultan Abdülmecid zamanında 1840'da basılmış 20 kuruş değerinde gümüş para.

mecmuat-ül ahzab

  • Şeyh Ahmed Ziyaeddin-i Gümüşhanevî'nin üç ciltlik bir duâ mecmuası.

mecmuatü'l-ahzab

  • Şeyh Ahmed Ziyaeddin Gümüşhânevi'nin derlediği üç ciltlik dua kitabı.

mehenk

  • Ölçü. Miyar.
  • Altın ve gümüş ayarını anlamaya mahsus taş. Üzerinde altın tecrübe edilen siyah taş.

mehr

  • Erkeğin evlenirken kadına vereceği ve kadının hakkı olan altın, gümüş veya her hangi bir mal yâhut menfaat.

mehr-i misl

  • Mehir söylenmeden veya mehir vermemek şartı ile yapılan bir nikahtan sonra, kadının, baba tarafından akrabâsının kadınlarına bakılarak bunlara verilen mehir kadar verilmesi kararlaştırılan altın, gümüş, mal veya herhangi bir menfeat.

mehr-i muaccel

  • Miktarı tesbit edilen (belirlenen) ve nikâh sırasında erkeğin evleneceği kadına peşin olarak ödemesi gereken altın, gümüş, kâğıt para veya herhangi bir mal yâhut bir menfaat.

mehr-i müeccel

  • Miktarı nikah yapılırken tesbit edilip, ödenmesi daha sonraya bırakılan yâni erkeğin evleneceği kadına sonra ödeyeceği altın, gümüş, kâğıt para veya herhangi bir mal yâhut bir menfeat.

mehul

  • Yumuşak yay.

melaset

  • Yumuşaklık. (Zıddı: Huşunet)

meld

  • Yumuşak olmak.

melk

  • Dalkavukluk.
  • Yumuşaklık yapmak.
  • Mahvetmek.
  • Yıkamak.
  • Emmek.
  • Vurmak.

melyene

  • Yumuşaklık.

menzuf

  • Susuzluktan dolayı dili kurumuş kimse.
  • Kan kaybından dolayı dermansız ve güçsüz kalmış olan insan.

meranet

  • Yumuşaklık.
  • Bir mâdenin çekiç vasıtası ile dövüldüğünde yayılması vasfı.

merfak

  • Yumuşak yer.

merid / merîd

  • Katı, yoğun. Güçlü, kuvvetli kimse.
  • Süt içinde ıslatılıp yumuşatılan hurma.
  • Baş kaldıran. Sadece fesadlık çıkaran. İnatçı. Şerli. Haddini aşmakta, azgınlıkta ve günahkârlıkta çok ileri gitmiş olan.

mermare

  • Yumuşak vücutlu kadın.

meshele

  • Yumuşak yer.
  • Alçak yer.

mesiha

  • (Çoğulu: Mesâyih) Gümüş parçası.
  • İyi ve yeni yay.

meskukat / meskûkât

  • Belli ağırlıkta basılmış olan altın ve gümüş paralar.

mev'iza

  • Mev'ize. Öğüt. Nasihat.
  • Bir cemaate veya kimseye kalbini yumuşatacak ve iyiliğe sevkedecek surette hakikatları ders vermek.

meysa

  • (Çoğulu: Miyes) Yumuşak yer.

mid'as

  • Çok işlek olduğundan yumuşamış olan yol.

mifras

  • (Çoğulu: Mefâris) Gümüş kesecek âlet.
  • Demir.

mihrban

  • Merhamet ve şefkat sahibi. Muhabbetli, sevimli, yumuşak huylu ve güleryüzlü. (Farsça)

mıtla

  • (Çoğulu: Metâli) Dikenli otlar biten yumuşak yer.

müceffef

  • Kurutulmuş. Suyu çekilmiş, nemi kalmamış, kurumuş.

müdemlic

  • (Çoğulu: Demâlic) Yuvarlak nesne.
  • Yumuşak nesne.

müdevvis

  • Harman dövecek ve yumuşatacak âlet.
  • Cilâ âleti.

mufazzaz

  • Gümüş kaplamalı, gümüşlü.

müfezzaz

  • Gümüşlü, süslü.

mugarrak

  • (Gark. dan) Suya daldırılmış.
  • Gümüşle süslü.

muhallim

  • Halim selim eden. Yavaş kılan. (Öfkeli birisini) yumuşatan.

muhnis

  • Yumuşak kimse; yâni şiddeti ve katılığı olmayan. Mülâyim.

mühr-i nübüvvet

  • Peygamberlik mührü; Peygamber efendimizin mübârek sırtı ortasında, sol küreğine yakın kalbi hizâsında bulunan nübüvvet mührü. Gümüş teninde, letâfet vardı, İrice Mühr-i nübüvvet vardı. Sırtında idi, Mühr-i nübüvvet, Sağ tarafına yakındı elbet. Bildirdi bize edenler ta'rîf, Bir büyük ben idi, mühr-i

mukanfez

  • Üzeri yumuşak dikenlerle örtülü olan hayvan. Kirpi.

mukayada satışı / mukâyada satışı

  • Altın ve gümüşten başka, ayn (belli) olan bir malı yine ayn olan mal karşılığında satmak.

mülaim

  • Mülâyim. Yumuşak. Lâtif.

mülattıf

  • (Lutf. dan) Bir iyilikle gönül alan. Taltif eden.
  • Yumuşatıcı (ilâç).

mülattıfat

  • (Tekili: Mülattıf) Yumuşatıcı ilâçlar.

mülayemet / mülâyemet

  • Lâtife etmek, şaka yapmak.
  • Sevinç izhar etmek.
  • Yumuşaklık. Uygunluk. Yumuşak huyluluk.
  • Bağırsakların yumuşaklığı.
  • Yumuşaklık.

mülayenet

  • Yumuşak etmek.
  • Yumuşaklık.

mülayim / mülâyim / ملایم

  • Yumuşak. Yavaş. Uygun. Yumuşak huylu.
  • Yumuşak.
  • Yumuşak. (Arapça)

mülayimane / mülâyimane / mülâyimâne

  • Yumuşakça.
  • Yumuşak ve uysal bir şekilde.

mülessen

  • Dil gibi uzun ve yumuşak olan ayak veya ayakkabı.

müleyyen

  • (Linet. den) Yumuşatılmış.

müleyyin

  • Yumuşatan, yumuşaklık veren, yumuşaklık verici.

mum

  • Yumuşak. (Farsça)
  • Mum. (Farsça)

mümasaha

  • Sözle birbirine yumuşak davranma.

münazzıc

  • Yumuşatıcı. Öldürücü.

mürn

  • Yumuşaklık.

müşaş

  • Omuz başı.
  • Yumuşak kemik başları. (Çiğnenmesi mümkündür).
  • Yumuşak yer.

mütefessih / متفسخ

  • (Tefessüh. den) Kokmuş, çürümüş, bozulmuş, tefessüh etmiş.
  • Bozulmuş, kokuşmuş, çürümüş. (Arapça)

mütehallim

  • (Hilm. den) Yumuşak huylu görünen.
  • Meme gibi yuvarlaklaşan.

mütelattıf

  • (Lütf. dan) Yumuşak ve nazik davranan.

müteleyyin

  • (Leyyin. den) Yumuşak olan. Gevşeyip yumuşayan.

mütereffik

  • (Çoğulu: Mütereffikîn) Sükûnetle ve yumuşaklıkla davranan.

mütereffikin / mütereffikîn

  • (Tekili: Mütereffik) Sükûnetle, yumuşaklıkla davrananlar. Yumuşak muâmele edenler.

mütesahil

  • (Çoğulu: Mütesahilîn) Yumuşak davranan, iyi muâmelede bulunan.

mütesahilin / mütesahilîn

  • (Tekili: Mütesahil) Yumuşak davrananlar, sükunetli ve iyi muâmele edenler.

müvasat

  • Yumuşaklıkla davranmak.

na'çe

  • Yumuşak yer. (Farsça)

nahil

  • Hurma ağaçları, hurmalık.
  • Hurma ağacı.
  • Balmumundan yapılan ağaç, yapraklı dal ve yemiş taklidi işlere denir ki, sathı altın ve gümüş yapraklarla süslenerek, eskiden gelin giderken önünde alayla götürülür ve gelin odalarına süs olarak konurdu.

nahir

  • Çürümüş kemik.
  • İçine rüzgâr girip çıkmakla öten kemik.

nahire

  • Ufalanmış.
  • Çürümüş.
  • Rüzgârla savrulur, yel estikçe ses verir, delik deşik olmuş kemik.

naice

  • Yumuşak yer.

naim

  • Taze, körpe.
  • Kılçıksız, yumuşak, kemiksiz.
  • Etli sebze.

naime

  • Rahatlık içinde nazlı büyütülmüş kadın.
  • Yumuşak yapılı hayvancıklar.

nakdeyn

  • Basılmış para hâlindeki altın ve gümüş.

nasreddin hoca

  • (Mi: 1208 -1284) Mizahlı, güldürücü sözleri ile meşhur bir zâttır. Akşehir, Sivrihisar Medreselerinde okumuş, Selçuklular zamanında yaşamıştır.

natık

  • Konuşan. Söz eden, söyleyen, beyan eden. İdrak eden. Bildiren. Fikir ederek düşünen.
  • Altın ve gümüş gibi olan mal.

naz-perverd

  • (Nâzperverde) Naz içinde büyümüş, nazlı. (Farsça)

nazperverde / nâzperverde / نازپرورده

  • Nazlı, naz içinde büyümüş. (Farsça)

nehire

  • Çürümüş, ufalanmış, rüzgârla savrulur. Delik deşik, göz göz olmuş.
  • Rüzgâr estikçe ses verir kemik, çürümüş kemik. (Nâhir de denir)

nerm / نرم

  • (Nermi - Nermin) Yumuşak. (Farsça)
  • Yumuşak. (Farsça)

nermdil

  • Yüreği yumuşak. Merhametli. (Farsça)

nermgu / nermgû

  • Yumuşak sözlü. (Farsça)

nermi / nermî

  • Gevşeklik, yumuşaklık. (Farsça)

nermin / نرمين

  • Yumuşak. (Farsça)
  • Yumuşak. (Farsça)

nermiyet

  • Yumuşaklık, gevşeklik.

nermsaz

  • Yumuşak adam. (Farsça)

nesike

  • Hak yoluna kesilen kurban.
  • Altın veya gümüş külçesi.

nevm-alud / nevm-âlud

  • Uykulu, uykuya bulaşmış, uyumuş.

nisab

  • Zekât ölçüsü, ölçü miktarı.
  • Üzerine zekât verilmesi farz olan mal miktarı.
  • Asıl, esas. Sermaye mal. Derece, had.
  • Fık: Altının nisabı: 20 miskal; gümüşünki 200 dirhem (yani 600 gram); koyun ile keçinin 40 adet; sığır, manda 30; ve devenin nisabı da 5'dir.
  • Bir m

nuaa

  • Yumuşak ot.

nukre

  • Külçe hâlinde gümüş.
  • Ense çukuru.

nukud / nukûd

  • Basılmış altın ve gümüş paralar. Müfredi (tekili) Nakddır.

nüume

  • Yumuşaklık.

nuumet

  • Yumuşaklık.

palide

  • Süzülmüş, durulmuş. (Farsça)
  • Ziyade olmuş, büyümüş. (Farsça)

para

  • Alış-veriş aracı olarak kullanılan, biriktirme ve tasarruf etmeye yarayan, çeşitli mâdenlerden veya kağıttan îmâl edilmiş değer ölçüsü. Belli ağırlıkta basılmış olan altın ve gümüş paralara sikke veya meskûkât, altın paralara dînâr, gümüş paralara dirhem denir.

pervaze

  • Kır gezisi için hazırlanan yemek. (Farsça)
  • Altun ve gümüş yaprakların kırıntısı. (Farsça)

pota

  • Toprak veya mâdenden yapılmış, kimyacı, eczâcı, mâdenci veya kuyumcu âletlerindendir. Altın, gümüş ve benzeri mâdenlerin eritilimesine mahsustur. (Farsça)

pul

  • Altın ve gümüş dışındaki mâdenî paralar.

puside

  • Çürümüş, paslanıp çürümüş, çürük. (Farsça)

rahasa

  • Yumuşaklık.

rahih

  • Yumuşak, sulu balçık.

rahis

  • Ucuz, yumuşak elbise.
  • Ansızın ölüm.

rahs

  • Yıkamak.
  • Yumuşak.

rakak

  • Üstü yumuşak, altı sert olan düz yer.

rakraka

  • Nâzik ve derisi yumuşak olan kadın.

ratb

  • Rutubet, nemlilik yaşlık.
  • Rutubetli, yaş.
  • Yaş hurma.
  • Mülâyim, yumuşak.

ratb-ül lisan / ratb-ül lisân

  • Yumuşak sözlü. Mülâyim lisanlı.

rath

  • Yoğurmak.
  • Yumuşak etmek, yumuşatmak.

refik / refîk

  • Dost ve arkadaş.
  • Yumuşak huylu, rıfk sâhibi.

refref

  • Kuşu çok olan çimenlik, kır.
  • Mânevi bir binek.
  • Dalları salkım salkım olan ağaç.
  • Kenar saçağı.
  • Yeşil elbise.
  • İnce yumuşak kumaş.
  • Döşek.
  • Cennet.
  • İnce, yumuşak kumaş.
  • Kemer saçağı.
  • Döşek, döşeme.
  • Kuşu çok çimenlik.
  • Dalları salkım salkım ağaç.
  • İnce, yumuşak kumaş, bir çeşit döşek; Peygamber efendimizin mîrâc esnâsında (bilinmeyen yerlere götürüldüğü, Cennet'i ve Cehennem'i gördüğü gece) bindikleri Cennet yaygısı.

regabe

  • Yumuşak arazi.

reha'

  • Geçim bolluğu.
  • Genişlik, gevşeklik, pörsüklük, yumuşaklık.

rehabe

  • Göğüs üzerinde olan yumuşak kemik.

rehah

  • Yumuşak.
  • Geniş.

rehaset

  • Tazelik, yumuşaklık, incelik.
  • Ucuzluk.
  • Bir işi gevşek tutma.

rekud

  • Uyumuş.

rems

  • (Çoğulu: Rumus) Mezar, kabir.

reşreş

  • Yumuşak döş kemiği.

resse

  • (Çoğulu: Rises-Risâs) Eski ve çürümüş, köhne.
  • Ev eşyasından eskiyip atılanı.

reyde

  • (Çoğulu: Ruyud) Dağın sivri ve yumru tarafı.
  • Yavaş ve yumuşak esen rüzgâr.

rıfk

  • Yumuşak huyluluk.
  • Yumuşak ve hoşgörülü davranma.
  • Yumuşaklık, yavaşlık, tatlılık, nezaket. (Zıddı: unf)
  • Yumuşaklık, tatlılık.

rıfki / rıfkî

  • (Rıfkıye) Yumuşaklıkla, tatlılıkla ilgili.

rıhv

  • Yumuşak.

rikk

  • Kulluk, ubudiyet.
  • Ist: Esir olmuş, hürriyetini kaybetmiş olan ehl-i harb.
  • Yufka, yumuşak nesne.

rikkat

  • Acıma, incelik, yufka yüreklilik. Yumuşaklık.
  • Kalb inceliği ve yumuşaklığı.
  • Acıma, yumuşaklık, yufka yüreklilik, kalb inceliği.

rimm

  • (Rimme) Çürümüş kemik. Kemik çürümesi.
  • Yer.
  • Çok mal.

rimme

  • (Çoğulu: Rimem-Rimâm) Çürümüş kemik.

rüfat

  • Parçalanmış, dağıtılmış.
  • Çürümüş.

ruha

  • Ferahlık.
  • Yumuşak rüzgâr.

sa'de

  • (Çoğulu: Siad) Yumuşak hurma.

sace

  • Hatıl ağacı.
  • Altın ve gümüş ayarını astıkları ağaç.

safsaf

  • (Çoğulu: Safsâfe) Her nesnenin kemi, kötüsü, hor ve hakiri.
  • Döğülmüş yumuşak toprak.
  • Mâkul olmayan kelimeler.
  • Mânâsız şiir.
  • Yaramaz ve kötü işler.

safvan

  • (Safvâ) Yumuşak, düz ve kaygan taş veya kaya parçası.
  • Çok soğuk ve açık olan gün.

sahk

  • Döğüp yumuşatma. Döğme, döğülme.
  • Kırma, kırılma.
  • Sürtme.

sahva'

  • (Çoğulu: Sehâvât) Yumuşak, geniş, bol yer.

saliha

  • Safi gümüş.
  • İyi, sâlih kimse.

salsal / salsâl

  • Kuru balçık. Kumla karışıp kurumuş olan balçık.
  • Çok anırgan eşek.
  • Pişmemiş kuru çamur... Pişmiş gibi kurumuş çamur.

sanem

  • Put, odundan, altından ve gümüşten yapılan insan heykeli.

sarf satışı

  • Nakd hâlindeki veya işlenmiş altını ve gümüşü birbirleri karşılığında satmaktır.

savat

  • (Aslı: Sevâd'dır) Gümüş üstüne kurşunla yapılan kara kalem nakışlar.
  • Derede hayvanlara su içirilen yer.

savlec

  • Misk.
  • Gümüş.

sayife

  • (Çoğulu: Sayifât) Ufak, yumuşak kum.

sebike

  • Eritilerek kalıba dökülmüş şey, külçe. Kalıba dökülmüş altın veya gümüş.
  • Hafif, küçük.

secah

  • Letafet, güzellik. Rıfk. Adl.
  • Yumuşak yer.

secic

  • Asan, kolay.
  • Yumuşak yer.

secsec

  • Ne yumuşak ne sert olan yer.

şefşaf

  • Soğuk yumuşak rüzgâr.

sehah

  • Yumuşak ve sıcak yer.

sehale

  • Altın, gümüş gibi değerli maddelerin kırıntıları.

sehl

  • Kolay.
  • Toprağı yumuşak düz yer.
  • Sâde.

selis

  • Kolay, yumuşak.
  • Boyun eğmiş, bağlı.

selsel

  • Tatlı ve yumuşak su.

ser'

  • Üzüm çubuğu.
  • Yaş ve taze çubuk.
  • Yumuşak bedenli yiğit.
  • Uzun boylu adam.

serma-dide

  • Çok üşümüş. Donmuş. (Farsça)

sertem

  • Uzun, tavil.
  • Yumuşak sözlü kişi.
  • Hışmını ve gadabını süratle yenen kimse.

settuka

  • İki tarafı gümüş ve içi bakır olan akça.

sevg

  • Aşağı batmak. Suyun boğaza girmesi.
  • Kolay, âsan ve yumuşak olmak.

sim / sîm / سيم

  • Gümüş. Gümüş para. (Farsça)
  • Gümüşten. Sırmadan. (Farsça)
  • Gümüş.
  • Gümüş. (Farsça)
  • Gümüş tel. (Farsça)
  • Gümüş para. (Farsça)

sim ü zer

  • Gümüş ve altın.

sim-ten

  • Gümüş tenli. (Farsça)

simber / sîmber / سيمبر

  • Gümüş gibi beyaz göğüslü. (Farsça)

simendud

  • (Sim-endud) Gümüş kaplı. Gümüş yaldızlı. (Farsça)

simin / sîmîn / سيمين

  • Gümüşten. (Farsça)
  • Gümüş gibi, gümüşe benzer. (Farsça)
  • Gümüşten. (Farsça)
  • Gümüş gibi beyaz. (Farsça)

simin-ten

  • Gümüş tenli. Gümüş gibi beyaz ve parlak vücutlu. (Farsça)

simten / sîmten / سيم تن

  • Gümüş tenli. (Farsça)

sircin

  • Kurumuş davar tersi.

süham

  • (Sühamî - Sühamiye) Lezzetli, sindirici, hoş içilecek şey.
  • Kuş yelekleri arasındaki yumuşak tüyler.
  • Yumuşak kumaş, elbise.

süheyl

  • Kolay, uygun ve yumuşak.
  • Semânın güney tarafında ve Yemenden daha iyi görülen bir yıldız adı. (Bunun için buna Süheyl-i Yemâni denir. Kuzey kutup yıldızının naziri, benzeridir.)
  • Kolay, uygun, yumuşak, bir yıldız.

süheyla

  • Yumuşak huylu kadın.

sühve

  • Yumuşak. Sükun, sessizlik.

şüms

  • (Çoğulu: Şümus) Vahşi erkek davar.
  • Bir nevi gerdanlık.

sümür

  • Gümüş.

sündüs

  • Sırmadan kabartma deseni. Eski bir çeşit ipekli kumaş. Parlak renkli, çiçekli, işlemeli, nakışlı olarak dokunmuş ipek kumaş. Altun veya gümüş tellerle işlemeli ve nakışlı olarak dokunmuş ipek kumaşlardan biri.

sündüs-misal / sündüs-misâl

  • Dokunuşunda altın, gümüş tellerin de bulunduğu bir tür ipekli kumaş gibi.

suples

  • Yumuşaklık, esneklik. (Fransızca)

sür'uf

  • Yumuşak, hafif.

sürdah

  • (Çoğulu: Serâdih) Semiz etli dişi deve.
  • Ufak otlar yetişen yumuşak yer.

şürsuf

  • (Çoğulu: Şerasif) İyeği kemiğinin yumuşak kısmı.

şutur

  • Irak, uzak, baid.
  • Bir memesi birisinden uzun olan koyun.
  • İki emziği kurumuş olan deve.

ta'fir

  • Tozlu ve topraklı yapmak.
  • Ağartmak, beyazlatmak.
  • Kirletmek. Mülevves etmek.
  • Oğlan kaçsın diye kadının, emziğine toprak sürmesi.
  • Güneşte et kurutmak. (O kurumuş ete "afir" derler.)

taaffün etmiş

  • Bozulmuş, çürümüş.

tadil / tâdil

  • Yumuşatma, düzeltme, ılımanlaştırma.

taftaf

  • Yumuşak taze ot.
  • Ağacın çevresi.

tafziz

  • Gümüş kaplama, gümüşleme.

tagziz

  • Gümüşle süslemek.

tahlim

  • (Hilm. den) Kızgınlığını ve öfkesini giderme. Sâkinleştirme, yumuşatma, teskin etme.

tahsilli

  • Okumuş, ilim sahibi.

tal

  • Bakır veya gümüş tepsi. (Farsça)
  • (Parmaklara takılan) zil. (Farsça)

taltif

  • İltifat etmek. Bir iyilik yaparak gönül almak. Yumuşatmak.

tebah / tebâh / تباه

  • Yok olmuş. (Farsça)
  • Yıkılmış. (Farsça)
  • Bozulmuş, çürümüş. (Farsça)
  • Tebâh etmek: (Farsça)
  • Yok etmek. (Farsça)
  • Yıkmak. (Farsça)
  • Bozmak, çürütmek. (Farsça)
  • Tebâh olmak: (Farsça)
  • Yok olmak. (Farsça)
  • Yıkılmak. (Farsça)
  • Bozulmak, çü (Farsça)

tedbib

  • Yumuşak etmek.
  • Sür'atle gitmek, hızla gitmek.

tedlis

  • Yumuşatmak. Bir şeyi mülâyim ve kaygan yapmak.
  • İnciyi şeffaf etmek.

tedmis

  • Yumuşak etmek, yumuşatmak.

tehevvür

  • Çok kızmak, çok öfkelenmek, sertlik; hilmin (yumuşaklığın) zıddı. Gadabın, kızmanın aşırısı. Atılganlık.

tehevvüs

  • Heveslenmek.
  • Yumuşak yerde ağır ağır yürümek.

telattuf / تلطف

  • Yumuşak davranma. (Arapça)

teleyyün

  • (Leyn. den) Yumuşak. Yumuşak olmak. Sulanmak.

telkari / telkârî / تل كاری

  • Gümüş işleme. (Türkçe - Farsça)

telvik

  • Yemeği yumuşak ve yağlı yapmak.

telyin

  • (Leyyin. den) Yumuşatmak. Eritmek.
  • İçi yumuşatmak, kabızlıktan kurtarmak.
  • Yumuşatma.

telyin-i hadid / telyîn-i hadid

  • Demirin yumuşatılması.
  • Demirin yumuşatılması.

temelluk

  • Yaltaklanmak.
  • Tevâzu ve yumuşaklık göstermek.
  • Dalkavukluk.

temrin

  • Yumuşak etme. İdman ettirme.
  • Tekrarlatarak çalıştırma. Egzersiz.

temyis

  • Yumuşak yapmak, yumuşatmak.

tenük

  • Dayanıksız, kuvvetsiz, zayıf. (Farsça)
  • İnce, rakik, nârin. (Farsça)
  • Az, hafif. (Farsça)
  • Yumuşak. (Farsça)

tenük-ru

  • Yüzü yumuşak olan kimse, yüzü yumuşak adam. (Farsça)

tenvih

  • Sulandırma.
  • Yaldızlama.
  • Haksız bir şeyi yapmacık şeylerle süsleyip haklı gösterme.
  • Başka bir madeni, altın veya gümüş suyuna daldırma.
  • Bir kimsenin nâmını, şânını yükseltme.

teref

  • İyi ve güzel yemek.
  • Yumuşaklık.
  • İnce, güzel şey.

tereffuk

  • (Rıfk. dan) Tatlı dil ve güler yüzlülükle davranma. Yumuşaklıkla muâmele etme.

terhim

  • Yumuşatmak.
  • Atmak.
  • Kolaylaştırmak, âsân etmek.
  • Deveyi sebepsiz kesmek.
  • Yumuşak ve ince etmek.
  • Bir ismi kısaltma.

terkik

  • İnce ve nazikâne sesle anlatma, mânası kinaye yollu olma.
  • Tecvidde: Harfi ince okumak.
  • Bir kimseyi köle veya cariye etme.
  • Yumuşatma.
  • İnceltme.

tesahül

  • Yumuşak davranma. Rıfk ve mülâyemetle tatlı muamele etme.
  • Gaflet ve ihmal etme.

teşneleb

  • Dudağı kurumuş, çok susamış. Yanık, susuz. (Farsça)

tevsir

  • Yumuşak etmek, yumuşatmak.

tevtine

  • Yumuşak etmek, yumuşatmak.

tezhib

  • (Zeheb. den) (Çoğulu: Tezhibât) Yaldızlama işi, yaldızlama sanatı.
  • Süsleme.
  • Altın sürme.
  • Dişlere altın dolgu yapma, çürümüş dişleri altınla doldurma.

tezlim

  • Beraber etmek.
  • Yumuşatmak.
  • Değirmen döndürmek.

tibr

  • Altın parçası. Altın ve gümüş tozu.

timlak

  • Mülayemet etmek, yumuşaklık göstermek.
  • Tereddüt etmek, karar verememek.

turfe

  • (Çoğulu: Etrâf) Nâziklik, yumuşaklık.
  • Nimet.
  • Güzel yemek.
  • Zarif, iyi nesne.
  • Üst dudağın ortasında fazlalık olarak yumru et olması. (O kişiye "etref" derler.

urcun

  • Kurumuş hurma dalı. Ay gibi eğilen dal. Hurma salkımının dalı.
  • Kurumuş hurma dalı.
  • Kurumuş hurma dalı.

uruz / urûz

  • Altın ve gümüşten başka canlı ve cansız her çeşit mal.

ustam

  • Güvenilir, emin. İtimad edilir. (Farsça)
  • Altın veya gümüşten yapılmış at eğeri. (Farsça)

üstam

  • Güvenilir, itimad edilir, inanılır, emin. (Farsça)
  • Gümüş veya altından yapılmış üzengi, at eyeri. (Farsça)

va'z

  • Dinî mes'eleler üzerinde konuşup nasihat etmek. Kalbi yumuşatacak sözlerle insanı iyiliğe sevke çalışma.

vati

  • Yumuşak ve kolay olan şey. (Kuş tüyünden yapılmış yastık gibi)

vehb

  • (H.-110) Tabiînden olan bu şahıs İsrailî rivayetlerin en mühim kaynağı addolunur. Birçok İsrailiyatı havi kitapları okumuş ve tefsire de aktarmıştır.

verık

  • Çok eskiden kullanılan gümüş para. Kıymetli para.

verik

  • Sikkesiz gümüş.
  • Gümüş.

vezim

  • Sebzevat demeti.
  • Kurumuş ot.

vezne

  • Tartı. Terazi.
  • Tartı yeri. Eskiden altun ve gümüş paralar sayı ile olduğu gibi tartıyla da alınıp verildiği için bu tabir meydana gelmiştir. Para alınıp verilen yer mânasında da kullanılır. Devlet daireleri ile büyük müesseselerde para alıp veren memura Veznedar denir.
  • Barut

vuhufet

  • Kılın yumuşak ve çok siyah olması.
  • Çok fazla kıllı oluş, çok kıllılık.

yafuh

  • Bıngıldak. Yeni doğan çocukların baş kemiklerinin arasındaki yumuşaklık.

yuda / yûda

  • Hz. İsâ'yı (a.s.) 30 tane gümüş madeni karşılığında ele veren kişidir.

zagafe

  • (Çoğulu: Züguf) Nazik, yumuşak gömlek.
  • Geniş nesne.

zelul

  • Yumuşak huylu. Sert başlı olmayan. İtaatlı ve râm olan.
  • Hecin devesi.
  • İnsanların emrindeki yeryüzünün hâli.

zeluli / zelulî

  • Başı yumuşak. Dayanıklı. Sabırlı, tahammüllü.

 

Luggat Yazarları

Luggat.com Yazarlarını Belirliyor

Luggat.com'da "yazar" olarak görev almak ister misiniz?
Hazırlıkları devam eden Luggat Blog'da yazılarınız yayınlanabilir, milyonlara Luggat.com üzerinden sesinizi duyurabilirsiniz.

HEMEN BAŞVUR