LUGGAT
OSMANLICA TÜRKÇE SÖZLÜK

{ lügât . lügat . لغت }

Arapça ve Farsça yazımları, Osmanlıca okunuşları 
ve detaylı açıklamaları ile birlikte.

Arama yapmak istediğiniz kelimeyi girip
karşılığını bulmak istediğiniz "OSMANLICA ARA" ya da "TÜRKÇE ARA" butonlarına tıklayın.
Türkçe - Osmanlıca Sözlük'te ü kelimesini içeren 1719 kelime bulundu...

a'sar-ı tavile / a'sâr-ı tavîle

  • Uzun asırlar.

a'za / a'zâ / اَعْضَا

  • Uzuvlar, organlar, üyeler.
  • Uzuvlar.

abd-i külli / abd-i küllî / عَبْدِ كُلِّي

  • Umum kâinatın ibadetlerini temsil eden kul.

ac'ace

  • Uzun uzun çağırmak.

aciş

  • Üşüme, soğuktan üşüme. (Farsça)

adab-ı umumiye / âdâb-ı umumiye

  • Umumi ahlâk kaideleri.

adem-i inzar

  • Uyarmama, ikaz etmeme.

adem-i itilaf / adem-i itilâf

  • Ülfetsizlik, anlaşmazlık.

adem-i riayet / adem-i riâyet / عدم رعایت

  • Uymama..

adem-i te'lifiyet / adem-i te'lîfiyet / عدم تأليفيت

  • Uzlaşamama, bir araya gelememe.

adem-i ülfet

  • Ülfetsizlik, alışılmamış olma.

adet / âdet

  • Usul, görenek, alışılmış davranış. Huy, tabiat. Toplumda nesiller boyunca uyulan ve kamuoyunda (umumî efkârda) saygı ve müeyyideye sahip hareket kaideleri (Sosyoloji). İslâm cemiyetinde âdetler de İslâmî olur, İslâma uygun olur. Müslüman, İslâma aykırı âdetlere uymaz. Cemiyetin yabancı âdetlerle boz

afak / âfâk / آفاق / اٰفَاقْ

  • Ufuklar; dış dünya, gözle görülen âlemler.
  • Ufuklar, taraflar, yönler.
  • Ufuklar. (Arapça)
  • Ufuklar.

afakgir

  • Ufukları tutmuş, âleme yayılmış, şâyi, çok meşhur.

afruşe

  • Un helvası. (Farsça)

agah / âgâh / آگَاهْ

  • Uyanık, aklı başında.
  • Uyanık, basiretli haberdar.
  • Uyanık.

agdef

  • Uzun ve sarkık kulaklı.

aheng / âheng

  • Uygunluk ve düzen.

ahengdar / âhengdâr / آهنگدار

  • Uyumlu. (Farsça)

ahenggüzar / âhenggüzâr / آهنگ گذار

  • Uyumlu, ahenkli. (Farsça)

ahenk / âhenk

  • Uygunluk.
  • Uyum, düzen.

ahenkdar / ahenkdâr / âhenkdâr / آهنگ دار

  • Uygun, düzgün, âhenkli, makamlı. (Farsça)
  • Uyumlu, ahenkli. (Farsça)

ahkab

  • Uzun zamanlar.

ahkam-ı umumiyye / ahkâm-ı umûmiyye

  • Umûmî hükümler.

ahlak-ı ameli / ahlâk-ı amelî / اخلاق عملى

  • Uygulamadaki ahlak anlayışı.

ahşef

  • Uyuz adam.

ahtem

  • Uzun burunlu.

ahz-ı ücret / اَخْذِ اُجْرَتْ

  • Ücret alma.
  • Ücret alma.

ahz-ı ücret etme

  • Ücret alma.

akıl / âkıl

  • Uyanık. Aklı başında. Tedbirli. Düşüncesi sağlam. Huşyâr.

aksa / aksâ / اقصى

  • Uzak, en son. (Arapça)

aksa-yı emel / aksâ-yı emel / اقصای امل

  • Ülkü, ideal.

aksa-yı garb

  • Uzak garp, uzak batı.

aksa-yı şark / aksâ-yı şark / اقصای شرق

  • Uzak Doğu. Çin, Japonya gibi yerler.
  • Uzakdoğu.

akved

  • Uzun boyunlu.

ala / alâ / على

  • Üst, üzere.
  • Üst, üstü, üzeri. (Arapça)

alamat

  • Uzun ince bir cins balık. (Hint denizinde çok olur ve yılana benzer.)

alavechi / alâvechi / علِى وجه

  • Üzere. (Arapça)

alavefk / alâvefk / على وفق

  • Uygun olarak. (Arapça)

alcem

  • Uzun boylu, uzun.

ale'l-usul / ale'l-usûl

  • Usûl üzere. Usûle göre, usulen.

ale-l-ıtlak

  • Umumiyetle. Mutlaka. Bir suretle kayıtlı olmayarak. Mingayri tahsis.

alelusul / alelusûl

  • Usûl üzere; belli bir usûl ve metoda uyggun olarak.
  • Usûlen, öylesine, özen göstermeden.

alem-i anasır / âlem-i anâsır

  • Unsurlar âlemi; elementler, atomlar dünyası.

alem-i hab / âlem-i hâb

  • Uyku ve rüyâ âlemi. Bazan âlem-i mâna, âlem-i misal, âlem-i nevm gibi tâbirler de kullanılır.

alem-i menam / âlem-i menâm

  • Uyku âlemi, rüyâ âlemi.
  • Uyku âlemi, rüya âlemi.

alem-i sahve / âlem-i sahve

  • Uyanıklık âlemi, yeniden kendine geliş hâli.

alem-i ulvi / âlem-i ulvî

  • Ulvi âlem, ruhlar âlemi.

alem-i yakaza / âlem-i yakaza

  • Uyanıklık âlemi.

alettafsil

  • Uzun uzadıya, mufassal olarak.

ali

  • Üstün. Yüce. Çok büyük. Meşhur. Necib.

alim

  • Üzüntülü, kederli, ıztırab çeken.

allame-i ümmet / allâme-i ümmet

  • Ümmetin büyük âlimi.

alyan

  • Uzun, iri yarı kimse.

ameliyat / ameliyât

  • Uygulamalar, tatbikler, pratikler.

amiz-gar / âmiz-gâr

  • Uygun, münâsib, yaraşır. (Farsça)

amiziş / âmiziş

  • Uysallık, imtizaç, uyuşma. (Farsça)

amm / âmm

  • Umumi, genel.
  • Umumî, genel.

amme / âmme / عَامَّه

  • Umum.

ammeten

  • Umumi olarak, herkese ait olarak, genel tarzda.

amşuş

  • Üzerinden üzümü alınmış üzüm salkımı.

anasır / anâsır / عناصر / عَنَاصِرْ

  • Unsurlar, elementler.
  • Unsurlar, elemanlar, kavimler.
  • Unsurlar.
  • Unsurlar, elemanlar. (Arapça)
  • Unsurlar.

anasır-ı külliye / anâsır-ı külliye / عَنَاصِرِ كُلِّيَه

  • Umûmi unsurlar.

anese

  • Ünsiyet etmek. Karşılıklı görüşmek, arkadaş olmak, yakınlık göstermek. (Vahşetin zıddı)

aneşneş

  • Uzun boylu.

aneze

  • Ucu demirli uzun ağaç, (ki asâdan uzun, süngüden kısa olur.)

angarya / آنْغَارْيَه

  • Ücret vermeden gördürülen iş.
  • Ücretsiz yaptırılan iş.

annab

  • Üzümcü.

ar / âr / عار

  • Utanma.
  • Utanma, mahcubiyet. Utanılacak şey. Ayıp. Şiyb. Şerm. Haya.
  • Utanma.
  • Utanma, ar. (Arapça)

ar ü namus / âr ü namus

  • Utanma, haya ve namus.

ararot

  • Ufak çocuklara yedirilen besleyici bir cins nişasta ki, Amerika'da hasıl olan bir kökten çıkarılır.

ard / آرد

  • Un. (Farsça)

arık

  • Uykusuz kimse, uykusuz olma halindeki.

ark

  • Ulaşmak.

arr

  • Uyuz hastalığı.

arş-üs-süreyya

  • Ülker yıldızının altında yer alan bir yıldız topluluğu.

aruf

  • Uzun zaman ıztırab, elem çeken.

arz-taleb

  • Üreticinin piyasaya belli fiyatla mal sürmesi ve tüketicinin de piyasadan mal çekmesi hâdisesi.

asak

  • Ucuzluk.

asal / âsal

  • Ulaştırma.

asar-ı tavile / asâr-ı tavîle

  • Uzun asırlar, yüzyıllar.

ashab-ı meş'eme

  • Uğursuz, şerli kişiler, kötüler.

ashab-ı meymene

  • Uğurlu kişiler, iyi kimseler.

ashab-ı yemin

  • Uğurlu, meymenetli kimseler.

asi

  • Uygun, elverişli.

asir

  • Üzüm ve benzeri şeyleri şıra yapmak veya yağını almak için sıkan.

asire

  • Üzerine bir yıl geçtiği hâlde hâmile olmayan dişi deve.

askar

  • Üzüm şırası.

atlas

  • Üstü ipek altı pamuk kumaş.

avad

  • Ud çalan kimse.

avam-ı ümmet / avâm-ı ümmet

  • Ümmetin avam tabakası.

avane

  • Uzun hurma ağacı.

avi

  • Uluyan. Hırlayan.

aydane

  • Uzun hurma ağacı.

ayık

  • Uyanık.

ayn-ı ücret

  • Ücretin tâ kendisi.

ayt

  • Uzun boyunlu.

aytel

  • Uzun boyunlu.

aza / âzâ

  • Üye.
  • Uzuvlar, organlar, üyeler.
  • Uzuvlar, organlar.

azamet-i ünvan

  • Ünvanın büyüklüğü.

azib

  • Uzak merâ, otlak ve çayır.

azide

  • Ucu sivri bir aletle delinmiş olan. (Farsça)

baharet

  • Üstünlük, seçkinlik.

bahr-ı bikeran-i zaman / bahr-ı bîkeran-i zaman

  • Uçsuz bucaksız olan zaman denizi.

baid / baîd / بعيد

  • Uzak.
  • Uzak, ırak.
  • Uzak. (Arapça)

bala-bülend / bâlâ-bülend

  • Uzun boylu. (Farsça)

bala-yı bülend / bâlâ-yı bülend

  • Uzun boy.

balabülend / bâlâbülend / بالابلند

  • Uzun boylu. (Farsça)

balanişin

  • Üstte, yukarıda oturan. (Farsça)

baliğ / bâliğ

  • Ulaşan, olgunlaşmış, yetişmiş, erişmiş.

basın

  • Uydurma bir kelime olup "matbuat" yerine kullanılır. Gazete, mecmua gibi belli zamanlarda çıkan matbuatın hepsi.

basita

  • Uzak yer.

bazak

  • Üzüm sıkıntısı. (Kaynatıp koyarlar ve köpüklenir.)

bed-üslub / bed-üslûb

  • Üslûbu fena; tavrı, gidişi kötü. (Farsça)

belağat-i eda / belâğat-i edâ

  • Üslup ve ifadedeki belâğat.

belem

  • Üzerinden yol geçen tepe.

belva-yı am / belvâ-yı âm

  • Umûmî sıkıntı, meşakkat, kaçınılması mümkün olmayan zorluk.

ber-bend

  • Ufak çocuğu annesinin sırtına bağlamağa yarıyan göğüs kuşağı. (Farsça)

berarende

  • Üste getiren, üzerine çıkaran. (Farsça)

bermucib-i / bermûcib-i / برموجب

  • Uyarınca, gereğince. (Farsça - Arapça)

berşa'

  • Uzun boylu, iri gövdeli ahmak kimse.

berşan

  • Ümmet. Bir peygamberin tebliğ ettiği dine ve kitaba iman eden cemaat. (Farsça)

besa'

  • Ülfet, alışma, ünsiyet.

besta

  • Uzunluk, bolluk, genişlik. Yaygın olmak.

bevg

  • Üstünlük, galibiyet, galib gelme.

bevliyye / بوليه

  • Üroloji. (Arapça)

beynelmilel / بين الملل

  • Uluslararası. (Arapça)

beynülmilel / بين الملل

  • Uluslararası. (Arapça)

bi-dari / bî-darî

  • Uyanıklık. Dikkatlilik.

bi-şerm

  • Utanmaz. (Farsça)

biçaregan-ı ümmet / bîçâregân-ı ümmet

  • Ümmetin çaresizi, zavallısı.

bidar / bîdar / bîdâr / بيدار

  • Uykusuz, uyumayan. Uyanık. (Farsça)
  • Uyanık. (Farsça)

bidar-dil / bîdar-dil

  • Uyanık, aydın. (Farsça)

bifütur / bîfütûr

  • Usanmaz.

bihaya / bîhayâ / بى حيا

  • Utanmaz, hayasız. (Farsça - Arapça)

bihteri / bihterî

  • Üstünlük, en iyi ve üstün olma. (Farsça)

bil'imtisal

  • Uygulayarak.

bil-hayr

  • Uğurlu olarak, hayırla.

bil-imtisal

  • Uyarak, imtisal ederek.

bilahicap / bilâhicap

  • Utanmadan; açıkça.

bilicma

  • Üstünde birleşmekle, topluca.

bilisan-ı anasır / bilisan-ı anâsır

  • Unsurların, elementlerin diliyle.

bina

  • Üzerine kurma.

binaen / بناءً

  • Üzerine.

binisyan / bînisyan

  • Unutmaksızın, unutmadan.
  • Unutmazlık.

bint-i lebun

  • Üç yaşına girmiş dişi deve.

bir sülüs

  • Üçte bir.

birig

  • Üzüm salkımı. (Farsça)

birsa'

  • Uzun boylu, semiz.

bismark

  • Ünlü bir devlet adamı.

bu'd / بُعْدْ

  • Uzaklık.
  • Uzaklık, aralık, boyut.
  • Uzaklık.

bu'diyet / بعدیت / بُعْدِيَتْ

  • Uzaklık.
  • Uzaklık, mesafe. (Arapça)
  • Uzaklık.

bud / bûd

  • Uzaklık.

budiyet / bûdiyet

  • Uzaklık.

bügase

  • Ufak kuş.

bülendbala / bülendbâlâ / بلندبالا

  • Uzun boylu. (Farsça)

burhan-ı külli / burhân-ı küllî / بُرْهَانِ كُلِّي

  • Umûmî delil.

büzare

  • Üst dudakta fazlalık olarak sarkık deri olması.

buzra

  • Üst dudağın ortasından dışarı taşan et parçası.

ca'li / ca'lî

  • Uydurma, samimi olmayan, sahte, düzme ve taklid.

çabüksüvar / çâbüksüvar / چابك سوار

  • Usta binici. (Farsça)

cahız / câhız

  • Ünlü bir edebiyatçı.

caiz / câiz / جائز

  • Uygun. (Arapça)

cast

  • Üzüm teknesi. Üzümün sıkıldığı yer. (Farsça)

cazi'

  • Üzüm çardağının üzerinde enine konulan, üzerine de üzüm çubukları serilen ağaç.

cebae

  • Üstünde birşey düzeltilen ağaç.

cefa / cefâ / جفا

  • Üzme, eziyet etme. (Arapça)
  • Cefâ çekmek: Cefaya katlanan, üzülen. (Arapça)

cefacu / cefâcû / جفاجو

  • Üzen, cefa eden. (Arapça - Farsça)

cefadide / cefâdîde / جفادیده

  • Üzülmüş, cefa çekmiş. (Arapça - Farsça)

cefakeş / cefâkeş / جفاكش

  • Üzülen, cefa çeken, eziyete katlanan. (Arapça - Farsça)

cefla

  • Umumi ziyafet.

celabib / celâbib

  • Uzun ve geniş örtü, manto. Cilbâb'ın çoğuludur.

celadet / celâdet

  • Ululara karşı gösterilen cesaret.

celal / celâl / جلال

  • Ululuk. (Arapça)

celb-i suret

  • Uzakta olan bir şeyin sûretini resmini yanına getirmek.

celil / celîl / جليل

  • Ulu. (Arapça)

cemre-i salise / cemre-i sâlise

  • Üçüncü cemre ki, toprağa düşer.

cerba

  • Uyuz kadın.

cerban

  • Uyuz hastalığına tutulmuş olan, uyuz.

cerbiyye

  • Uyuz böcekleri.

cereb

  • Uyuz hastalığı, uyuzluk.

cereb-nak

  • Uyuz hastalığına tutulmuş kimse, uyuz kişi. (Farsça)

cerib

  • Uyuz hastalığına tutulan. Uyuz marazına tutulmuş olan. Uyuz.

cevab-ı muvafık

  • Uygun cevap.

cevca'

  • Uzun ayaklı adam.

cevv-i feza

  • Uzay boşluğu.

cevvifeza / cevvifezâ

  • Uzay.

ceza-yı seza / cezâ-yı sezâ

  • Uygun ceza.

ciar

  • Ucunu bir kazığa bağlayıp bir ucunu da beline bağlayıp kuyuya inilen ip.

cidal / cidâl

  • Uğraşma, savaş.

cihat-ı selase / cihat-ı selâse / cihât-ı selase

  • Üç yön.
  • Üç uzunluk: En, boy, yükseklik.

cihet-i imtiyaz

  • Üstünlük yönü, üstünlük tarafı.

cihet-i muvafakat

  • Uygunluk yönü.

cihet-i rüchaniyet

  • Üstünlük ciheti.

cihet-i rüçhaniyet

  • Üstünlük yönü, tercih sebebi.

cihet-i tefevvuk

  • Üstünlük yönü.

cihet-i tercih

  • Üstünlük yönü, tercih sebebi.

cilbab / cilbâb

  • Uzun ve geniş örtü, manto. Çoğulu Celâbîb'dir.

cilm

  • Üzüm çubuğundan kestikleri değnek.

cinayet-i amme / cinayet-i âmme

  • Umuma karşı işlenen cinayet.

cirit

  • Ucu temrenli bir çeşit mızrak.

cisim

  • Uzayda yer dolduran varlık.

cündi / cündî / جندی

  • Usta binici. (Arapça)

cürsun

  • Üzerine binâ yapmak için duvardan dışarı uzattıkları ağaç.

cürüf

  • Uçurum, yar.

cüsam

  • Uykuda gelen ağırlık, kâbus.

daavat-ı üstadane / daavât-ı üstadâne

  • Üstadımın duâları.

dader-ender / dâder-ender

  • Üvey kardeş. (Farsça)

dafi' / dâfi' / دافع

  • Uzaklaştıran, defeden. (Arapça)

dağ-dar eyler

  • Üzer, acı ve keder verir.

dağidar

  • Üzüntülü, kederli.

dahi / dâhî

  • Üstün yetenekli.

dahiliye

  • Ülke sınırlarının içi.

dahiye

  • Üstün yetenekli kimse.

daire-i afak / daire-i âfâk

  • Ufuklar dairesi. Çok geniş ve büyük dâire, kâinat.

daire-i ufuk

  • Ufuk dairesi.

daiye-i tefevvuk / dâiye-i tefevvuk

  • Üstünlük iddiası.

dakaik-i umur

  • Üzerinde gayet dikkatle durulması lâzım gelen işlerin ince ve mühim noktaları. (Farsça)

daniş-gede / dâniş-gede

  • Üniversite.

danişgah / dânişgâh / دانشگاه

  • Üniversite. (Farsça)

dar-ı ücret / dâr-ı ücret

  • Ücret yeri.

dar-ül-fünun

  • Üniversite. (1 Ağustos 1933'de İstanbul Dâr-ul Fünunu yerine Üniversite kurulmuştur.)

darame

  • Ucu ateşli kuru ot ve odun.

darü'l-funun

  • Üniversite.

darü'l-fünun / dârü'l-fünun

  • Üniversite.

darü'l-ücret / dârü'l-ücret

  • Ücret yeri.

darü'l-ücret ve mükafat / dârü'l-ücret ve mükâfat

  • Ücret ve ödül yeri.

darülfünun / dârülfünun / دارالفنون

  • Üniversite.
  • Üniversite. (Arapça)

def

  • Uzaklaştırma.

def ve tard etme

  • Uzaklaştırma ve kovma.

def' / دفع

  • Uzaklaştırma. (Arapça)
  • Def' edilmek: (Arapça)
  • Uzaklaştırılmak. (Arapça)
  • Giderilmek. (Arapça)
  • Def' etmek: (Arapça)
  • Uzaklaştırmak. (Arapça)
  • Gidermek. (Arapça)

def'etmek

  • Uzaklaştırmak.

deha / dehâ

  • Üstün zekâ.

dehadar

  • Uyanıklık, zeki ve çok akıllı oluş. (Farsça)

dehan-ı teng / dehân-ı teng

  • Ufak ağız. Dar ağız.

dehşetengiz / dehşetengîz / دهشت انگيز

  • Ürkünç, dehşet verici. (Arapça - Farsça)

dekk

  • Ufalanma, parça parça olma.
  • Ufalanma.

delalet-i selase / delalet-i selâse

  • Üç çeşit delâlet. Bunlar da: Delâlet-i mutabıkıye, delâlet-i tazammuniye, delâlet-i iltizamiyedir.1- Delalet-i mutabıkıye: Bir kelâmın vaz'olunduğu, yani kasdedilen mânanın tamanına delâletidir. Meselâ: İnsan lâfzı, insanın tam mahiyeti olan, hayvan-ı natık, (yani, konuşan hayat sahibi varlık) mânas

deraz / derâz / دراز

  • Uzun, tavil. (Farsça)
  • Uzun. (Farsça)

ders-i ikaz

  • Uyarı dersi.

ders-i intibah

  • Uyandırma dersi.

deruhde / دَرْ عُهْدَه

  • Üzerine alma.

deruhte

  • Üzerine alma, yüklenme.

deruhte eden

  • Üzerine alan.

deruhte etme

  • Üstlenme, yerine getirme.

destres / دسترس

  • Ulaşma, elde etmek. (Farsça)
  • Destres olmak: Ulaşmak, elde etmek. (Farsça)
  • Destres olunmak: Ulaşılmak. (Farsça)

devac

  • Üste örtünecek şey. Yorgan. (Farsça)

devlet

  • Ülkeyi yönetmek için örgütlenmiş siyasî topluluk.

devlet ü ikbal

  • Ulviyet ve iyi tâlih.

dicac

  • Ummanda yetişen büyük bir dikenli ağacın suyudur ve sabun gibi kiri izâle eder.

diplomat

  • Ülkenin dış işleriyle uğraşan memur.

dir-baz

  • Uzun zaman, uzun müddet, uzun. (Farsça)

dıraz / dırâz / دراز

  • Uzun. (Farsça)
  • Uzun. (Farsça)

dırazi / dırazî

  • Uzunluk. (Farsça)

direktif

  • Üst makamlardan, tutulacak yol üzerine verilen emirlerin tümü, hepsi. Talimat, emir. Nasıl, ne şekil olacağına çalışacağına dair emir. (Fransızca)

dirhem

  • Üç gramlık ağırlık ölçüsü.

disiplin

  • Uyulması gereken kuralların tamamı, sıkı düzen.

diyar / diyâr / دیار

  • Ülke, yer.
  • Ülke, topraklar, memleket. (Arapça)

diyar-ı baide / diyar-ı baîde

  • Uzak diyarlar, ülkeler.

du'ma

  • Ulu yol.

duçar / dûçâr / دچار

  • Uğramış, yakalanmış, maruz kalmış. (Farsça)
  • Dûçâr etmek: Uğratmak, müptela etmek. (Farsça)
  • Dûçâr olmak: Uğramak, müptela olmak. (Farsça)

dükas

  • Uyuklamak.

dünüvv

  • Ulaşmak, yakın olmak.

dur / dûr / دور / دُورْ

  • Uzak.
  • Uzak.
  • Uzak. (Farsça)
  • Uzak.

dur etme / dûr etme

  • Uzaklaştırma, kaçırma.

dur etmeme / dûr etmeme

  • Uzaklaştırmama, kaçırmama.

dur ü diraz

  • Uzun uzadıya.

dur-bin

  • Uzak gören. Uzağı gösteren âlet. (Farsça)

dur-dest

  • Ulaşılması zor şey, erişilmesi güç şey. Uzak, uzun. (Farsça)

dur-nümay

  • Uzağı gösteren. (Farsça)

dur-nüvis

  • Uzağı yazan. Telgraf. (Farsça)

dura-dur

  • Uzaktan uzağa. Uzak uzak. Uzun uzadıya. (Farsça)

dürbin / dürbîn

  • Uzaktan gören, dürbün.

dürbün / دُورْب۪ينْ

  • Uzağı gösteren âlet.

duri / durî / dûrî / دوری

  • Uzaklık. (Farsça)
  • Uzaklık. (Farsça)

duru'

  • Uzak, ırak, baid.

düstur / دستور

  • Umumi kaide.

eazım-ı ümmet / eâzım-ı ümmet

  • Ümmetin ileri gelenleri, büyükleri.

eb'ad-ı selase / eb'âd-ı selâse

  • Üç uzaklık ki bunlar : En, boy, yükseklik (derinlik).

ebh

  • Unutulan şeyi hatırlatmak.

ebr

  • Ürkmek. Kaçmak.

ebrar-ı ümmet / ebrâr-ı ümmet

  • Ümmetin iyileri. Hayırlıları.

ebu-d derda

  • Uveymir adı ile de meşhurdur. Ashab-ı kirâmın âlim ve hakîmlerindendi. Peygamberimiz: "Uveymir, Ümmetimin hakimlerindendir" buyurmuştur. Uhud'dan itibaren bütün muharebelerde bulunmuştur. 179 hadis rivâyet etmiştir. Hikmetli sözlerinden birisi şudur: "Âlim olmayınca insan müttaki olamaz, bir âlim âm

ebu-l iber

  • Utanmaz, edepsiz, hayasız adam.

ebzer

  • Üst dudağında sarkık derisi olan.

ecir / ecîr / اَجِرْ

  • Ücret, karşılık.
  • Ücretle çalışan, nefsini kiraya veren. Gündelikçi.
  • Ücretle çalışan, ücretli işçi.
  • Ücretle çalışan.
  • Ücret.

ecirlik

  • Ücretle çalışma, hizmetkârlık. (Türkçe)

ecma

  • Üstü açık ev.

ecr

  • Ücret, karşılık.

ecram-ı ulviye

  • Ulvi yıldızlar. Büyük cirimler.

ecreb

  • Uyuz hayvan veya insan.

ecsam-ı selase nazariyesi / ecsâm-ı selâse nazariyesi

  • Üç cisim nazariyesi.

ecsam-ı ulviye

  • Ulvi cisimler.

ecyed

  • Uzun boyunlu (adam.)

eda

  • Üslup, ifade.

efadıl / efâdıl

  • Üstün nitelikli kimseler.

efkar-ı amme / efkâr-ı âmme / اَفْكَارِ عَامَّه

  • Umuma âit fikirler.

efkarıamme / efkârıâmme

  • Umumun fikirleri, halkın düşünceleri.

efrad-ı ümmet / efrâd-ı ümmet / اَفْرَادِ اُمّتْ

  • Ümmetin bireyleri.
  • Ümmetin fertleri.

efruşe

  • Un helvası. (Farsça)

efsane / efsâne

  • Uydurulmuş hikâye, mitoloji.

efşüre-i engür

  • Üzüm suyu.

ehil / اَهِلْ

  • Uzman, becerikli, sahib.

ehl-i hüner

  • Ustalık ve beceri sahipleri.

ehl-i sahv

  • Uyanık iken hakikatlere görerek ulaşan Allah dostları.

ehram-ı müsellesi / ehram-ı müsellesî

  • Üçgen piramit.

ehvec

  • Uzun boylu ahmak adam.

ehveniyet

  • Ucuzluk, ehvenlik, daha hafif, daha zararsızlık.

ehya

  • Ucuzluk.
  • Ucuzluk, bolluk.

eimme-i selase / eimme-i selâse

  • Üç imâm. Fıkıh kitablarında ekseriyetle İmâm-ı A'zam, İmâm-ı Şâfi'i, İmâm-ı Malik için söylenir. Hanefi Mezhebine dâir mes'elelerin bahsolduğu kitablarda "Eimme-i Selâse"den maksad; İmâm-ı A'zam ile iki talebesi olan İmâm-ı Muhammed ve İmâm-ı Ebu Yusuf'dur.

ekanim-i selase / ekanim-i selâse

  • Üç unsur.

ekasi-i bilad / ekasi-i bilâd

  • Uzak beldeler, en uzak şehirler.

ekavil-i kazibe / ekavil-i kâzibe

  • Uydurma ve yalan sözler.

ekess

  • Ufak dişli, küt dişli.

ekran

  • Üzerine bir cismin hayalinin aksettirildiği saydam olmayan düz satıh.

eksa

  • Üstüste pek çok giyinen (adam.)

eksper

  • Uzun tecrübe neticesi bir sahada ihtisas kazanan, meleke sahibi olan kimse. (Fransızca)

el-emel

  • Ümitvar olma, ümit besleme.

elem-i ye's

  • Ümitsizlik acısı.
  • Ümidsizlik elemi, yeisten gelen sıkıntı.

elsine-i selase / elsine-i selâse

  • Üç lisan. Türkçe, Arapça ve Farsça.

eluf

  • Ülfeti fazla, herkesle konuşup görüşmeye alışık olan kimse.

emak

  • Uzun, tavil.

emel

  • Ümit, arzu.

enbire

  • Üzeri toprakla sıvalı olan damlarda sıvanın altına konulan çalı, saz, talaş gibi şeyler. (Farsça)

enes

  • Üns mânasına kullanılır ve vahşetin zıddıdır.

engur / engûr / انگور

  • Üzüm. (Farsça)
  • Üzüm. (Farsça)

enkaz-ı ümmid

  • Ümit yıkıntısı, ye'se düşme.

eracif / erâcif

  • Uydurma, yalan sözler.
  • Uydurma sözler.

erak

  • Uykusuzluk.

erc

  • Uzunluğuna yapılan ev.

erdem

  • Usta gemici.

erkaban

  • Uzun boyunlu.

ersem

  • Üst dudağı beyaz olan at.

erzak-ı umumiye

  • Umumî, herkese ait erzaklar, rızıklar.

erzan / erzân

  • Ucuz, pahalı olmayan.

esale

  • Uzun yüzlü olmak. Sarkık olmak.

esalib / esâlib / esâlîb

  • Üslûplar, tarzlar.
  • Üslûplar, ifade biçimleri.

esalip

  • Üsluplar, ifade tarzları.

esatir / esâtir

  • Uydurulmuş hikâyeler, mitoloji.

esef / اسف / اَسَفْ

  • Üzüntü, acı.
  • Üzülme, hayıflanma. (Arapça)
  • Üzüntü.

esefnak / esefnâk / اسفناک

  • Üzücü. (Arapça - Farsça)

esher

  • Uyanık kimse.

eskaf

  • Uzun boylu, iri kimse.

esrar-ı mesture / esrar-ı mestûre

  • Üzeri örtülü kalan sırlar.

esvak

  • Uzun incikli.

etkıya-i ümmet

  • Ümmet içinde takva sahibi kimseler.

etla'

  • Uzun boylu.

etraf-ı feza

  • Uzay boşluğu.

etvar-ı na-layıka / etvar-ı nâ-lâyıka

  • Uygunsuz ve münasebetsiz hareketler.

evkat-ı münasip

  • Uygun vakitler.

eza / ezâ

  • Üzme, incitme.

ezecc

  • Uzun ve ince kaşlı.

ezfer

  • Uzun tırnaklı.

eziyyet / اذیت

  • Üzme. (Arapça)

ezlai / ezlaî

  • Uzunca ve iri olan şey.

ezmine-i selase / ezmine-i selâse

  • Üç dönem; geçmiş, bugün ve gelecek zaman.

fadıl / fâdıl

  • Üstün nitelikli.

faik / fâik / فائق / فَائِقْ

  • Üstün.
  • Üstün.
  • Üstün. (Arapça)
  • Üstün.

faikiyet / fâikiyet

  • Üstünlük.
  • Üstünlük, başkalarından farklı ve üstün olmak.

faikiyyet / fâikiyyet / فائقيت

  • Üstünlük. Kıymetlilik.
  • Üstünlük. (Arapça)

fak'e

  • Uyumak.

fal

  • Uğur. Baht. Tali'.

fart-ı zeka / fart-ı zekâ

  • Üstün zekâ.

fasid kan / fâsid kan

  • Üç günden yâni yetmiş iki saatten -beş dakika bile az olsa- gelen kan, yeni başlayan (baliğa, ergen) olan için on günden çok sürüp, onuncu günden sonra gelen kan, yeni olmayanlarda (kadınlarda) âdetten çok olup on günü de aştığında âdetten sonraki gü nlerde gelen kan, hâmile ve âyise (ihtiyar) kadın

favina / favîna

  • Ud-us salib dedikleri nesne ki iki sınıftır; biri erkek olup uzundur, biri dişidir ki ondan kısa olur ve ikisi de kafasızdır.

fazilet / fazîlet

  • Üstün nitelik, meziyet.

fazilet-i külliye / فَضِيلَتِ كُلِّيَه

  • Umumi olan değer ve üstünlük.

faziletfuruş / fazîletfuruş

  • Üstünlük taslayan.

faziletfuruşluk

  • Üstünlük taslama, üstünlüklerini satmaya çalışma.

faziletmeab / fazîletmeab

  • Üstün nitelikleri olan.

faziletperver / fazîletperver

  • Üstün nitelikleri seven.

fazl

  • Üstünlük, lütuf.

feda etmek

  • Uğruna her şeyi gözden çıkarmak.

fehame

  • Ululuk, büyüklük.

fehm

  • Ulu kişi.

fek'

  • Üzüntü veya kızgınlıktan dolayı başını aşağı eğip, nereye gittiğini bilmeden gitmek.

ferahur

  • Uygun, lâyık, münasib. (Farsça)

feramuş / ferâmûş / فراموش

  • Unutma, hatırdan çıkarma. (Farsça)
  • Unutma. (Farsça)
  • Ferâmuş etmek: Unutmak. (Farsça)

ferc

  • Üreme organı, avret.

fersah

  • Üç mil, beş kilometre veya dört saatlik mesafe, muhtelif mesafelere tekabül eden bir uzunluk ölçüsü.

fersendac

  • Ümmet. (Farsça)

fesad-ı ümmet / fesâd-ı ümmet

  • Ümmetin fesada girmesi, bozulup iyi özelliklerini kaybetmesi.

feşfeşe

  • Uykudan uyandırmak.

fevaid-i me'mule / fevâid-i me'mule

  • Umulan faydalar.

fevk / فوق / فَوْقْ

  • Üst. Üst taraf. Yüksek derece. Yukarı.
  • Üst.
  • Üst, üst taraf, yukarı (maddî-manevî)
  • Üst.
  • Üst.
  • Üst, üstü. (Arapça)
  • Üst.

fevka'l-me'mul

  • Ümid edilenin üstünde.

fevkalme'mul

  • Umulmadık bir şekilde, beklenenin üstünde.

fevkalmemul

  • Umulanın, beklenilenin üstünde.

fevkalmêmul

  • Umulanın üstünde.

fevkani / fevkanî / fevkânî / فوقانى

  • Üst, üst tarafta, üstteki.
  • Üstteki, yukarıdaki. (Arapça)

fevkaniyet

  • Üstünlük.
  • Üstte, üst tarafta olma.

fevkınde

  • Üstünde.

fevkinde

  • Üstünde.

fevkine

  • Üstüne.

fevkiyet

  • Üstte olma.

feyz-i amm / feyz-i âmm

  • Umumî, genel bolluk.

feza / fezâ / فضا / فَضَا

  • Uzay.
  • Uzay; ucu bucağı bulunmayan boşluk, kâinatın sonsuz genişliği.
  • Uzay.
  • Uzay.
  • Uzay.

feza-i ekber

  • Uzay.

feza-yı alem / feza-yı âlem / fezâ-yı âlem / فَضَايِ عَالَمْ

  • Uzay.
  • Uzay.

feza-yı ıtlak / fezâ-yı ıtlak

  • Uçsuz bucaksız gökyüzü, uzay.

feza-yı kainat / feza-yı kâinat

  • Uzay.

feza-yı ulvi / feza-yı ulvî

  • Uzay, gökyüzü.

fikr-i ümmet

  • Ümmet fikri, ümmetin ortak fikri.

fırsat / فرصت

  • Uygun an, fırsat. (Arapça)

fudala / fudalâ

  • Üstün nitelikli kimseler.

fülfül-i tavil

  • Uzun biber.

fütur / fütûr / فُتُورْ

  • Usanç, gevşeklik.
  • Usanç, gevşeklik.
  • Usanç.

fütur vermek

  • Usanç, gevşeklik vermek.

fütursuz

  • Usanmadan.

gafilane / gafilâne

  • Umursamazca, duyarsızcasına.

gaflet

  • Umursamazlık; âhirete, Allah'ın emir ve yasaklarına duyarsız kalma hali.

gafletkarane / gafletkârâne

  • Umursamazca, duyarsızcasına.

gaile

  • Üzüntü veren belalı iş.

galebe / غَلَبَه

  • Üstünlük, üstün gelme.
  • Üstün gelme.

galebe çalan

  • Üstün gelen.

galebe çalma

  • Üstün gelme.

galebe çalmak

  • Üstün gelmek.

galebe eden

  • Üstün gelen.

galebe etme

  • Üstün gelme.

galib

  • Üstün. Yenen. Mağlub eden. Ekser.

galibiyet

  • Üstünlük.
  • Üstünlük, yenme.

galibiyyet

  • Üstünlük. Yenmek. Mağlub etmek.

galip etmek

  • Üstün kılmak.

gamlı

  • Üzüntülü.

gamm-ı firkat

  • Uzaklık gamı, ayrılık derdi.

gasa

  • Uzunluk.

gaye-i maksat

  • Ulaşılmak istenen gaye, hedef.

gayr-ı me'mul

  • Umulmadık. Beklenmedik. Birdenbire.

gayr-ı mülayim / gayr-ı mülâyim

  • Uygunsuz, abes.

gayr-ı mutabık

  • Uygun gelmeyen, uymayan.

gayr-ı muvafık

  • Uygun olmayan.

ger

  • Uyuz hastalığı.

gerk

  • Uyuz hayvan. (Farsça)

giran-hab

  • Uykusu ağır olan adam. (Farsça)

gisu / gîsu

  • Uzun saç, omuza dökülen saç. (Farsça)

gubar-ı hüzün / gubâr-ı hüzün

  • Üzüntü dalgası, üzüntü tozları.

gulane

  • Üstün bir gayretle. Yüksek bir himmetle. (Farsça)

gussa / غصه

  • Üzüntü, tasa.
  • Üzüntü, keder. (Arapça)

gusse

  • Üzüntü, tasa, gam.

hab / hâb

  • Uyku. Rü'yâ. (Farsça)
  • Uyku.

hab-alud

  • Uykulu. Uyku karışık.

hab-güzar

  • Uyuyan, uyuyucu. (Farsça)

hab-nak

  • Uykusu gelmiş kimse, uykulu kişi. (Farsça)

habalud / hâbâlûd / خواب آلود

  • Uykulu. (Farsça)

habalude / hâbâlûde / خواب آلوده

  • Uykulu. (Farsça)

habele

  • Üzüm çubuğu.

habis

  • Un helvası.

habnak / hâbnâk / خوابناک

  • Uykulu. (Farsça)

habr-ül ümmet

  • Ümmetin âlimi, meşhur âlim.

habrülümmet

  • Ümmetin âlimi.

hacalet / hacâlet / خجالت

  • Utanma. Utanç.
  • Utanma, utangaçlıkla şaşırma.
  • Utangaçlık, sıkılma.
  • Utanma.
  • Utanma. (Arapça)

hacalet-aver / hacalet-âver / hacâlet-âver

  • Utandırıcı. Utanç veren. (Farsça)
  • Utanç verici.

hacaletaver / hacâletâver / خجالت آور

  • Utandırıcı.
  • Utanç verici. (Arapça)

hacc-ı ifrad

  • Umreye niyet etmeksizin yalnız başına yapılan farz, vâcib veya nâfile hacdır ki, ihrama girerken yalnız hacca niyet edilmiş olur. Bunu yapana "müfrid" denir.

hacc-ül haremeyn / hâcc-ül haremeyn

  • Usulüne uygun surette, Mekke-i Mükerreme'yi ve Medine-i Münevvere'yi ziyaret eden.

hacel / خجل

  • Utanma.
  • Utanma. (Arapça)

hacet-i amme / hâcet-i âmme / حَاجَتِ عَامَّه

  • Umûmî ihtiyaç.

hacid

  • Uyuyucu, uyuyan.

hacil / hacîl / خجيل

  • Utanmış. Utanan. Utanmaktan yüzü kızaran.
  • Utanmış.
  • Utangaç. (Arapça)

haclet / خجلت

  • Utanma. (Arapça)

haclet-aver / haclet-âver

  • Utanç verici, utandırıcı. (Farsça)

haclet-dih

  • Utanç verici, utandırıcı. (Farsça)

haclet-engiz

  • Utandırıcı, sıkıltıcı. (Farsça)

hacletaver / hacletâver / خجلت آور

  • Utanç verici. (Arapça - Farsça)

hadd ü payan / hadd ü pâyân

  • Ucu ve son sınırı.

hadeb

  • Uzun boylu, akılsız kimse.

hader / خدر

  • Uyuşma.
  • Uyuşma. (Arapça)

hadis imamı / hadîs imâmı

  • Üç yüz binden çok hadîs-i şerîfi, râvîleri (rivâyet edenleri, nakledenleri) ile birlikte bilen büyük hadis âlimi. Buna, hadîs müctehidi de denir.

hadise-i elime / hâdise-i elîme

  • Üzücü olay.

hadise-i nevmiye / hâdise-i nevmiye

  • Uykuda meydana gelen olaylar.

hads

  • Uzun düşünce ve delile ihtiyaç kalmadan hâsıl olan ilim. Sür'at-i intikal. Ani ve doğru idrâk. Delilden neticeye çabuk varmak.

hadşe / خدشه

  • Ürküntü. (Arapça)

hadşeaver / hadşeâver / خدشه آور

  • Ürküntü verici. (Arapça - Farsça)

hakaik-i uhreviye

  • Uhrevî, âhirete ait hakikatler, gerçekler.

hakikat-i amme / hakikat-i âmme

  • Umûmi, her yerde geçerli olan gerçek.

hakikat-i nevmiye

  • Uyku gerçeği.

hakim-i namdar / hâkim-i namdar

  • Ün sahibi meşhur padişah, hâkim.

hakimiyet-i amme / hâkimiyet-i âmme / حَاكِمِيَتِ عَامَّه

  • Umumî hükümrânlık.

hal-i müessif

  • Üzüntü verici durum, hâl.

hal-i üstad / hâl-i üstad

  • Üstadın davranışları, hâlleri.

halas

  • Üzüm ağacına benzer bir ağaç (yanındaki ağaca sarılır gider; hoş kokusu vardır; akik gibi taneleri olur.)

halas-ı umumi / halâs-ı umumi

  • Umumî, genel kurtuluş.

halce

  • Uzak, ırak yer, baid.

halcem

  • Uzun, tavil.

halet-i mahzunane / halet-i mahzunâne

  • Üzüntülü durum.

halet-i yakaza / hâlet-i yakaza

  • Uyanıklık hali.

hame'

  • Uzun müddet su ile yumuşayıp değişmiş cıvık ve kokar çamur. Balçık.

hame-zen

  • Üzerinde kalem kesilecek âlet. (Farsça)

hamta

  • Üzüm çiçeğinin kokusu.

hancer

  • Ucu sivri, iki tarafı keskin büyük bıçak. Halk dilinde hançer şeklinde kullanılır. Divan edebiyatında şâirler, güzellerin kaşlarını hancere benzetirlerdi.

haririye

  • Un ve süt ile yapılan bulamaç.

harmel

  • Üzerlik otu.

has şakirt

  • Üstadın çok değer verdiği ilk sıradaki talebesi.

haşa / hâşâ / حاشا

  • Uzak dursun, hâşa. (Arapça)

hasıl eyleme

  • Ulaştırma, kavuşturma.

hasılat / hâsılât

  • Ürün, gelir.

hasiyetli / hâsiyetli

  • Üstün özellikli.

haslar

  • Üstadın çok değer verdiği, ilk sıradaki talebeler.

hasreme

  • Üst dudağın alt dudak üzerine taşması.

haşyeten

  • Ürkerek, korku ile.

hatife / hatîfe

  • Unu süt ile yoğurup pişirerek yapılan yemek.

hatta / hattâ / حتى

  • Üstelik, hatta. (Arapça)

havass-ı selase / havass-ı selâse

  • Üç hassa, üç özellik.

havf-ı ar / havf-ı âr

  • Utanma korkusu.

haya / hayâ / حيا

  • Utanma duygusu.
  • Utanma, âr, nâmus. Çirkin şeylerden sıkılma veya edebe uymayan bir şeyin meydana gelmesinden dolayı kalbde meydana gelen rahatsızlık.
  • Utanma hissi.
  • Utanma, haya, ar. (Arapça)

hayadar

  • Utangaç, çekingen, mahcub. (Farsça)

hayasız / hayâsız

  • Utanmaz, edepsiz.

hayasızlık / hayâsızlık

  • Utanmazlık.

hayat-ı içtimaiye-i ümmet

  • Ümmetin (Müslümanların) sosyal hayatı.

hayat-ı umumiye

  • Umuma ait, genel hayat.

haydeb

  • Ulu ve yüce yol.

haytu'l-emel

  • Ümit ipi; ümit bağlayacak bir sebep.

haytü'l-emel

  • Ümit kaynağı, tutunacak bir ümit dalı.

hayyat-ı mahir / hayyat-ı mâhir

  • Usta terzi. Terzi ustası.

hazakat / hazâkat

  • Uzmanlık.
  • Ustalık, uzmanlık.

hazık / hâzık / حاذق

  • Usta, yetenekli, ehil. (Arapça)

hazret-i seyda

  • Üstad Hazretleri.

hazret-i üsame

  • Üsâme bin Zeyd (r.a.).

hebbur

  • Ufak inci.

hedbe

  • Ufak tesbih böceği.

hegemonya

  • Üstünlük ve baskı.

hekim-i hazık / hekîm-i hâzık

  • Uzman doktor.

hekur

  • Uzun, tavil.

hem-aheng

  • Uygun, münasib, denk. (Farsça)

hemaheng / hemâheng / هم آهنگ

  • Uyumlu. (Farsça)

herna'

  • Ufak bit.

hers

  • Ufak kurt.

hetalla'

  • Uzun ve iri vücutlu erkek.

hevai / hevâî

  • Uçarı, nefsine düşkün, sorumsuz.

hevm

  • Uyuklayıp başını her tarafa eğmek.

hey'at / hey'ât / هَيْئَاتْ

  • Umûmî görünüş.

hey'et-i umumiye

  • Umumi hey'et. Bir şeyin teferruatları nazara alınmadan olan umumi durumu.

hicab / حِجَابْ / hicâb

  • Utanma.
  • Utanma.

hicapsız

  • Utanmadan.

hicran

  • Uzaklaşma. Ayrılık. Ayrılıktan gelen keder, sızı, acı. Dostluğu ve ülfeti kesmek.

hidemat-ı amme / hidemat-ı âmme

  • Umuma ait vazifeler. Kamu görevleri. Millete fayda veren hizmetler.

hikkab

  • Uzun boylu, büyük karınlı kişi.

hil'at-ı üslub / hil'at-ı üslûb

  • Üslûb kaftanı, tarz elbisesi.

hilaf-ı me'mul / hilâf-ı me'mûl / خِلَافِ مَأْمُولْ

  • Umulanın aksine.

hilaf-ı memul / hilâf-ı memûl

  • Umulanın tersine, beklenin aksine.

himemat ve daavat-ı üstadane / himemat ve daavât-ı üstadâne

  • Üstadın himmetleri, gayret ve duâları.

hınnab

  • Uzun boylu.

hirtal

  • Uzun, tavil.

hısb

  • Ucuzluk, bolluk.

hısreme

  • Üst dudağın derisinin sarkık olması.

hisreme

  • Üst dudağın ortasında olan daire.

hiss-i naim / hiss-i nâim

  • Uyuyan his, hareketsiz duran duygu.

hiss-i umumi / hiss-i umumî

  • Umumî his, genel ortak duygu.

hiss-i umumiye / hiss-i umumîye

  • Umumun hisleri, genelin duyguları.

hitab-ı am / hitab-ı âm

  • Umuma hitap, bir topluluğa söyleme.

hitab-ı umumi

  • Umumi konuşma, seslenme.

hıtat / خطط

  • Ülkeler, diyarlar. (Arapça)

hıtta / خطه

  • Ülke, diyar. (Arapça)

hıyabe

  • Ümitsiz ve mahrum olmak.

hizye

  • Uzun kesilmiş et parçası.

hoşkadem

  • Uğurlu ayağı olan, ayağı uğurlu. (Farsça)

hüceste

  • Uğurlu, mübârek, mes'ud. (Farsça)

hücud

  • Uykusuz kalma. Geceleyin az uyuma.

hudus ve imkan / hudus ve imkân

  • Usul-üd din ve İlm-i kelâmın dâhi ulemâsının ve Hükemâ-i İslâmiyyenin gördükleri ve hadsiz bürhanlar ile isbat ettikleri hudus ve imkân hakikatları.

hufte / خفته

  • Uyuyan, uyumuş. (Farsça)

hukuk-u medeni / hukuk-u medenî

  • Umumi mânada: Temel hak ve hürriyetler ve medeni haklar. Avrupaî mânada ise: Lâik hukuk sistemi, medeni hukuk.

hükumet-i müstebide / hükûmet-i müstebide

  • Ülkeyi istibdatla, dikta ile yöneten hükûmet.

hulefa-i selase / hulefâ-i selâse

  • Üç halife (Hz. Ömer, Hz. Osman, Hz. Ali).
  • Üç halife: Hz. Ebu Bekir, Hz. Ömer, Hz. Osman (R.Anhüm)

hulefa-yı selase / hulefâ-yı selâse

  • Üç büyük halife.

humret

  • Utanma duygusundan dolayı yanaklarda oluşan kızarıklık; utanma.

hüner

  • Ustalık, beceri.

hurafe / hurâfe / خُرَافَه

  • Uydurma hikâye ve rivayet.
  • Uydurma, bâtıl inanış. Masal. Efsane. Yalan hikâye.
  • Uydurma.
  • Uydurma hikâye.

huraşe

  • Ufak parça, küçük şey.

hurc

  • Uzun dişi deve.

hurcül

  • Uzun.

hurdefuruş

  • Ufak tefek şeyler satan kimse. (Farsça)

hurf

  • Üzerlik tohumu.

huşe-i engur

  • Üzüm salkımı.

hüsn-ü vifak

  • Uygunluğun güzelliği, güzel uygunluk.

huşyar

  • Uyanık.

hüşyar / hüşyâr

  • Uyanık, akıllı, zeki. Ayık. Uslu.
  • Uyanık.
  • Uyanık.

hüzn

  • Üzüntü, keder. Sevincin zıddı. Bu, halk arasında kastedilen dünyevî hüzünden başkadır. Tasavvuf yolunda bulunanlara âit bir hâl.
  • Üzüntü.

hüznengizane / hüznengizâne

  • Üzüntü veren bir hâlde.

hüzün / حُزُنْ

  • Üzüntü.
  • Üzüntü.
  • Üzüntü.

huzur-u üstad

  • Üstadın huzuru.

ib'ad / ib'âd / ابعاد

  • Uzaklaştırmak. Sürmek. Kovmak.
  • Uzaklaştırma. (Arapça)

ibban / ibbân

  • Uygun zaman, vakit. Her şeyin mevsimi.

ibhamen / ibhâmen

  • Üstü kapalı olarak.

iblağ / iblâğ

  • Ulaştırma.

iclal / iclâl / اجلال

  • Ululama. (Arapça)

icra / icrâ

  • Uygulama, yapma.

icra etmek / icrâ etmek

  • Uygulamaya koymak.

icraat / icrâât

  • Uygulamalar, yapmalar.

içtinab / içtinâb

  • Uzak durma, sakınma.

iddia-yı rüçhan

  • Üstünlük iddiası.

ifha'

  • Unutmak.

ifham

  • Ulu etmek, yüceltmek.

ifsah

  • Unutmak. Akıldan çıkarmak. İhmal etmek.

igfa'

  • Uyuklamak.

iğlak / iğlâk / اغلاق

  • Üstü kapalı konuşma. (Arapça)

iğlak-ı uslub / iğlâk-ı uslûb

  • Üslubun kapalılığı; ifade tarzının kapalı oluşu, anlaşılmasının zorluğu.

ıhrıvvat

  • Uzamak.

ihsab

  • Ucuzlama, fiattaki azalma.

ihşam

  • Utandırma, kızdırma.

ihtar / ihtâr / اخطار

  • Uyarı, hatırlatma. (Arapça)
  • İhtâr edilmek: Uyarılmak, hatırlatılmak. (Arapça)
  • İhtâr etmek: Uyarmak, hatırlatmak. (Arapça)

ihtarname / ihtarnâme

  • Uyarı yazısı.

ihtilaf / ihtilâf / اختلاف

  • Uyuşmazlık. (Arapça)

ihtilaf noktaları / ihtilâf noktaları

  • Uyuşmazlık olan, hakkında ortak görüş bulunmayan noktalar.

ihtilaf-ı re'y-i ümmet

  • Ümmetin re'y ayrılığı. Halkın fikirlerinin başka başka olması.

ihtilafat / ihtilâfat / اختلافات

  • Uyuşmazlıklar. (Arapça)

ihtilafi yerler / ihtilâfî yerler

  • Üzerinde görüş birliğine varılmayan yerler.

ihtilam / ihtilâm

  • Uyurken cenabet olmak, düş azmak. Ergenlik.
  • Uykuda cünüb olma. Çocuğun bülûğa, ergenlik çağına ulaştığının alâmeti, işâreti.
  • Uyurken cenabet olma.

ihtimalat-ı baide

  • Uzak ihtimaller.

ihtira-kerde / ihtirâ-kerde

  • Uydurdukları eşsiz şey.

ihtisas / ihtisâs / اختصاص

  • Uzmanlık.
  • Uzmanlık.
  • Uzmanlık. (Arapça)

ihtisasat

  • Uzmanlıklar.

ihtisasca

  • Uzmanlık bakımından.

ikaz / îkaz / îkâz / ايقاظ

  • Uyandırmak. Gafletten kurtarmak. Tenbih.
  • Uyarı.
  • Uyarma. Tenbih etme.
  • Uyarma.

ikaz edici

  • Uyarıcı.

ikaz etmek

  • Uyarmak.

ikazat / ikazât / îkazât

  • Uyarılar.
  • Uyarılar.

ikazkar / ikazkâr / îkazkâr

  • Uyarıcı, dikkat çeken.
  • Uyarıcı.

ikazname / îkaznâme

  • Uyarma yazısı.

ikbar

  • Ulu görme, büyük görme veya görülme.

iki sülüs

  • Üçte iki.

ıksa / ıksâ

  • Uzaklaştırılma. Uzaklaştırma.

ikşi'rar

  • Ürperme. Ürkmeden dolayı tüylerin diken diken kalkması ve derinin iğne iğne kabarması.

iktida / iktidâ

  • Uymak, tâbi olmak. Birinin hareketini örnek alarak ona benzemeye çalışmak. İttiba etmek.
  • Uyma.
  • Uymak, tabi olmak.
  • Uyma.

ıktıda / ıktıdâ / اقتدا

  • Uyma. (Arapça)

iktida / iktidâ / اقتدا

  • Uyma. (Arapça)
  • İktidâ etmek: Uymak. (Arapça)

iktida eden / iktidâ eden

  • Uyan.

iktida edilme

  • Uyulma, örnek alınma.

ıktıdaen

  • Uyarak, ıktıda ederek, tâbi olarak.

iktidaen / iktidâen

  • Uyarak, tâbi' olarak.
  • Uyarak.
  • Uyarak.

ilaf / ilâf

  • Ülfet ettirme, ülfet ettirilme, alıştırma, uzlaştırma.

ilan-ı tekvini / ilân-ı tekvinî

  • Umumi âfetler ve gök taşları düşmesi gibi Cenab-ı Hakk'ın tekvinî âyetleri ve ibretli hâdiseleri ile hakaik ve hikmet-i İlâhiyesini ilân edip bildirmesi.

ilm-i alet / ilm-i âlet

  • Ulûm-i âliyye denilen sekiz yüksek din bilgisini öğrenebilmek için lâzım olan yardımcı ilimlerdir. Bunlara ulûm-i ibtidâiyye, başlangıç ilimleri de denir. Ulûm-i âliyye şunlardır:Tefsîr, usûl-i kelâm, kelâm, usûl-i hadîs, ilm-i hadîs, usûl-i fıkh, fı kh, ilm-i tasavvuf. Böylece din bilgileri yirmi o

ilm-i kıraat

  • Usul ve kaidesine uygun olarak Kur'an-ı Kerimin okunması ilmi. Bak: (Kıraat) ve (Kıraat-ı seb'a) ve (Fenn-i kıraat)

ilm-i usul ve akaid / ilm-i usûl ve akâid

  • Usûl ve akâid ilmi.

imata

  • Uzaklaştırma yahut uzaklaştırılma.

imla / imlâ

  • Usûlüne uygun olarak yazma, yazdırma.

imtidad / imtidâd

  • Uzama.

imtisal / امتثال / imtisâl / اِمْتِثَالْ

  • Uyma.
  • Uyma.

imtisal edilen

  • Uyulan, boyun eğilen.

imtisalen / imtisâlen

  • Uyarak, tabi olarak.

imtizac / imtizâc / امتزاج

  • Uyuşma, kaynaşma.
  • Uyuşma, uzlaşma. (Arapça)
  • İmtizâc etmek: Uyuşmak, uzlaşmak. (Arapça)

imtizackar / imtizackâr / imtizâckâr

  • Uyuşarak, anlaşarak, karışarak. Kaynaşmağa müsait surette. (Farsça)
  • Uyuşan, kaynaşan.

ina

  • Uzaklaştırma.

ineb / عنب

  • Üzüm.
  • Üzüm.
  • Üzüm. (Arapça)

inebi / inebî

  • Üzüm biçiminde, üzümsü.

infar

  • Ürkütme, ürkütülme.

infaz / infâz / انفاذ

  • Uygulama, yerine getirme, yapma. (Arapça)

insa / insâ

  • Unutma.

insan-ı hakir / insan-ı hakîr

  • Ufak tefek olan insan.

intibah / intibâh / انتباه / اِنْتِبَاهْ

  • Uyanma.
  • Uyanma.
  • Uyanış. (Arapça)
  • Uyanma.

intibaha düşen

  • Uyanan.

intibaha gelen

  • Uyanan.

intibahkarane / intibahkârâne / intibâhkârâne

  • Uyanıklık içinde olarak.
  • Uyanmışçasına.

intibak / intibâk / انطباق

  • Uyma.
  • Uyma, uygun hale gelme. Edebiyatta iki zıd şeyin ortak özelliğini bulup birleştirme.
  • Uyum. (Arapça)

intibak etme

  • Uyum sağlama.

intikal

  • Ulaşma.

inzal-i meni / inzâl-i menî

  • Üreme organından meni çıkması.

inzar

  • Uyarma, korkutma.

ipham

  • Üstü kapalı bırakma.

ırak

  • Uzak.
  • Uzak.

ırdam

  • Üzüm veya hurma salkımı olan budak.

irfitat

  • Ufak ufak yapma, ufalama.

irkad

  • Uyutma veya uyutulma.

irtica

  • Ummak, ümidetmek, rica etmek.

irtihas

  • Ucuz saymak veya sayılmak.

irtiya'

  • Ürkme, korkma.

isal / îsal / îsâl / ا۪يصَالْ

  • Ulaştırmak, vâsıl etmek. Yetiştirmek.
  • Ulaştırma, eriştirme.
  • Ulaştırma, vardırma.
  • Ulaştırma.

isal edici / isâl edici

  • Ulaştırıcı.

isal etme / îsal etme

  • Ulaştırma, eriştirme.

isal etmek / îsal etmek

  • Ulaştırmak, eriştirmek.

işfaf

  • Üstün tutma.

islas

  • Üçe bölme. Üç aded yapma.

istib'ad / istib'âd / استبعاد

  • Uzaklaşma, uzaklaştırma, akıl dışı sayma.
  • Uzak görme. (Arapça)

iştigal / iştigâl / اشتغال

  • Uğraşma.
  • Uğraşı. (Arapça)
  • İştigâl etmek: Uğraşmak, meşgul olmak. (Arapça)

iştigal eden

  • Uğraşan.

iştihar

  • Ünlenme.

istihsal / istihsâl

  • Üretmek, hâsıl etmek, çoğaltmak.
  • Üretim.

istihsar

  • Usanmak, fütur getirmek, bıkmak.

istihya / istihyâ / استحيا

  • Utanma.
  • Utanma. (Arapça)

istikaz

  • Uykudan uyanmak.

istinaf / istînâf / استيناف

  • Üst mahkemeye başvurarak alt mahkemenin kararının feshini isteme. (Arapça)

istiname

  • Uyur gibi görünme. Yalandan uyuma.

istinfar

  • Ürküp dağılma.

itaat / itâat / اطاعت

  • Uyma, boyun eğme. (Arapça)
  • İtâat etmek: Uymak, boyun eğmek. (Arapça)

itale / itâle / اطاله

  • Uzatma. (Arapça)

italik

  • Üstten sağa doğru yatık matbaa harfi. (Fransızca)

ıtare

  • Uçurma, uçurulma.

itilaf / itilâf

  • Uyuşma, uzlaşma.

itilafkar / itilafkâr / ائتلافكار

  • Uzlaştırıcı, birleştirici. (Arapça - Farsça)

ittiba / ittibâ / اتباع

  • Uyma, izleme. (Arapça)
  • İttibâ etmek: Uymak, izlemek. (Arapça)

ittibaen / ittibâen / اتباعا

  • Uyarak.
  • Uyarak, izleyerek, ardından giderek. (Arapça)

ittifaki noktalar / ittifakî noktalar

  • Üzerinde görüş birliğine varılan noktalar.

ittihad-ı umumi / ittihad-ı umumî

  • Umumi ittihad. Bütün insanların birleşmesi.

ıtval

  • Uzatmak. Uzatılmak.

izzet

  • Üstünlük, yücelik.
  • Üstünlük, galibiyet.

jaledar

  • Üzerine çiğ düşmüş, kırağılanmış. (Farsça)

ka'de-i ula / ka'de-i ûlâ

  • Üç ve dört rekatli namazların ikinci rek'atındaki oturuş.

kàbil-i tatbik

  • Uygulanabilir.

kabil-i telif

  • Uygun olan, bağdaşan.

kabise / kâbise

  • Üveyik kuşu.
  • Ucu üstüne eğri ve kıvrık olan burun.

kabus

  • Uykuda ağırlık basması. Korkulu ve insanda hareket bırakmayan rüya. Karabasan.

kadd-i bülend

  • Uzun, yüksek boy. (Farsça)

kahır

  • Üstünlük, galebe.

kahir

  • Üstün.
  • Üstün gelen.

kahus

  • Uzun boylu erkek.

kaide-i usul

  • Usûl kuralı, metodolojide kullanılan bir kural.

kaideşikenane / kaideşikenâne

  • Usul ve kaideye riayet etmeyerek, kuralları çiğneyerek, kaideyi bozarak. (Farsça)

kainat-ı naime / kâinat-ı nâime

  • Uyuyan kâinat.

kalb-i habide

  • Uyumuş kalb.

kalb-i hazin / kalb-i hazîn

  • Üzülen kalp, hüzünlü gönül.

kalb-i üstad

  • Üstadın kalbi.

kalemrev / قلمرو

  • Ülke, diyar, topraklar. (Arapça - Farsça)

kalheban

  • Uzun, tavil.

kalkale

  • Üzerinde durulduğunda hafifçe tekrar söylenen harfler.

kalmes

  • Ulu kişi, seyyid.

kamet-i bala / kamet-i bâlâ

  • Uzun boy.

kanif / kânif

  • Udul eden, dönen, yoldan çıkan.

kanıt

  • Ümidi tamamen sönmüş. Ye'se düşmüş, ümitsiz, kederli, hüzünlü.

kanun

  • Uyulması gereken kesin kural.

kanun-u tenasül / kanun-u tenâsül

  • Üreme ve çoğalma kanunu.

kaplıca

  • Üstüne bina yapılmış sıcak maden suyu, üstü örtülü kaynarca, ılıca.

kar-agahi / kâr-âgâhî

  • Uyanıklık, iş bilirlik. (Farsça)

kar-dani / kâr-danî

  • Uyanıklık, iş bilirlik. (Farsça)

kari'

  • Ulu kişi, seyyid.

kariha-i ulviye / karîha-i ulviye

  • Üstün ve yüksek zekâ, kàbiliyet.

karlayl

  • Ünlü bir tarihçi.

karname / kârname

  • Usta çıkacak kişilerin ustalıklarını göstermek için yaptıkları iş örneği. (Farsça)

karşinas / kârşinâs / كارشناس

  • Uzman, işten anlayan. (Farsça)

karva

  • Uzun hörgüçlü deve.

kaş'arire

  • Ürpermek, titremek.

kasavetli

  • Üzüntülü, sıkıntılı.

kasiyy

  • Uzak, baid. Irak.

kasma

  • Ufak boynuzlu dişi koyun.

katmer

  • Üst üste katlanmış sargı.

kavliracih / kavlirâcih

  • Üstün bulunan söz.

kaze / kâze

  • Uyluk dibi.

keder

  • Üzüntü.

kederengiz

  • Üzüntü, keder ve sıkıntı meydana getiren. (Farsça)

kedernak / kedernâk / كدرناک

  • Üzüntülü, kederli. (Arapça - Farsça)

kefeteyn-i havf ü reca / kefeteyn-i havf ü recâ

  • Ümit ve korku kefeleri, dengeleri.

kenar-ı asman / kenar-ı âsmân

  • Ufuk.

kera

  • Uyku, nevm.

keran / kerân / كران

  • Uç, kıyı. (Farsça)

keryan

  • Uyuyan kişi, nâim.

kesalet / kesâlet

  • Uyuşukluk, tembellik.

kesb-i imtiyaz

  • Üstünlük, ayrıcalık kazanmak.

keşide-kamet

  • Uzun boylu. (Farsça)

keslan

  • Uyuşuk, tembel, gevşek. Yorgun.

kezzab-ı bi-hicab / kezzab-ı bî-hicab

  • Utanmaz ve hayâ etmez yalancı.

kibare

  • Ululuk, büyüklük.

kiber

  • Ululuk. Büyüklük. Yaşlılık.

kıdem

  • Üst düzey, seviye, rütbe.

kik

  • Uzun ve dar sandal.

kiram / kirâm

  • Ulular, cömertler, kerimler.

kişver / كشور

  • Ülke. (Farsça)

kişvergir

  • Ülke tutan. Pâdişah, hükümdar. (Farsça)

kişvergüşa

  • Ülke açan, cihangir. (Farsça)

kitab-ı ubudiyet

  • Ubudiyet, kulluk kitabı.

kıtkıt

  • Ufak taneli yağmur.

kıyamet-i kübra-yı umumiye / kıyamet-i kübrâ-yı umumiye

  • Umumî olan büyük kıyamet.

kıyamet-i umumiye / قِيامَتِ عُمُومِيَه

  • Umumi kıyamet.

kolordu

  • Üç tümen ve bağlı birliklerden meydana gelen büyük askerî birlik.

kozmoğrafya

  • Uzay ilmi.

kual

  • Üzüm çiçeği.

kübera-yı ümmet

  • Ümmetin uluları, büyükleri.

kudum / kudûm

  • Uzaktan gelme, ayak basma.

kulkulani

  • Üveyik kuşuna benzer bir kuş.

külli / küllî / كلي / كُلّ۪ي

  • Umumî.
  • Umûmî.

külliyat-ı umur / külliyât-ı umûr / كُلِّياَتِ اُمُورْ

  • Umûmî işler.

külliyet / كُلِّيَتْ

  • Umûmilik.

kunut

  • Ümidsizlik. Ye'se kapılma.

kuşe-i nisyan / kûşe-i nisyan

  • Unutma köşesi, nisyan köşesi.
  • Unutma köşesi, unutulan yer.

küştere

  • Uzun dülger rendesi. (Farsça)

kütüb-ü salise / kütüb-ü sâlise

  • Üçüncü kitap, üçüncü makale (Muhâkemât'ın üçüncü makalesi).

kütüb-ü selase / kütüb-ü selâse

  • Üç kitap.

kütübhane-i umumiye

  • Umumi kütübhâne.

kuva-ı selase / kuva-ı selâse

  • Üç kuvve; akıl, gazap ve şehvet duygusu.

kuva-yı selase / kuvâ-yı selâse

  • Üç güç; gazap gücü, şehvet gücü, akıl gücü.
  • Üç kuvvet. (Kuvve-i şeheviye, kuvve-i gadabiye ve kuvve-i akliye.)

kuva-yı umumiye / kuvâ-yı umumiye

  • Umumi kuvvetler.

kuvve-i galibe

  • Üstün ve ezici kuvvet.

kuvve-i müvellide

  • Üreme duygusu.

kuvvet-i ulviyet

  • Ulvî, yüce, İlâhî kuvvet.

lahayr / lâhayr

  • Uğursuz, hayırsız.

lahık / lâhık

  • Ulaşan, eklenen.

lahus

  • Uğursuz, meş'um.

lahuti / lahutî / lâhutî

  • Uluhiyet âlemine mensub ve müteallik olan. Sır âlemi. Gaybî âleme ait. Ruhanî âlemle alâkalı.
  • Uluhiyet âlemiyle ilgili.

lahutiyan

  • Uluhiyet âlemine girebilen melekler.

lando

  • Üstü önden ve arkadan açılıp kapanır, körüklü, geniş araba nevilerinden biridir. Halk arasında "Landon" şeklinde telâffuz edilen bu araba, fayton ve kupalara nazaran daha ağır ve gösterişli idi. (Fransızca)

layık / lâyık

  • Uygun.
  • Uygun, yaraşır.

leb-i hadra

  • Ufuk.

lebid / lebîd

  • Ünlü bir şair.

lesin

  • Ülfet, alışkanlık.

levh-i misali / levh-i misâlî

  • Üzerinde görüntülerin yansıdığı levha.

levha-i imaniye

  • Üzerinde imanî bilgiler yazılan tablo.

leyt

  • Ulaşmak, varmak.

lihyani / lihyanî

  • Uzun ve kaba sakallı olan.

lisan-ı üstad

  • Üstadın dili.

lühuk

  • Ulaşmak. Yaklaşmak. Sonradan yetişmek.

lükzuf

  • Üzüm çöpü.

lüüse

  • Uyku ağırlığı.

lüzum-u mutabakat

  • Uygunluğun lüzumu, gereği.

ma'rur

  • Uyuz.

ma'ruş

  • Üstü çardak şeklinde yapılı bina.

maalesef

  • Üzülerek, üzüntüyle beraber.

maatteessüf

  • Üzülerek, yazık ki.

madde

  • Uzayda yer dolduran varlık.

maderender / mâderender

  • Üvey ana. (Farsça)

mafevk / mâfevk / مافوق

  • Üst, yukarı, üst derecede bulunan kimse, âmir.
  • Üstün, üstünde olan.
  • Üst.
  • Üst, üstü, yukarısı. (Arapça)

magalıb

  • Üstün gelen, galebe eden.

maharet

  • Ustalık, beceri.
  • Ustalık, beceriklilik.

mahas

  • Udul etmek, dönmek.

mahcub / mahcûb

  • Utangaç, sıkılgan.

mahcubane / mahcubâne

  • Utanarak, utanmış bir hâlde. Sıkılganlıkla. (Farsça)

mahcubiyet / mahcûbiyet / محجوبيت

  • Utangaçlık, sıkılganlık, mahcubluk.
  • Utanma, utangaçlık.
  • Utangaçlık.
  • Utangaçlık. (Arapça)

mahcup

  • Utanan; utanmış.

mahirane / mâhirâne

  • Ustaca, ustalıkla, maharetle. (Farsça)
  • Ustaca, beceriklice.

mahmel

  • Üzerine yük konulan şey.

mahmur / مخمور

  • Uykulu, baygın. (Arapça)

mahsul / mahsûl / محصول

  • Ürün, sonuç.
  • Ürün, netice.
  • Ürün.
  • Ürün, sonuç. (Arapça)

mahsulat / mahsulât / mahsûlât / مَحْصُولَاتْ

  • Ürünler.
  • Ürünler, eserler.
  • Ürünler.
  • Üretilenler, ürünler.

mahsulat verme / mahsulât verme

  • Ürün verme.

mahsuldar / mahsûldâr

  • Ürünlü.

mahzun / mahzûn

  • Üzgün.

mahzunane / mahzûnâne

  • Üzgünce.

mahzuniyetle

  • Üzgün olarak, üzüntüyle.

makalat-ı selase / makalât-ı selâse

  • Üç makale, yazı.

makale-i salise / makale-i sâlise

  • Üçüncü makale.

makam-ı reca / makam-ı recâ

  • Ümit makamı.

makdud

  • Uzun boylu kişi.

maknat

  • Ümit kesecek yer.

makrun

  • Ulaşmış, kavuşmuş.

malum-u üstadane / malûm-u üstadâne

  • Üstadın bildiği gibi.

manahnü fih / manahnü fîh

  • Üzerinde durduğumuz, bahsini ettiğimiz mes'ele. Hakkında konuştuğumuz.

maruz / mâruz

  • Uğrama, tesirinde ve karşısında olma.

maruz olma / mâruz olma

  • Uğrama, tesirinde ve karşısında olma.

maruz olmak

  • Uğramak, tesirinde olmak.

masarif-i umumiye

  • Umumi masraflar.

masile

  • Üzerinde mum veya fitil yakılan çıra ve şamdan.

maul

  • Üstün gelinmiş.

mazhar / مظهر

  • Üzerinde görünen.

mazhar buyurma

  • Ulaştırma, eriştirme.

me'luf / me'lûf

  • Ülfet edilmiş, alışılmış.

me'mul / me'mûl / مَأْمُولْ

  • Umulan, ümit edilen.
  • Umulan. Ümid edilen. Beklenilen.
  • Umulan, ümit edilen.
  • Ümid edilen.

me'yus / me'yûs / مأیوس / مَأْيُوسْ

  • Ümitsiz.
  • Ümidsiz. Kederli. Ye'se düşmüş. Ümidi kesik.
  • Umutsuz. (Arapça)
  • Me'yûs etmek: Umutsuz bırakmak. (Arapça)
  • Me'yûs olmak: Umudunu yitirmek. (Arapça)
  • Ümitsiz.

me'yusane / me'yusâne / me'yûsâne

  • Ümidsizlikle.
  • Ümitsizce.

me'yusiyet / me'yûsiyet / مَأْيُوسِيَتْ

  • Ümitsizlik.
  • Ümitsizlik.

mebde-i ümid

  • Ümidin kaynağı.

mebzuliyyet

  • Ucuzluk. Bolluk.

meccanen / meccânen

  • Ücretsiz, parasız.
  • Ücretsiz.

meccaniyet

  • Ücretsizlik, meccanilik.

mecd / مجد

  • Ululuk. (Arapça)

mecid / mecîd / مجيد

  • Ulu. (Arapça)

mêcur

  • Ücretlenme.

med

  • Uzatmak, çekmek, Kur'ânı kerîmde uzatan harflerden (elif, vav, yâ) biriyle kendilerinden önceki harfleri çekmek.

medar-ı bahis / medâr-ı bahis

  • Üzerinde konuşulan.

medar-ı hicap

  • Utanma sebebi.

medar-ı imtiyaz / medâr-ı imtiyaz

  • Üstünlük, ayrıcalık sebebi.

medar-ı intibah / medâr-ı intibah / مَدَارِ اِنْتِبَاهْ

  • Uyanma sebebi.
  • Uyanma sebebi.

medar-ı rüçhaniyet / medar-ı rüçhâniyet

  • Üstünlük sebebi.

medar-ı şeamet / medâr-ı şeâmet / مَدَارِ شَآمَتْ

  • Uğursuzluk sebebi.

medar-ı teessüf / medâr-ı teessüf

  • Üzüntü veren, üzüntü kaynağı.

medar-ı tenasüp / medâr-ı tenasüp

  • Uygunluk sebebi, kaynağı.

medar-ı tevafuk / medâr-ı tevafuk

  • Uyumluluk kaynağı.

medd

  • Uzatma, çekme; مُسْتَقِيمْ kelimesinde kaf harfini uzatan "ye" harfi, "medd"ir.

medd-i nazar

  • Uzağa bakma. Gözün görebildiği kadar göz alımı.

medde

  • Uzatma işareti.
  • Uzatma; çekim harfleri; yazıldığı halde okunmayan, kendisi harekesiz olup, kendinden önceki harfi uzatan elif, vav, ye harfleri.

medeniyyet / مدنيت

  • Uygarlık. (Arapça)

medhur

  • Uzaklaştırılmış veya kovulmuş olan. Tardedilmiş olan.

medhuşane / medhuşâne

  • Ürkmüş gibi. Ürkmüş bir hâlde.

mefkure / mefkûre / مفكوره

  • Ülkü.
  • Ülkü, ideal. (Arapça)

mefkureci

  • Ülkücü, idealist.

mefkurevi / mefkûrevî / مفكوروی

  • Ülkü ile ilgili. (Arapça)

meftut

  • Ufalanmış, parça parça edilmiş, parçalanmış.

mefzul

  • Üstün gelen. Fazla gelmiş olan.

mehcur

  • Uzaklaşmış, terk edilmiş.

mehd-i uhuvvet

  • Uhuvvet beşiği. Kardeşlik kazanılan yer.

mekan-ı baid / mekân-ı baîd

  • Uzak mekân, uzay yer.

melal-aver

  • Usanç verici, usandıran, sıkan. (Farsça)

melil / melîl

  • Üzgün.

melul / melûl

  • Usanmış.
  • Usanmış.

memkure / memkûre

  • Uysal, yakışıklı.

memtur

  • Üzerine yağmur yağmış. Yağmur yağarak ıslanmış.

memul

  • Umulan, beklenilen.

mêmul / mêmûl

  • Umulan.

memul / memûl / مأمول

  • Umulan, beklenilen. (Arapça)

menafi-i umumiye

  • Umumi menfaatler, umumi faydalar.

menam / menâm

  • Uyku hâli.
  • Uyku.

menamen / menâmen

  • Uyuyarak. Uykuda olarak.
  • Uyku halinde, rüyada.
  • Uykudayken.

menatık-ı baide / menatık-ı baîde

  • Uzak mıntıkalar. Uzak bölgeler.

menhus / menhûs / منحوس / مَنْحُوسْ

  • Uğursuz. Kötü. Meş'um.
  • Uğursuz, kötü.
  • Uğursuz.
  • Uğursuz. (Arapça)
  • Uğursuz.

menhuse

  • Uğursuz, kötü kadın.

menkabe / منقبه

  • Ünlü kişilerin yaşamlarına ilişkin ve çoğu gerçekle bağdaşmaz öyküler. (Arapça)

mensiyet

  • Unutulma, hatırdan çıkma.

mer'uben

  • Ürkerek, korkarak, korku ile.

meraa

  • Ucuzluk.

merahil-i baide / merahil-i baîde

  • Uzak konaklar. Uzak menziller.

mercu / mercû

  • Ümid edilen. Ümid edilmiş. Rica olunan.
  • Ümit edilen, rica olunan.

merga merg / mergâ merg

  • Umumi vebâ hastalığı. (Farsça)

merik

  • Usfur otu.

meriş

  • Üzerinde kuş tüyü olan nesne.

mernea

  • Ucuzluk.

mert

  • Üstün karakterli.

mertebe-i bala / mertebe-i bâlâ

  • Üst derece.

meş'um / مشئوم / meş'ûm / مَشْئُومْ

  • Uğursuz, şom. (Arapça)
  • Uğursuz.

meş'umane / meş'ûmâne

  • Uğursuzca.

mesafat-ı baide / mesâfât-ı baide

  • Uzak mesafeler.

mesafe / مسافه

  • Uzaklık.
  • Uzaklık. (Arapça)

mesafe-i baide / mesafe-i baîde

  • Uzak mesafe.

meşagil / meşâgil / مشاغل

  • Uğraşlar. (Arapça)

meşahir / meşâhîr / مشاهير

  • Ünlüler. (Arapça)

mesail-i içtihadiye-i hilafiye / mesâil-i içtihadiye-i hilâfiye

  • Üzerinde ihtilaf edilen içtihadi meseleler.

meşale / meşâle

  • Ucu alevli değnek.

mesfiyy

  • Üç kez karısı ölmüş adam. (Üç kez kocası ölmüş kadına "mesfiye" derler.)

meşgale / مشغله

  • Uğraşı. (Arapça)

meşhur / meşhûr / مشهور

  • Ünlü.
  • Ünlü, tanınmış, bilinen. (Arapça)

meşk

  • Uzun uzun yazma, uzatma.

meşnuf

  • Uzun başlı at.

meşum / meşûm

  • Uğursuz.

meşumane / meşûmâne

  • Uğursuzcasına.

meşume / meşûme

  • Uğursuz.

met'

  • Uzun ve yüce olmak.

metbu / metbû / متبوع

  • Uyulan, izinden gidilen, tâbi olunan. (Arapça)

metod

  • Usûl, yöntem.

mevadd-ı münasib / mevadd-ı münâsib

  • Uygun maddeler.

mevaki-i baide / mevaki-i baîde

  • Uzak mevkiler.

mevakıf

  • Üzerinde durulması gerekli noktalar; belli konuların işlendiği başlıklar.

mevalid-i selase / mevâlid-i selâse

  • Üç çocuk; dört unsurun (su, hava, toprak, güneş) birleşiminden meydana gelen madenler, bitkiler ve hayvanlar.

mevki-i münasib

  • Uygun yer ve konum.

mevki-i münasip

  • Uygun mevki, ilgili yer.

mevki-i tatbik

  • Uygulama yeri, makamı.

mevzi-i münasib

  • Uygun yer ve konum.

mevzi-i münasip

  • Uygun konum.

mevzu / mevzû

  • Uydurulmuş hadîs.

mevzu ehadis / mevzu ehâdis

  • Uydurma hadisler; yalan olduğu halde Peygamber Efendimize (a.s.m.) dayandırılan uydurma söz.

mevzū' / مَوْضُوعْ

  • Uydurma hadîs.

meydan-ı feza

  • Uzay boşluğu.

meyl-üt tefevvuk

  • Üstünlük elde etmek meyil ve arzusu.

meylü't-tefevvuk

  • Üstün görünme meyli, arzusu.

meymenet / مَيْمَنَتْ

  • Uğur, saadet, bereket.

meymun / meymûn / ميمون

  • Uğurlu, kutlu.
  • Uğurlu. (Arapça)

meyus / meyûs

  • Ümitsiz.
  • Ümitsiz.

mêyus / mêyûs

  • Ümitsiz.

meyus / مأیوس

  • Umutsuz, üzgün. (Arapça)

meyus etmek

  • Ümitsizliğe düşürmek.

meyusane / meyusâne / meyûsâne

  • Ümitsizce.
  • Ümitsizce, ümitsiz bir şekilde.

mêyusane / mêyûsane

  • Ümitsizce.

meyusiyet

  • Ümitsizlik.

mêyusiyet / mêyûsiyet

  • Ümitsizlik.

mezen

  • Usul, kaide. Yol. Âdet. Örf.

meziyet / مَزِيَتْ

  • Üstün özellik.
  • Üstün vasıf.
  • Üstünlük.

meziyyet / مزیت

  • Üstünlük. (Arapça)

mi'za

  • Ufak taşlı sert yapılı sağlam yer.

mihlak

  • Ustura.

mıkatta

  • Üzerinde kamış kalemlerin uçları kesilen sedef, kemik, ağaç, fil dişi veya mâdenden yapılan âlet.

milli / millî / ملى

  • Ulusal. (Arapça)

milliyet

  • Ümmet. Aralarında din, dil ve tarih birliği olan topluluktaki hâl. Millet olma. Aralarında maddi mânevi birlik ve beraberlik râbıtaları bulunan topluluktaki vasıf.

milliyye / مليه

  • Ulusal. (Arapça)

minkaz

  • Uzunluğuna yarılmış, boylamasına bölünmüş.

mıntıkatü'l-buruc / mıntıkatü'l-burûc

  • Uzayda on iki burcun bulunduğu alan.

mirzah

  • Üzüm çubuğunu yerden kaldırıp bağlayıp sardıkları ağaç.

mısva

  • Uylukları zayıf ve etsiz olan kadın.

mıthar

  • Uzağa giden ok.

mizlaka

  • Uzun burunlu ışık fitili makası.

mızrak / mızrâk

  • Ucu sivri uzun saplı harp âleti. Kargı.
  • Ucu sivri savaş aleti.

mu-say

  • Ustura. (Farsça)

muamelat-ı galiye / muamelât-ı galiye

  • Üstün davranışlar.

muammer / مُعَمَّرْ

  • Uzun ömürlü.
  • Uzun ömürlü.
  • Uzun ömürlü, çok yaşayan.

muanven

  • Ünvanlı, namlı.

muasfer

  • Usfur ile boyanmış nesne.

müb'id

  • Uzaklaştıran, uzaklaştırıcı.

mübarekiyet

  • Uğurluluk, hayırlılık.

mübaşir / mübâşir / مُبَاشِرْ

  • Ulaştıran, müjdeleyen.

mübtela / مبتلا

  • Uğramış, tutulmuş, yakalanmış. (Arapça)
  • Mübtela olmak: Uğramak, tutulmak, yakalanmak. (Arapça)

mucib-i teessür / mûcib-i teessür

  • Üzüntüye sebep olan.
  • Üzüntü verici.

müctehed-ün-fiha / müctehed-ün-fihâ

  • Üzerinde ictihad edilen mes'ele.

müddet-i medide

  • Uzun zaman, uzun müddet.

müessif / مؤسف

  • Üzücü.
  • Üzücü. (Arapça)

mufaddıl

  • Üstün eden, yükselten.

müfahere

  • Üstünlük yarışı.

müfarakat / müfârakat

  • Uzaklaşma, ayrılma.

mufarakat-ı umumiye

  • Umumî ayrılıklar, genel göç.

müftaal

  • Uydurma, sahte, düzme.

müftereyat

  • Uydurmalar.

müfti-i ümmet

  • Ümmetin müftüsü.

mugalebe

  • Üstün olmağa, galib gelmeyeğe çalışmak. Birisine galib gelmek.

mugf

  • Uyuyan.

muhaddir / مخدر

  • Uyuşturucu ilâç.
  • Uyuşturucu. (Arapça)

muharebe-i meş'ume

  • Uğursuz, kötü savaş.

mühimme

  • Uğraştıran, düşündüren.

muhtelef

  • Uyuşmamış. Birbirine uymamış. İhtilâf olunmuş.

muhtemel

  • Umulur, olabilir, olası.

mukaddeme-i salise

  • Üçüncü mukaddeme.

mukanfez

  • Üzeri yumuşak dikenlerle örtülü olan hayvan. Kirpi.

muksa

  • Uzaklaştırılmış. Uzak kalınmış.

mukşairr

  • Ürperen.

mukteda / muktedâ / مقتدا

  • Uyulan. (Arapça)

muktedi / muktedî / مقتدی

  • Uyan. (Arapça)
  • Muktedî olmak: Uymak. (Arapça)

mülayemet / mülâyemet

  • Uyum.

mülazım-ı evvel / ملازم اول

  • Üsteğmen.
  • Üsteğmen.

mülki tamamiyet / mülkî tamamiyet

  • Ülke varlığı, toprak bütünlüğü.

mülkiye / مُلْكِيَه

  • Ülkenin idaresi için çalışanların bulunduğu daire.
  • Ülke idaresiyle ilgili daire.

mümarese / mümârese

  • Uzmanlaşma.

mümaşat / mümâşat / مماشات

  • Uysallık, suyuna gitme, alttan alma. (Arapça)

mümaşatkar / mümâşâtkâr

  • Uyumlu olan.

mümted

  • Uzayan.
  • Uzayan. Sürekli, devamlı. Uzanmış, çekilmiş, imtidâd etmiş.
  • Uzanan.

münafese

  • Üfürüşmek.

münasat

  • Unutma, nisyan.

münasebat / münâsebât

  • Uygunluklar, ilgiler.

münasebat-ı tevafukıyet / münâsebât-ı tevafukıyet

  • Uygunluk arz eden münâsebetler, bağlantılar.

münasebet / münâsebet / مناسبت

  • Uygunluk, ilgi.
  • Uygunluk.

münasib / münâsib

  • Uygun.
  • Uygun, yakışır.

münasip / مناسب

  • Uygun.

münaveme

  • Uyku hususunda yarışma.

münebbih / منبه

  • Uyandıran, tenbih eden, dalgınlıktan kurtaran. Uyuşukluğu gideren.
  • Uyandıran, dalgınlıktan kurtaran.
  • Uyarıcı, uyandırıcı. (Arapça)

münebbihat / münebbihât

  • Uyandıranlar. Tenbih edenler. Uyuşukluğu giderici olanlar.

münevvem

  • Uyutulmuş. Gaflet verilmiş. Unutturulmuş.

münevvim / مُنَوِّمْ

  • Uyutucu.
  • Uyutucu. Uyku veren ilâç.
  • Uyutucu, uyuşturucu.
  • Uyutan, uyutucu.

münsecir

  • Uzanıp sarkan.

muntabık

  • Uygun.
  • Uygun.

müntabık

  • Uygun.

muntabık / منطبق

  • Uygun, uyumlu. (Arapça)

muntazar

  • Ümid ile gözlenen. Beklenen. Gözetilen.

müntebih

  • Uyanık, intibah eden. Agâh ve habir olan. Gafletten ayrılmış olan.
  • Uyanık olan.
  • Uyanık.

müntehib

  • Uyanık.

müptela / müptelâ / مبتلا

  • Uğramış, tutulmuş, yakalanmış. (Arapça)
  • Müptelâ olmak: Tutulmak, yakalanmak, uğramak. (Arapça)

müraat / mürâât

  • Uyma.

müraaten / mürââten

  • Uyarak.

mürakade

  • Uyumak.

müravih

  • Uzaklaştıran.

müreccahiyet

  • Üstünlük, müreccah oluş.

mürevvic-i amal / mürevvic-i âmâl

  • Uygulamaya sokmaya çalışan, yapmaya teşvik eden.

mürkıd

  • Uyutucu ilâç.

mürteca / mürtecâ

  • Umulan.

mürtehis

  • Ucuz sayan. İrtihas eden.

müsaadesiz

  • Uygunsuz, izin vermeyen.

müşacebe

  • Üzerine urba astıkları ağaç.

müsaid / مساعد

  • Uygun.
  • Uygun. (Arapça)

müsait / müsâit

  • Uygun.
  • Uygun.

müşakelet

  • Üslûp, tarz ve şekilce birbirine benzeme.

müsalemet / müsâlemet

  • Uyuşmak; fikirler ayrıldığı, sözler çoğaldığı zaman münâkaşa etmemek; sertliği, bölücülüğü, ayrıcılığı istemeyip, barışmak istemek.

müsalemet-i umumiye

  • Umumî barış ortamı; herkesi içine alan barış ve huzur.

müsebbitat

  • Uyuşturucu, bayıltıcı, dondurucu ilâçlar.

müselles / مثلث

  • Üçgen. (Arapça)

müsellesi / müsellesî

  • Üçgen biçiminde olan.

müsellesüşşekl / مثلث الشكل

  • Üçgen şeklinde. (Arapça)

musibet-i amme / musibet-i âmme / musîbet-i âmme / مُصِيبَتِ عَامَّه / مُص۪يبَتِ عاَمَّه

  • Umuma ve cemiyetin ekseriyetine gelen belâ.
  • Umuma gelen musîbet.
  • Umuma gelen musibet.

müslim

  • Ünlü hadîs kitaplarından biri, bu kitabı yazan âlimin namı.

müsmegıll

  • Uzun, tavil.

müstab'ed / مستبعد

  • Uzak. (Arapça)

müstahdem

  • Ücretle çalışan, hizmette bulunan, hademe.

müstahsil / مُسْتَحْصِلْ

  • Üretici.
  • Üretici.
  • Üretici.

mustatil

  • Uzayan, diktörtgen.

müste'cir

  • Ücret ödeyen.
  • Kirâcı.
  • İşveren.

müste'nis

  • Ünsiyet peyda etmiş olan, alışık. Alışılmak istenen.

müsteb'id

  • Uzak farzeden, uzak gören, uzak sayan. Uzaklaşmış.

müstebid / müstebîd

  • Uzak gören.

müştehir / مشتهر

  • Ünlü.
  • Ünlü. (Arapça)

müstes'id

  • Uğurlu sayan.

müstetbeatü't-terakib / müstetbeâtü't-terâkib

  • Üslup içindeki cümle ve kelimelerin çağrıştırdıkları mânâlar.

müstetil / müstetîl

  • Uzun, tavil.

mutabaat / mutâbaat

  • Uyum, uygunluk.

mütabaat

  • Uyma.

mutabakat / mutâbakat / مُطَابَقَتْ

  • Uygunluk.
  • Uygunluk.
  • Uygunluk.

mutabık / mutâbık / مطابق / مُطَابِقْ

  • Uygun. Muvafık. Uyan.
  • Uygun.
  • Uygun.
  • Uyan, uyumlu. (Arapça)
  • Uygun.

mutayere

  • Uçurup gönderme. Uçurma.

mutazaccı'

  • Üşengeç, tenbel.

mütebaid / mütebâid

  • Uzaklaşan. Bir birinden uzak bulunan.
  • Uzaklaşan.

mütebayin / mütebâyin

  • Uymaz, zıt, aykırı.

mütedehhi

  • Üstün zekâlı ve anlayış sahibi gibi harekette bulunan.

mütedehhiyane

  • Üstün zekâ ve anlayış sâhibi gibi harekette bulunana yaraşır yolda. (Farsça)

müteessif / متأسف / مُتَأَسِّفْ

  • Üzüntülü.
  • Üzgün. (Arapça)
  • Müteessif olmak: Üzülmek. (Arapça)
  • Üzülen.

müteessifane / müteessifâne / متأسفانه

  • Üzülürcesine.
  • Üzgün, esefli. (Arapça - Farsça)

müteessifen

  • Üzüntü duyarak, teessüf ederek.

müteessir / مُتَأَثِّرْ

  • Üzüntülü, etkilenen.

müteessir etme

  • Üzme, etkileme.

müteessir etmek

  • Üzmek, etkilemek.

müteessirane / müteessirâne

  • Üzüntülü bir halde.
  • Üzüntü ile, üzülerek, teessürle. (Farsça)
  • Üzüntü duyarak, etkilenerek.

müteessiren

  • Üzüntülü olarak.

mütefevvikane

  • Üstünlükle, üstün gelerek. (Farsça)

mütehassıs / متخصص / مُتَخَصِّصْ

  • Uzman, işin ustası.
  • Uzman. (Arapça)
  • Uzman.

mütehazlık

  • Üstadlık dâvâsı eden, fakat üstad olmayan kimse.

mütemahil

  • Uzak ve uzun.

mütemeddin / متمدن

  • Uygar. (Arapça)

mütemelli

  • Uzun ömürlü ve rahat yaşıyan.

mütenasib / mütenâsib / متناسب

  • Uygun, aralarında muntazam bir nisbet bulunan, muvâfık, birbirine mensub ve müşâbih olan.
  • Uygun, birbirine yakışan.
  • Uygun, uyumlu. (Arapça)

mütenavimane / mütenavimâne

  • Uyur gibi görünerek. (Farsça)

mütenebbih / مُتَنَبِّهْ

  • Uyanmış, tenbih ile uyarılmış olan. Bir şeyden ders alıp aklını başına toplayan.
  • Uyanmış, uyanık.
  • Uyanmış.
  • Uyanmış, uyanık.

müterazim

  • Üzümle ekmek yemek.

müteşe'im

  • Uğursuz sayan.

mütevaliyen

  • Üst üste, aralık vermeden, peş peşe.

müteyakkız / متيقظ / مُتَيَقِّظْ

  • Uyanık, uyanmış, tetikte, gözü açık olan.
  • Uyanık.
  • Uyanık bulunan,tetikte gözü açık olan.
  • Uyanık.
  • Uyanık, teyakkuz durumunda olan. (Arapça)
  • Uyanık.

müteyakkızane / müteyakkızâne

  • Uyanık ve dikkatlice, göz açıklığı ile. (Farsça)

mutırr

  • Uzun.

mutneb

  • Uzatılmış. Uzatılan söz. Sözdeki itnâb, yâni; uzunluk.

mutreka

  • Üstüne sahtiyan bürünmüş kalkan.

müttefekun aleyh / مُتَّفَقٌ عَلَيْهْ

  • Üzerinde birleşilen mes'ele. Hakkında müttefik olup anlaşmaya varılmış olan.
  • Üzerinde birleşilmiş.
  • Üzerinde ittifak edilen.

müttefekunaleyh

  • Üstünde birleşilen mesele.

muvafakat / muvâfakat / مُوَافَقَتْ

  • Uygunluk. Uymak. Anlaşmak. Karşılıklı anlaşma. Râzı olma. Müsâade.
  • Uygunluk; bir durumu uygun görme.
  • Uygunluk, uygun bulma.
  • Uygunluk.

muvafakat etme

  • Uygun bulma.

muvafık / muvâfık / موافق / مُوَافِقْ

  • Uygun. Yerinde. Denk.
  • Uygun.
  • Uygun.
  • Uygun.

muvafık görme

  • Uygun görme.

müvanese

  • Üns tutmak, dostluk kurmak.

muvasal / muvâsal

  • Ulaşan, kavuşan.

muvasala / muvâsala

  • Ulaşma, kavuşma.

muvazene-i amme / muvazene-i âmme

  • Umumi, genel denge.

müvellide / مُوَلِّدَه

  • Üretkenlik.
  • Üreme kuvvesi.

muzafferiyet

  • Üstünlük, muzafferlik, düşmana üstün gelme.

müzdver

  • Ücretle çalışan. (Farsça)

müzevver

  • Uydurulmuş.
  • Uydurma, düzme.

müzih

  • Uzaklaştıran.

na's

  • Uykusu gelmek. Uyku bastırmak.

na'san

  • Uykusu gelmiş olan adam.

na-behencar

  • Usulsüz, kuralsız, yolsuz, kaidesiz. (Farsça)

na-çespan

  • Uygun ve yakışık olmıyan. (Farsça)

na-demsaz

  • Uymayan, uygun olmayan, âhenksiz. (Farsça)

na-endiş

  • Uzun uzadıya düşünmeğe değmez. Açık, muhakkak. (Farsça)

na-me'mul

  • Umulmadık, beklenmedik anda. (Farsça)

na-mübarek

  • Uğursuz, meymenetsiz. (Farsça)

na-sazi / na-sazî

  • Uygunsuzluk, münasebetsizlik, uymazlık. (Farsça)

na-ümid

  • Ümidsiz. Ümidi kırılmış. (Farsça)

na-ümidi / na-ümidî

  • Ümit kırıklığı, ümitsizlik, me'yusiyet. (Farsça)

nahs / نحس

  • Uğursuzluk. (Arapça)

nail / nâil

  • Ulaşan, erişen.

naim / nâim / نائم

  • Uyuyan, uykuda olan.
  • Uyuyan.
  • Uyuyan.
  • Uyuyan. (Arapça)

naimane / naimâne

  • Uyur gibi, uyuklayarak, uyurcasına. (Farsça)

naime / nâime

  • Uyuyan.

nam kazanma

  • Ün kazanma, ünlenme.

namaver / nâmâver / نام آور

  • Ünlü, sanlı. (Farsça)

namberdar / nâmberdar / نامبردار

  • Ünlü, sanlı. (Farsça)

namdar / nâmdar / نامدار / nâmdâr / نَامْدَارْ

  • Ünlü, şöhretli, meşhur. (Farsça)
  • Ünlü, şöhretli, meşhur.
  • Ünlü, namlı. (Farsça)
  • Ünlü.

name'mul / nâme'mûl / نامأمول

  • Umulmayan, beklenmedik. (Farsça - Arapça)

nami / nâmî / نامى

  • Ünlü, namlı. (Farsça)

namüsaid / nâmüsaid / نامساعد

  • Uygun olmayan. (Farsça - Arapça)

namuvafık / nâmuvafık / nâmuvâfık

  • Uygunsuz.
  • Uygun olmayan.

namver / nâmver / نامور

  • Ünlü. (Farsça)

naseza / nâseza

  • Uygun olmayan.

nasi

  • Unutan, nisyan eden.

natm

  • Ulaştırmak, vardırmak.

nayi / nayî

  • Uzak.

nazar-ı amme / nazar-ı âmme

  • Umumun bakışı, genel bakış.

nazar-ı umumi / nazar-ı umûmî / نَظَرِ عُمُوم۪ي

  • Umumun bakışı.

ne'y

  • Uzak olmak.

neffas / neffâs

  • Üfleyen.

nefh

  • Üfleme, verme.
  • Üfleme.

nefha / نفحه

  • Üfleme, üfürme. İsrâfil aleyhisselâmın, kıyâmetin kopup insanların öleceği ve tekrar diriltilecekleri zaman, nasıl olduğu bizce bilinmeyen sûra üflemesi.
  • Üfürme. (Arapça)

nefite

  • Unu suya koyup kaynatıp koyulaşıncaya kadar karıştırmak.

nefret-i amme / nefret-i âmme / نَفْرَتِ عَامَّه

  • Umumun, genelin nefreti.
  • Umûmî nefret.

nefs

  • Üfürmek, üflemek.

nesuc

  • Üstünde yük doğru durmayan deve.

neşve-i ümit

  • Ümit sarhoşluğu, sevinci.

nevm / نوم / نَوْمْ

  • Uyku.
  • Uyku.
  • Uyku. (Arapça)
  • Uyku.

nevm-alud / nevm-âlud / nevm-âlûd

  • Uykulu, uykuya bulaşmış, uyumuş.
  • Uykulu.

nevmalud / nevmâlûd

  • Uyku ile karışık.

nevmi / nevmî

  • Uyku ile alâkalı, uykuya âit.

nevmid / nevmîd / نوميد

  • Ümidsiz, me'yus, mükedder, cesareti kırılmış. (Farsça)
  • Ümitsiz, üzgün.
  • Umutsuz. (Farsça)
  • Nevmîd etmek: Umutsuzluğa düşürmek. (Farsça)
  • Nevmîd olmak: Umutsuzluğa kapılmak. (Farsça)

nevmidane / nevmidâne

  • Ümitsizce, kederli ve ümidsiz olarak. (Farsça)

nevmidi / nevmidî / nevmîdi

  • Ümidsizlik, cesaret kırıklığı.
  • Ümitsizlik, cesaret kırıklığı.

nevmiye

  • Uyku ile ilgili.

ney

  • Üflemeli bir çalgı.

nisyan / nisyân / نسيان / نِسْيَانْ

  • Unutmak, hatırdan çıkarmak.
  • Unutkanlık.
  • Unutma.
  • Unutma, unutuş.
  • Unutma.
  • Unutma.

nıtnıt

  • Uzun boylu adam.

niyet-i üstadane / niyet-i üstadâne

  • Üstadın kendi niyeti.

nizamatü'l-alem / nizâmâtü'l-âlem

  • Uluslararası İlişkiler.

nokta-i ittifak

  • Üzerinde görüş ve fikir birliği olan nokta.

nu'nu

  • Uzun boylu adam.

nuas

  • Uyuklama, uyuşukluk.

nüasi / nüasî

  • Uyuklama ile ilgili.

nuhuset

  • Uğursuzluk.
  • Uğursuzluk.

nühuset / nühûset

  • Uğursuzluk.

nukat-ı selase / nukat-ı selâse

  • Üç nokta.

nükte-i umumiye

  • Umuma ait, herkesle ilgili ince ve derin bir nokta, mânâ.

nümune-i imtisal

  • Uyulacak örnek. Örnek alınacak model.

ömr-ü tavil

  • Uzun ömür.

organ

  • Uzuv.

örs

  • Üzerinde demir gibi madenlerin dövüldüğü çelik yüzeyli, kalın ve bir tarafı sivri alet.

padişah / pâdişah

  • Ülkeyi idare eden devlet başkanı.

pano

  • Üzerine ilân, tablo, vs. asmaya yarayan levha. (Fransızca)

parçe

  • Ufak şey, küçük nesne, parça. (Farsça)

peçel

  • Üstü başı pislik içinde ve iğrenç olan adam. (Farsça)

pedender

  • Üvey baba. Babalık. (Farsça)

perdaz / perdâz

  • Uçan.

perde-i hacalet / perde-i hacâlet

  • Utanç perdesi.

perde-i hicap ve haya / perde-i hicap ve hayâ

  • Utanma ve çekinme perdesi.

perde-i nukuş

  • Üzeri nakışlarla dolu perde.

perdebirun

  • Utanmaz, açıksaçık konuşan. (Farsça)

pere

  • Uç, kenar. (Farsça)

permer

  • Ümid etme, umma, bekleme. İntizar. (Farsça)

perran

  • Uçan, uçucu. (Farsça)

pervaz / pervâz / پَرْوَازْ

  • Uçmak, kanat açmak.
  • Uçuş.
  • Uçma.

pervazgah / pervazgâh

  • Uçulacak yer. Tayyâre meydanı. Hava alanı. (Farsça)

pervin / پروین

  • Ülker denilen yedi yıldızın tamamı. (Farsça)
  • Ülker, Süreyya. (Farsça)

peygule-i nisyan

  • Unutulma köşesi.

peyk / پيك / پَيْكْ

  • Uydu.
  • Uydu.
  • Ulak. (Farsça)
  • Uydu.

peyvest

  • Ulaşma, vasıl olma, kavuşma. (Farsça)

piruz

  • Uğurlu, hayırlı. (Farsça)

piruzi / piruzî

  • Uğurluluk, hayırlılık. (Farsça)

pratik

  • Uygulama.

pür-ümit

  • Ümit dolu.

püsender

  • Üvey oğul. Üvey evlâd. (Farsça)

rabb

  • Üveybaba.

rabbe

  • Üveyana.

racih / râcih / رَاجِحْ

  • Üstün, seçilen.
  • Üstün olan.

racihane / râcihane

  • Üstün tutarak, tercih ederek.
  • Üstün olurcasına.

radaf