LUGGAT
OSMANLICA TÜRKÇE SÖZLÜK

{ lügât . lügat . لغت }

Arapça ve Farsça yazımları, Osmanlıca okunuşları 
ve detaylı açıklamaları ile birlikte.

Arama yapmak istediğiniz kelimeyi girip
karşılığını bulmak istediğiniz "OSMANLICA ARA" ya da "TÜRKÇE ARA" butonlarına tıklayın.
Türkçe - Osmanlıca Sözlük'te öz. ifadesini içeren 411 kelime bulundu...

ab-ı hayat / âb-ı hayât

  • Hayat suyu. Saf ve berrak su. İnce ve derin mânâlı söz. Tasavvufta mürşid-i kâmil denilen evliyâ zâtların, insanların mânen canlı, kalblerinin uyanık olmalarına vesîle olan mübârek sözleri, mânevî nazarları (bakışları) ve kıymetli kalblerinden fışkır an teveccüh. Bir şeyin kıymetini kuvvetli bir şek

abnus / âbnûs / آبنوس

  • Abanoz. (Farsça)

acac

  • Toz.
  • Tütün.
  • Bulut.
  • Duman.

ahd u misak / ahd u mîsâk

  • Yemin ve anlaşma, kesin söz.

ahu

  • Ceylân. (Farsça)
  • Gözleri çok güzel olan. Çok güzel göz. (Farsça)
  • Gazâl. (Farsça)
  • Mc: Dilber. Mahbub. (Farsça)

akub

  • Toz.

amin / âmin

  • Kabûl et mânâsına, duâ sonunda söylenen söz.

argo

  • Bir meslek veya topluluk sınıfı arasında kullanılan özel söz. (Fransızca)
  • Mc: Serserilerin ve külhanbeylerin kullandığı söz veya deyim. (Fransızca)

arkub

  • Ökçe siniri.
  • Yalan ve kötü söz.

asar

  • Toz.
  • Sığınak.
  • Atiyye, hediye.

aşir

  • Onda bir. On kısma taksim edilen bir şeyin herbir parçası.
  • Kur'an-ı Kerimin on cüz'ünden herbiri veya on âyetlik bir parçası.
  • Dost, yardımcı, yardak.
  • Koca.
  • Kabile.
  • Kötülükte yardımcılık eden.
  • Sahip.
  • Toz.

avra

  • Şaşı. Kör kadın. Tek gözlü.
  • Mc: Kör fikir.
  • Çirkin ve kabih söz.
  • Sâdece dünyayı düşünüp âhireti unutan.

ayn / عين

  • (Çoğulu: A'yan-A'yun-Uyûn) Göz.
  • Pınar, kaynak. Çeşme.
  • Tıpkısı, tâ kendisi.
  • Zât.
  • Eşyanın hakikatı.
  • Kavmin şereflisi.
  • Diz.
  • Altın.
  • Nazar değme.
  • Casus.
  • Her şeyin en iyisi.
  • Muayene etmek.
  • Göz.
  • Pınar.
  • Eşyanın hakikatı.
  • Göz. (Arapça)
  • Tıpkı. (Arapça)
  • Ayın harfi. (Arapça)

bad-ı şimali / bâd-ı şimalî

  • Kuzey rüzgârı. (Farsça)
  • Nefes, soluk. (Farsça)
  • Ah sesi, ah çekme. (Farsça)
  • Allah'ın inâyeti. (Farsça)
  • Medih. (Farsça)
  • Söz. (Farsça)
  • Büyüklük taslama, kibirlilik. (Farsça)
  • şarap. (Farsça)

badire

  • Birdenbire meydana gelen hâl. Felâket. Musibet.
  • Kabahat.
  • Birden, zahmetsizce söylenen söz.
  • Kılıcın, namlunun veya her çeşit nebatın ucu.
  • Zor geçit.

baht

  • Öz. Hâlis. Saf. Sade.

barekallah / bârekâllah

  • "Allah ne mübarek yaratmış".
  • Allah hayırlı ve mübarek kılsın anlamında, beğeniyi ifade etmek için kullanılan bir söz.

basil

  • Kahraman, cesur, yiğit kimse.
  • Fena, sert, kırıcı, kötü söz.
  • Haram olan şey.
  • Güzel olmayan, çirkin kimse.

bedihe

  • Birdenbire ve düşünmeden söylenilen güzel söz. Hazırcevaplık.
  • Başlangıç.

bedii / bediî

  • Güzel, beğenilen, sanatlı söz.

bediülbeyan / bedîülbeyân

  • Görülmedik derecedeki güzel söz.

beliğ / belîğ

  • Açık, düzgün söz söyleyen.
  • Güzel, sanatlı söz. Belâ-gatli.
  • Düzgün ve adamına göre söylenmiş söz.

berceste

  • Sağlam ve lâtif. (Farsça)
  • Seçme. (Farsça)
  • Edb: Zahmetsizce hatıra geliveren ve fakat çok kıymetli olan söz. (Farsça)

berfend

  • Asker, nefer, er. (Farsça)
  • Güzel ve hoş söz. (Farsça)
  • Derin yer. (Farsça)

berhud / berhûd

  • Saçmasapan söz, mânasız söz. (Farsça)

berniye

  • (Çoğulu: Berâni) Büyük küp.
  • Küçük horoz.
  • Bir hurma cinsi.

besbas

  • Saçmasapan, manâsız söz. (Farsça)

bevk

  • Fenalık, düşmanlık, keder ve belâ meydana getirme.
  • Musibet, felâket.
  • İzinsiz ve habersiz olarak bir yere aniden çıkagelme.
  • Çalıp çırpma.
  • Yalan söz.
  • Boşboğaz (adam).
  • Şiddetli yağmur.

beyt-üz zifaf / beyt-üz zifâf

  • Gelin odası.
  • Edb: Aynı vezinde iki mısra'dan ibâret söz.

bezle

  • Lâtife, hoşa giden kibar ve nâzik söz. Şaka tarzında söylenen söz. (Farsça)
  • Ahenk ile okunan şiir. (Farsça)

bi'at-ı rıdvan / bî'at-ı rıdvân

  • Hudeybiye'de Semûre ismindeki ağacın altında 400 Eshâb-ı kirâmın Peygamber efendimize, emirlerini kayıtsız şartsız yerine getireceklerine dâir verdikleri söz.

bi-meal / bî-meal

  • Hükümsüz, mânasız, saçmasapan söz. (Farsça)

bina

  • Gören, görücü. (Farsça)
  • Göz. (Farsça)

bişing

  • Balyoz. Kazma. Küskü. Burgu. (Farsça)

biza'

  • Birisine kaba muamelede bulunma.
  • Faydasız, boş yaramaz söz.

cadu

  • Büyücü, cadı. (Farsça)
  • Hortlak, gulyabani. (Farsça)
  • Acuze, çirkin kocakarı. (Farsça)
  • Çok güzel söz. (Farsça)

cahme

  • Nazar değdiren göz.
  • Kat kat ve şiddetli yanan ateş.

cami-ül kelim

  • Vecize. Kısa olup çok mânaya gelen söz.

camiülkelim / câmiülkelîm

  • Zengin mânâlı söz.

çar-çeşm / çâr-çeşm

  • Dört göz.

çekirdek-i asli / çekirdek-i aslî

  • Asıl çekirdek, öz.

cem'iyyet-i kelam / cem'iyyet-i kelâm

  • Kelâmın câmi olması. Müteaddid mânası bulunan kelâm, söz.

cemal

  • Yüz güzelliği. Fertteki güzellik.
  • Cenâb-ı Hakk'ın lütuf ve ihsânı ile tecellisi.
  • Hak ile söylenen doğru söz.
  • Hüsün.

çeşm / چشم

  • Göz. Ayn. Dide. (Farsça)
  • Göz.
  • Göz.
  • Göz.
  • Göz. (Farsça)

çeşm-i alil / çeşm-i alîl

  • Ağlayan yaralı göz.

çeşm-i bed

  • Kem göz.

çeşm-i giryan / çeşm-i giryân

  • Ağlayan göz.

çeşm-i hoş-nigah / çeşm-i hoş-nigâh

  • Güzel bakışlı göz.

çeşm-i im'an / çeşm-i im'ân

  • Dikkatli bakan göz.

çeşm-i istikbal-bini / çeşm-i istikbâl-binî

  • Gelecek zamanı, istikbâli gören göz. Kuvve-i kudsiye ve ferâset ve basiretle ileriyi bilen nazar.

çeşm-i mest

  • Sarhoş göz, mest olmuş göz.

çeşmi

  • Göz.

çeşmigiryan / çeşmigiryân

  • Ağlayan göz.

cevab-ı red

  • Red cevâbı verip kabul etmemek. Reddetmek. Kabul etmemek yolunda söylenen söz.

cevher / جوهر / جَوْهَرْ

  • Mâhiyet, asıl, öz. Varlıkta kalabilmesi için başka bir mahlûka muhtâc olmayan, kendi kendine varlıkta kalabilen.
  • Öz.
  • Mücevher. (Arapça)
  • Öz. (Arapça)
  • Elmas. (Arapça)
  • Öz.

cevher-i nurani / cevher-i nuranî

  • Nurlu cevher, öz.

cevher-i ruh / جَوْهَرِ رُوحْ

  • Ruh denen öz.

cevheri / cevherî

  • Asıl, temel, öz.

cihan-bin

  • Dünyayı, cihanı gören. Allah. (Farsça)
  • Göz. (Farsça)

cinas / cinâs

  • Benzeyiş, münâsebet.
  • Edb: Birçok mânâya gelebilen söz, imalı, telmihli söz. telâffuzu bir, mânası ayrı olan kelimelerin bir sözde bulunması. Bunu yapmaya "tecnis" denir, o kelimelere de "cinas" denir.
  • Birçok mânâya gelebilen söz.
  • Münasebet, benzeyiş. Birçok mânâlara yorulabilen söz. İmalı, telmihli söz. Telaffuzu aynı anlamı ayrı olan kelimelerin bir söz içinde kullanılması.

circir

  • Maydanoz.

cümle

  • Hep, bütün, tam.
  • Gr: Tam mânâyı ifade eden, kaideye uygun söz.
  • Bütün, hüküm bildiren söz.

cümle-i vecize / cümle-i vecîze

  • Kısa ve öz söz.

darb-ı mesel

  • Misâl olarak söylenen meşhur söz. Bir hâdiseye binaen söylenen hikmetli söz. Ata sözü.

demdeme

  • Hiddetli söz. Avâz. Hoşa gitmeyen sesler. (Farsça)
  • Sinek vızıltısı. (Farsça)
  • Öğütmek. Sürte sürte ezmek. (Farsça)
  • Azab vermek, eziyet etmek. (Farsça)
  • Hile. (Farsça)
  • Davul. (Farsça)
  • şöhret, nam, ün. (Farsça)

dendene

  • Mırıltı, homurdanma. Ağır ağır, dudak kıpırtısıyla, yavaş yavaş söylenen söz. (Farsça)

destur

  • İzin, müsaade. Şerlilerden kurtulmak için söylenen söz. (Farsça)
  • Allah'ın inayeti. (Farsça)

dibace / dîbâce / دیباجه

  • Mukaddeme, başlangıç, önsöz. (Farsça)
  • Giriş, önsöz. (Farsça)

didaktik

  • yun. Mevzuu, hikmet ve nasihattan ibaret olan söz. Öğretici.

didar

  • Mülâkat, görüş. (Farsça)
  • Görünme. (Farsça)
  • Yüz. Çehre. (Farsça)
  • Görüş kuvveti, göz. (Farsça)
  • Açık, meydanda. (Farsça)

dide / dîde / دیده / د۪يدَه

  • Göz.
  • Göz.
  • Göz. (Farsça)
  • Göz.

dide-giryan

  • Teessürle ağlayan göz. Ağlayarak.

dik

  • Horoz.

dik-ül efraf

  • Çatal ibikli horoz.

dıkrar

  • (Çoğulu: Dekârir) Koğucu, dedikoducu.
  • Belâ. Zahmet.
  • Yalan söz.
  • Fuhşiyât.

dolap

  • (Çoğulu: Devâlib) Kuyudan su çıkarıp bahçeleri sulamaya mahsus döner makine.
  • Her çeşit döner çark, çıkrık.
  • İçine eşya vesaire konulan raflı veya rafsız göz.
  • Eskiden selâmlık ile harem arasında eşya alıp vermeye mahsus döner dolap ki, veren ile alan birbirlerini görmez

dü-dide

  • İki göz. (Farsça)

dülger / دُولْگَرْ

  • Marangoz.
  • Marangoz.

dürug

  • Yalan, Doğru olmayan söz. (Farsça)

ebu süleyman

  • Horoz.

efrak

  • Ayrılmış.
  • Çatal ibikli horoz.

ejir

  • Akıllı, uyanık, açık göz. (Farsça)

elhamdülillah

  • "Hamd, şükür Allahü teâlâya mahsûstur, bütün nîmetler O'ndandır" mânâsına mübârek, kıymetli bir söz. Buna hamdele de denir.

emma ba'dü / emmâ ba'dü

  • Bundan sonra, asıl meseleye gelince mânâsında olup, söze başlarken kullanılan ve gelecek ifadenin büyük önemini bildiren söz.

enasi

  • (Tekili: Enâsiye) (İnsan) İnsanlar.
  • Basar, göz.

ene ve zerre

  • Otuzuncu Söz.

ene'l-hak

  • Hallâc-ı Mansûr tarafından "Ben yokum, Hak teâlâ vardır." mânâsında söylendiği hâlde, görünüşte; "Ben Hak'kım" manasına alınan söz.

ene'l-hakk

  • "Ben hakkım" anlamına gelen ve ilk defa Hallac-ı Mansûr tarafından söylenen söz.

enisan

  • Boş ve mânasız yalan söz. (Farsça)

es'abi / es'abî

  • Gayet güzel ve beyaz göz.

esleb

  • İnsanın vücudunda veya yüzünde bulunan ben, nokta.
  • Süprüntü, moloz.

estağfirullah

  • Allahü teâlâdan hatâ ve kusurlarımı bağışlamasını dilerim, mânâsına; mübârek, kıymetli bir söz.

evcedethu-l esbab

  • (İcad. dan) "Onu sebepler icadediyor. Sebepler bu şeyi icadediyor." mânasında dinsizliği ima eden bir söz.

fakir-i pürkusur

  • Kusurlarla dolu muhtaç anlamında, tevazu ifadesi olarak "ben" yerine kullanılan söz.

fakire

  • Muhtaç anlamında, tevazu ifadesi olarak, bayanlar için "ben" yerine kullanılan söz.

fasl

  • (Fasıl) İki şey arasındaki ek yeri. Mafsal.
  • Hak söz. Hak ile bâtılın arasını fark ve temyiz ile olan hüküm ve kaza. (Buna "Faysal" da denir) Halletmek. Ayrılma. Çözme.
  • Bölüm.
  • Mevsim.
  • Aynı makamda çalınan şarkı.
  • Çocuğu memeden kesmek.
  • Birini zem

fehhe

  • Zillet, horluk.
  • Yaramaz söz.

fened

  • Yalan söz.
  • İhtiyarlıktan dolayı aklın zayıflaması.

fesl

  • Ek yeri, hak söz.

fezleke

  • Hülâsa. Netice. Öz. İcmâl.
  • Hesap listesinde netice.

fuhş

  • Çirkin söz. İş ve ayb şeyler. Çirkin olan işleri başkalarına açık kelimelerle anlatmak.

fuhş-u kelam / fuhş-u kelâm

  • Edep ve terbiye dışı söz.

fuzul

  • (Tekili: Fazl) Fazla şey. Lüzumsuz söz.

fuzuli / fuzulî

  • Fazladan olup boşu boşuna söylenen söz. İşe yaramayan. Boşu boşuna.
  • Boşboğaz. Ahmak. Vazifesinden hariç lüzumsuz şeye teşebbüs eden.
  • Haksız olarak fiile çıkarılan iş.
  • Fık: Şer'î izin olmadığı halde diğer bir kimsenin hakkında tasarruf eden kimse.
  • Büyük bir şâi

gabere

  • Ağaçlık yer.
  • Bir şey üzerine çökmüş toz.

galat

  • Hata. Yanlış.
  • Kaideye uymaz söz.

gamız

  • Anlaşılmaz, anlaşılması güç.
  • Kapalı ve karışık söz.
  • Çukur yer.
  • Zayıf kişi.

gazal

  • (Çoğulu: Gazale-Gazelân) Ceylân. Geyik, âhu. Geyik yavrusu.
  • Şarkıcı, mızıkacı.
  • Güzel göz.

gerd / گرد

  • Toz. (Farsça)

gevher / گوهر

  • Elmas. (Farsça)
  • Mücevher. (Farsça)
  • Öz. (Farsça)

gubar / gubâr / غبار

  • Toz.
  • Toz.
  • Toz.
  • Toz.
  • Toz. (Arapça)

güftar / güftâr / گفتار

  • Söz. (Farsça)

güfte / گفته

  • Söz. (Farsça)
  • Şarkı sözü. (Farsça)

gürizgah / gürizgâh

  • (Girizgâh) Kaçacak yer. (Farsça)
  • Edb: Bir bahisten diğer bahse, mukaddimeden maksada intikal için bir münasebet te'sis eden söz. Nedim'in:Bu şehr-i stanbul ki, bîmisl ü behadırBir sengine yekpâre Acem mülkü fedadırmatla'lı kasidesindeki:İstanbul'un evsafını mümkün mü beyan hiç Maksad hemen sa (Farsça)

guy

  • Söyleyen, konuşan, söyleyici. (Farsça)
  • Kelâm, söz. Acemlere mahsus bir cins oyun topu. (Farsça)
  • Baykuş. (Farsça)

güzaf / güzâf

  • Boş söz.

haber

  • Hâriçten insanın fikrine intikal eden ilim.
  • Yeni havadis. Ağızdan ağıza nakledilen söz.
  • Peyam. Peygam. Nebe'. İlim ve malumat. Bilgi.
  • Hadis, Resul-i Ekrem Aleyhissalatü Vesselâm'ın sözü.
  • Edb: Hâdiseyi bildiren fiil veya cümle.
  • Gr: Müsned. Mübtedanın mu
  • Herhangi bir konuda alınan yazılı veya sözlü bilgi.
  • Sünnet, hadîs-i şerîf.
  • Eshâb-ı kirâm, Tâbiîn ve Tebe-i tâbiînden bildirilen söz.

haç

  • (Ermeniceden) Put. Haç. İstavroz.

hadis / hadîs / حَد۪يثْ

  • Peygamberimizden (asm) nakledilen söz.

hadis-i merdud / hadîs-i merdûd

  • Mânâsı olmayan ve rivâyet şartlarını taşımayan söz.

hafi / hafî

  • Gizli, kapalı.
  • Usûl-i fıkıh ilminde, mânâsı açık olduğu hâlde söyleyenin maksadını ifâde etme husûsunda kapalı, gizli söz.
  • Tasavvufta âlem-i kebîrdeki beş latîfeden biri.

hakikat / hakîkat

  • Bir şeyin aslı, mahiyeti.
  • Gerçek, doğru.
  • Sadakat kadirbilirlik. Sözlük anlamıyla söylenen söz.

hakiki / hakîkî

  • Gerçek, asıl, öz.

hane

  • Ev, mesken, beyt. (Farsça)
  • Mat: Basamak, bölüm, göz. (Farsça)
  • Bazı kelimelerle birleştirilip mürekkep isim yapılan bir "ek" tir. "Hasta-hane, ecza-hane, yazı-hane, kıraat-hane" gibi. (Farsça)

harf / حرف

  • Harf. (Arapça)
  • Söz. (Arapça)

harf-i ab-dar / harf-i âb-dâr

  • Güzel ve mânidar söz.

hasir / hasîr

  • Feri gitmiş, donuklaşmış göz.
  • Hasret çeken. Meramına nail olamayan.
  • Yorulmuş.
  • Açılmış.
  • Zayıf.

haşir sözü

  • Haşir bahsinin anlatıldığı Onuncu Söz.

hass / hâss

  • Özel; bir ferde delâlet eden söz.

haşv / حشو

  • Doldurulmuş, yararsız söz. (Arapça)
  • Kuru ot. (Arapça)

haşv-i müfsid

  • Edb: İbarede yalnız kalabalık etmekle kalmayıp mânâyı da anlaşılmaz hale getiren söz.

hatal

  • Boş ve yaramaz söz.

hatime / hâtime

  • Son. Nihayet. Son söz.
  • Son, son söz.

hayide

  • Çiğnenmiş. (Farsça)
  • Ağızdan ağıza dolaşmış, bayat söz. (Farsça)

hayyeales-salah-hayyealel-felah / hayyeales-salâh-hayyealel-felâh

  • Ezân ve ikâmet okunurken söylenen "Haydin namaza" ve "Haydin kurtuluşa" mânâsına mü'minleri kurtuluşa, seâdete sebeb olan namaza çağıran iki mübârek söz.

heba

  • İnce toz.
  • Boş. Beyhude. Nâfile. Faydasız. İsraf. Ziyan.
  • Aklı az olan.

hebve

  • Toz.
  • Tozlu yol.

herze

  • Boş söz. Saçmasapan söz. Boş lâkırdı. (Farsça)
  • Boş, saçma sapan söz.
  • Boş söz.

hesmele

  • Gizli söz.

hetme

  • Çok kelâm, çok söz.

hetmele

  • Gizli kelâm, gizli söz.

hez

  • Eğlence. Ciddi olmayan söz.

hezl

  • Ciddi olmayan söz. Saçma, uydurma, yalan konuşmak.
  • Edb: Meşhur bir manzumeye lâtife tarzından nazım yapmak. Bu tarzda yapılan nazım.

hezlamiz / hezlâmiz

  • Şaka ile karışık söz. Mizahlı kelâm.

hezr

  • Saçmasapan, boş ve mânâsız söz.

hınna

  • Kına. Saça, sakala veya kadınların, parmaklarının uçlarına sürdükleri sarımtırak pembe boya ve bunun esası olan toz.

hitab-ı ezeli / hitab-ı ezelî

  • Başlangıçsız, çok eski söz.

hıyre

  • Fersiz ve donuk göz. (Farsça)

hücre

  • Odacık, göz.
  • Dokuların, organların en küçük parçası, hücre.

hufre

  • Ahd, söz.

hulasa / خلاصه / hulâsa / خُلَاصَه

  • Öz.
  • Öz.

humar-alud / humar-âlud

  • Süzgün ve baygın göz. (Farsça)
  • Kendinden geçmiş, şaşkın. (Farsça)

hür'

  • Fâsid kelâm, çirkin söz.

hurus

  • Horoz. (Farsça)

hüval

  • Kundura kalıbının yukarı kısmını genişletmek için kullanılan takoz.

ibare

  • Bir fikri anlatan bir veya birkaç cümlelik yazı. Parağraf.
  • İbretli ders veren söz.

icab / îcâb

  • Lâzım. Gerekli. Lüzum. Sebeb olmak.
  • Ist: Akitlerde ilk söylenen söz. Bir mal sahibinin müşteriye karşı, "Bu malımı sana şu kadar paraya sattım" demesidir. Müşterinin de kabul etmesine dair olan sözüne "kabul" denir. Şer'i ıstılahta buna "icâb ve kabul" denir.
  • İhtiyaç.
  • Teklif, bir sözleşme için alıcı veya satıcı tarafından ilk söylenen söz.

iddiai / iddiaî

  • İddia ile alâkalı. Şahitsiz, delilsiz ve boş söz.

ilham / الهام

  • Kalbe gelen ilâhî söz.

inşaallah / inşâallah

  • Her zaman Allahü teâlânın adını anmağa alışmak ve Allahü teâlâ dilerse olur mânâsına bütün işlerini Allahü teâlânın dilemesine havâle etmek için söylenen söz.

insicam

  • Suyun dökülüp devamlı akışı. Düzgünlük. Sağlam ve ıttırad ile ârızasız tertib üzere olmak.
  • Devamlı yağmur yağmak.
  • Edb: Düzgün, tertibli, pürüzsüz söz. Kitabın ifadesi güzelce ve düzgün tertib üzere olmak.

istidradi / istidrâdî

  • Başka konu anlatılırken arada söylenen söz.

istitrad

  • Ara söz.

itba'

  • Tâbi' kılmak. Ardına katmak.
  • Gr: Bir kelimenin sonuna ilâve edilen tekerleme nev'inden mânasız söz. (Yazmak mazmak, Okumak mokumak gibi.)

itiraz / îtiraz

  • Karşı çıkma, karşı söz.

jaje

  • Bâtıl, edebsizce olan söz. (Farsça)

kal

  • (A, uzun okunur) Söz.

kāl / قَالْ

  • Söz.

kalubela / kâlûbelâ

  • Allahü teâlâ, Âdem aleyhisselâmı yaratınca, kıyâmete kadar bütün zürriyetini zerreler hâlinde onun belinden çıkarıp; "Ben sizin Rabbiniz değil miyim?" diye buyurup, onların da; "Evet, sen Rabbimizsin" diye verdikleri cevâbı ifâde eden söz.

kama

  • İki tarafı keskin, ucu sivri ve enli bıçak.
  • Duvara veya keresteye çakılan büyük tahta çivi.
  • Ağaç, kütük ve sâireyi yarmak için kullanılan ucu ince, arka tarafı kalın ağaç veya demir takoz.

kanaat-ı acizane / kanaat-ı âcizane

  • Âcizin kanaati; benim fikrim anlamında tevazu ifadesi olarak kullanılan söz.

karir

  • Mesrur, sevinmiş, memnun. Beşâret ve müjde sebebi ile parlayan göz.

karısa

  • (Çoğulu: Kavâris) İncitici söz.

kastal

  • Cenk ederken olan toz, dövüşürken çıkan toz.

katere

  • Bir şey üzerine çökmüş toz.
  • İs gibi bir karanlık.
  • Toz.
  • Kebap yapmak.
  • Pişmiş şeyin kokması.

kavil / قَوِلْ

  • Söz.

kavl / قول

  • Anlaşma. Sözleşme.
  • Konuşulan söz. Söz cümlesi.
  • İtikad, delâlet.
  • Tarif.
  • İlham.
  • Söz.
  • Söz. (Arapça)

kavl-i ilahi / kavl-i ilâhî

  • İlâhî söz.

kavl-i leyyin

  • Yumuşak söz.
  • Yumuşak söz. Sert olmayan söz. Enâniyetli olmayan söz.

kavl-i meşhur

  • Meşhur söz.

kavl-i mücerred

  • Delilsiz söz.

kavl-i racih / kavl-i râcih

  • Kabul ve tercih edilmiş söz.

kavl-i şarih / kavl-i şârih

  • Mânasını açıklayan söz. Şerheden söz. Tarif. Şerhedenin sözü.
  • Açıklayıcı söz.

kavl-i şarihi / kavl-i şârihi

  • Açıklayıcı söz.

kavliracih / kavlirâcih

  • Üstün bulunan söz.

kazife

  • Sövdükleri söz.
  • Attıkları nesne.

kaziye

  • Man: Hüküm. Bir hükmü ifâde eden kelâm.
  • Karar. Fikir. İfâde.
  • Hak veya bâtıl mâna ifade eden söz.
  • Hükmeylemek.
  • Hükümet.

kehil

  • (Kehile) Sürme çekilmiş göz. Sürmeli göz.

kelam / kelâm / كلام / كَلَامْ

  • İfade, söz.
  • Söz. Bir mânayı ifâde eden, bir maksadı anlatan ifâde.
  • Allah'a mahsus bir sıfat.
  • Fık: Allah (C.C.) Kelâm sıfatını da hâizdir. Onun kelâmı harften ve savttan (sesden) münezzehtir, ezelidir, ebedidir.
  • Ist: Hikmet ve mantık esaslarıyla Allah'ın (C.C.) varlığı, birliği, İ
  • Söz. (Arapça)
  • Söz.

kelam-ı ahsar / kelâm-ı ahsar

  • En kısa ve veciz söz.

kelam-ı ezeli / kelâm-ı ezelî

  • Ezelî, zaman üstü söz.

kelam-ı kudsi / kelâm-ı kudsî

  • Kutsal kelâm, söz.

kelam-ı mahrem / kelâm-ı mahrem

  • Gizli kelâm. Mahrem söz.

kelam-ı mecazi / kelâm-ı mecazî

  • Gerçek anlamında kullanılmayıp, aralarındaki ilgi, bağ ve benzerlikten dolayı başka anlamda kullanılan söz.

kelam-ı mensur / kelâm-ı mensur

  • Nesir söz.

kelam-ı pür-meal / kelâm-ı pür-meâl

  • Geniş mânâlı söz.

kelam-ı tevhid / kelâm-ı tevhid

  • Allah'ın birliğini ifade eden söz.

kelam-ı tevhidi / kelâm-ı tevhidî

  • Allah'ın birliğini ifade eden söz.

kelam-ı tünd / kelâm-ı tünd

  • Sert söz. (Farsça)

kelil

  • Körleşmiş.
  • Az gören, donuk gören göz. Uzağı veya yakını iyi göremiyen göz. Miyop veya hipermetrop göz.
  • Kesmez olan âlet.
  • Çakal.
  • Yorulmuş kişi, yorgun kimse.

kelime-i beyza

  • Parlak, değerli söz.

kelime-i gaddare

  • Kahredici, öldürücü, zâlim ve merhametsiz söz.

kelime-i hamka / kelime-i hamkâ

  • Ahmakça söz.
  • Ahmakça söz.

kelime-i maneviye / kelime-i mâneviye

  • Mânevî, soyut söz.

kelime-i mi'raciye

  • Mi'racta söylenen söz.

kelime-i tayyibe

  • Güzel ve hoş söz.

kem göz

  • Kötü niyetle bakan göz.

kemter

  • İtibarsız, eksik anlamında, tevazu ifadesi olarak "ben" yerine kullanılan bir söz.

kil / kîl / قيل

  • Söz. (Arapça)

kinaye / kinâye

  • Dolayısı ile dokunaklı söz. Maksadı dolayısı ile anlatan söz. Üstü örtülü dokunaklı söz. Açıktan olmayıp hakiki mânâyı başka ifâde ile dokunaklı konuşmak.
  • Doğrudan doğruya değil, dolaylı anlam taşıyan söz.
  • Mânâyı dolayısıyla anlatan söz, üstü örtülü dokunaklı söz.

komedi

  • yun. Cemiyetin gülünç ve kusurlu hâllerini ortaya koyan tiyatro eseri.
  • Uydurma, yapmacık hareket veya söz.
  • Gülünecek hareketler.

kudsi kelam / kudsi kelâm

  • Kutsal kelime, söz.

küfri / küfrî

  • İnkârcılığa ait, inkâr ve inançsızlığa sebep olan iş, söz.

kündekar / kündekâr

  • Sedefçi. Kıymetli ağaçları işleyen. Marangoz. (Farsça)

künh / كنه

  • Bir şeyin aslı, temeli, dip, kök, öz.
  • Asıl, öz. (Arapça)

labe

  • Yalvarma, yaltaklanma, dalkavukluk etme. Acz gösterme. (Farsça)
  • Bu yolda söylenen söz. (Farsça)

laf / lâf / لاف

  • Söz. (Farsça)

laf-ı güzaf

  • Boş yere söz. Boş lâkırdı. (Farsça)

lafıgüzaf / lâfıgüzâf

  • Boş söz.

lafız / lâfız / لفظ

  • Söz.
  • Söz. (Arapça)
  • Söz.

lafügüzaf

  • Beyhude, faydası olmayan söz. Boş laf, lakırtı. (Farsça)

lafz / lâfz

  • İfade, söz.
  • Söz.

lafz-ı kafir / lâfz-ı kâfir

  • İnkârcı söz, hakkı örten söz.

lafz-ı manidar / lâfz-ı mânidar

  • Mânalı, anlamlı söz.

lafz-ı murad

  • Mânâsı için olmayıp lafzı için söylenen kelime, söz.

lafz-ı müşebbi' / lâfz-ı müşebbi'

  • Doyurucu, tatmin edici söz.
  • Doyurucu, tatmin edici söz.

lafz-ı umumi

  • Genel söz.

lafz-ı vahid / lafz-ı vâhid

  • Tek söz.

lagiye

  • Edebe aykırı ve fena söz.

lagv

  • Faydasız çirkin söz.
  • Köpeğin ürkmesi.
  • Deve avazı.
  • Rağbet olunmayan nesne.
  • Hükümsüz.
  • Kaldırmak.
  • Hata etmek.
  • İbtâl etmek.

laklaka

  • Leylek sesi.
  • Hareketten ve ıztıraptan dolayı çıkan ses.
  • Şiddetli ses ve galebe ile çağrışmak.
  • Boş ve mânasız söz.

latife / latîfe / لَط۪يفَه

  • Hoş söz. Şaka. Mizah. Söz ile iltifat. İnsanın çok ince ve hassas olup kalbe bağlı bir duygusu. (Mukabili ciddiyettir)
  • Hoş söz.

lefz

  • (Çoğulu: Elfâz) Atmak.
  • Söz.

leheb

  • Ateşin alevlenmesi. Ateş alevi. Havaya yükselen toz.

lehle

  • Süst ve zayıf nesne.
  • Seyrek dokunmuş bez.
  • Fusaha indinde makbul olmayan şiir ve söz.

libas

  • Giyilecek şey. Elbise.
  • Karı ve koca.
  • Mc: İctima'.
  • Şübhe kabul eden söz.

lüb / لُبْ

  • İç, öz.
  • İç, öz.

lübb / لب

  • İç. Öz. Her şeyin iyisi, hülâsası.
  • Akıl, içli şeyin içi.
  • İç, öz.
  • Akıl.
  • İçli şeyin içi.
  • Öz. (Arapça)

lüfaze

  • Değirmenin öğüttüğü un.
  • Ağızdan çıkan söz.

lüga

  • (Çoğulu: Lügâ) Ses, sadâ. Kelâm, söz.

lugat / لغت

  • Kelime. Söz.
  • Her milletin dili.
  • Lügat kitabı, sözlük.
  • Söz. (Arapça)
  • Sözlük. (Arapça)
  • Kelime. (Arapça)

maaz-allah / maâz-allah

  • "Allahü teâlâya sığınırım" mânâsına, tehlikeli, zararlı ve istenmeyen durumlardan korunmak için söylenen bir söz.

maglata

  • Mugalata. Boş ve mânasız söz. Zihin yanıltmak için söylenen saçma sapan söz.

mağlata / mağlâta

  • Kafa karıştıran aldatıcı söz.
  • Zihni, aklı karıştıran söz.

magz

  • Beyin.
  • Öz. İç. Lüb. İlik.
  • Dimağ.

mağz / مغز

  • Beyin. (Farsça)
  • İç, öz. (Farsça)
  • İlik. (Farsça)

mahiyet-i ilmiye

  • İlmî mahiyet; ilmen var olan asıl, öz.

mahiyet-i mücerrede / mâhiyet-i mücerrede

  • Soyutlanmış mahiyet, soyut öz.

mahmur / mahmûr

  • (Hamr. dan) Sarhoşluğun verdiği sersemlik.
  • Uyku basmış ağırlaşmış göz. Baygın göz.
  • Baygın göz.

mahsur

  • Fersiz göz. Yorulmuş, uzun uzadıya bakmaktan donuklaşmış ve göremez olmuş göz.

makal / makâl / مقال

  • Söz. Lâkırdı. Kavl. Söyleyiş.
  • Söz. (Arapça)

makale

  • Söylenen söz. Söyleme. Söyleyiş. Kelâm. Nutuk.
  • Bir bahsin kaleme alınışı.

makdunis

  • Maydanoz.

makul

  • (Kavl. den) Denilmiş, söylenilmiş.
  • Söylenilen söz.

malaya'ni

  • (Mâlâyâni) Mânasız, faydasız, boş söz.

mana / mânâ

  • Anlam, öz.

mantık

  • (İntak. dan) Konuşturan, söyleten.
  • Doğru muhakeme ve doğru düşünceyi öğreten ilim. Akıl kaidesi.
  • Akıl, nutuk, söz.
  • Söz.
  • Mantık ilmi, vasıta ve delil arasında tutarlılık.
  • Konuşma, düşünce, söz.
  • Doğru muhâkeme ve doğru düşünmeyi öğreten ilim.

manzum

  • Ölçülü, mizanlı, tertibli.
  • Vezni ve kafiyesi olan söz. Edebi ölçüsü olan sözler. (Kaside ve şiirler gibi).
  • Dizilmiş, sıralanmış, düzenlenmiş.

manzume / manzûme / مَنْظُومَه

  • Vezinli ve kafiyeli söz.
  • Tertibli, ölçülü yazı, şiir. Vezinli ve kafiyeli olan söz.
  • Sıra, dizi. Sistem.
  • Tertibli, ölçülü ve kafiyeli söz.

maşaallah / mâşâallah

  • Allah dilemiş ve ne güzel yapmış ve Allah nazardan saklasın gibi anlamlara gelen ve beğeniyi ifade etmek için kullanılan bir söz.
  • Beğenilen şeyler görüldüğünde söylenilen; "Bu, Allahü teâlânın dilediği ve ihsân ettiği şeydir" mânâsına mübârek bir söz.

masduka

  • (Çoğulu: Masdukat) Doğru söz. Hakikat ve gerçek olan kelâm.

maye / mâye

  • Maya, öz.

mazmun / مضمون / mazmûn / مَضْمُونْ

  • İnce anlamlı söz.
  • Meâl. Mâna. Mefhum.
  • Nükteli, san'atlı, ince söz.
  • Ödenmesi lâzım olan.
  • Fık: Gasb, telef veya zulüm sebebi ile ödenmesi lüzum etmiş şey.
  • Kavram. (Arapça)
  • İnce söz. (Arapça)
  • Kavram, ince ma'nalı söz.

mebhas

  • Kısım. Bahis. Fasıl. Bir mes'eleye âid söz.
  • Arama, araştırma yeri.
  • Bir şeyin arandığı yer.

mecaz

  • Yol, geçecek yer.
  • Gerçeğin zıddı.
  • Kendi öz mânâsıyla kullanılmayıp benzetme yolu ile başka mânâda kullanılan söz.

medhal

  • Girilecek taraf. Dahil olacak yer.
  • Giriş. Esere başlangıç. Önsöz. Mukaddeme.

medma'

  • (Çoğulu: Medâmi') Göz. Ayn.
  • Gözyaşı.

mekzube

  • Palavra, yalan söz.

mels

  • Yalan vâde, yalan söz.
  • Güzellik, hüsün.

menin

  • Toz.
  • Zayıf kişi.
  • Zayıf ip.

menkul / menkûl

  • Nakledilmiş, taşınmış.
  • Ağızdan ağıza geçmiş söz.
  • Nakledilebilen, taşınabilen.
  • Başkasından bildirilen, ulaşan haber, söz.

merş

  • (Çoğulu: Müruş) Tırnak ucuyla deriyi yırtmak.
  • Yağmur suyunun durmayıp üzerinden çabuk geçtiği yer.
  • İncitici söz.

mesel / مثل

  • Bir umumi kaideye delâlet eden meşhur söz. Ata sözü. İbretli ve küçük hikâye.
  • Dokunaklı ve mânalı söz.
  • Benzer. Misil.
  • Delil. Hüccet.
  • Örnek, benzer, nümune.
  • Dokunaklı ve mânâlı söz.
  • Yararlı hikâye.
  • Delil, hüccet.
  • Örnek. (Arapça)
  • Özlü söz. (Arapça)
  • Öğretici hikaye. (Arapça)

mesel-ul a'la / mesel-ul a'lâ

  • En kıymetli, en güzel misal. En güzel ta'rif ve söz.

mesuk-un leh

  • Bir mânaya sevk olan, mânaya göre söylenen söz. Asıl mevzu (siyaka doğru) ve maksad için söylenen söz.

mevzu ehadis / mevzu ehâdis

  • Uydurma hadisler; yalan olduğu halde Peygamber Efendimize (a.s.m.) dayandırılan uydurma söz.

milhe

  • Güzel kelâm, lâtif söz.

misak

  • Anlaşma. Sözleşme. Yeminleşme. Verilen söz.

mısra'

  • Kapı kanadı.
  • Edb: Bir manzum yazının her bir satırı. Tam bir vezin ölçüsüne göre tanzim edilmiş söz.

mizah

  • Şaka, lâtife.
  • Edb: Bâzı düşünceleri nükte, şaka veya takılmalarla süsleyip anlatan bir yazı çeşidi. Hoş, nükteli söz. (Zıddı ciddiyettir)

mu'cizat mecmuası / mu'cizât mecmuası

  • Peygamber Efendimizin (a.s.m.) gösterdiği mu'cizelerin anlatıldığı kitap; On Dokuzuncu Mektup ve Kur'ân'ın mu'cize olduğunu ispat eden Yirmi Beşinci Söz.

mu'cizat-ı kur'an / mu'cizat-ı kur'ân

  • Kur'ân'ın mu'cizeleri, Yirmi Beşinci Söz.

mu'cizat-ı kur'aniye / mu'cizât-ı kur'âniye

  • Kur'ân'ın mu'cizeleri, Yirmi Beşinci Söz.

muakkad

  • İnce ve müşkil olan. Zor anlaşılan söz.
  • Ukdeli, düğümlü.

mücevher

  • Cevher ile süslenmiş. Elmaslı. Çok kıymetli.
  • Mc: Kıymetli fikir veya söz.
  • Edb: Yalnız noktalı olan harfleri, ebced hesabına göre sayıldığı zaman, tarih çıkan beyt veya mısra.

mücmel / مجمل

  • Kısa. Öz. Muhtasar. Sözü az, mânası çok olan. Hülâsa edilmiş. Müfesser olmayan söz.
  • Kısa ve az sözle anlatılmış, öz. Kapalı ifade. (Çoğulu) Mücmelat.
  • Kısa, öz.

müfesser

  • Tefsir edilmiş. izah ve beyan edilmiş. Mânası izah suretiyle bildirilmiş. Açıklanmış.
  • Beyan-ı tefsir veya takrir edilmiş olması sebebiyle manası "nass" dan daha vâzıh olan sözdür.
  • Mücmel olmayan söz.

mugalata / mugâlata

  • (Galat. dan) Karşısındakini yanıltmak için söz söylemek. Doğruya benzer yanlış sözler. Safsata. Hatalı ve yanlış söz. Demagoji.
  • Man: Vehimlerden terekküb eden kıyastır.
  • Hatâlı ve yanlış söz, karşısındakini yanıltmak için söz söylemek veya bu sûretle söylenen söz.

muglak

  • (Galak. den) Kapalı, kilitli.
  • Anlaşılmaz, çapraşık söz.

muhal

  • İmkânsız, vukuu mümkün olmayan. Bâtıl, boş söz.
  • Hurâfe olan nazariye.

mühelhel

  • Güzel şiir veya söz.
  • Zarif ve şık elbise.

muhkem

  • Sağlam. Metin. Sıkı sıkıya. Kuvvetli. Tahkim edilmiş. Sağlamlaştırılmış.
  • Fık: Tefsir edilenlerden daha kuvvetli olan söz. İhtimalli olmayan söz.

muhtar kavl / muhtâr kavl

  • Bir mes'elede, bir mezhebin âlimlerinin çoğu tarafından mezhebin içinde mevcûd ictihâdlardan (büyük âlimlerin kitâb ve sünnetten çıkardıkları hükümlerden) seçilen ve bu seçime göre üstün tutulan ve fetvâya esâs alınan kavl, söz.

mukaddeme / مقدمه

  • İlk söz. Başlangıç.
  • Önde gelen. Medhal. Giriş.
  • Man: İki kaziyeden ibaret olan sözün evvelki kaziyesi.
  • Önsöz.

mukaddime / مقدمه

  • Evvel gelen. Öne geçen. Her şeyin evveli.
  • Bir kitapta asıl maksada başlamadan evvel kitapda olan bahisler hakkında ve kitabın muhteviyatına dâir yazılan makale, önsöz.
  • Alın. Nâsiye. Alındaki perçem.
  • Başlangıç, önsöz.
  • Önsöz.
  • Giriş. (Arapça)
  • Önsöz. (Arapça)

mükahhal

  • (Kuhl. dan) Sürme çekilmiş göz. Sürmeli göz.

mukle

  • (Çoğulu: Mukul) Gözün karası. Göz bebeği.
  • Göz.
  • Su taksimi için kullanılan taş.

mülha

  • (Çoğulu: Mülâh) Siyah ile karışık olan beyaz.
  • Lâtif ve güzel olan söz.

müreddef

  • Edb: Redifli olan manzum söz.
  • Peşinden yürütülmüş.

müsar

  • Yükseğe kalkan toz.

müsnid

  • Söyleyene isnad edilen söz.
  • Zaman, dehr.

mutabassır

  • Açıkgöz.

mütearife

  • Herkesin bildiği. Tanınmış. Meşhur. Doğruluğu âşikâr.
  • Man: İsbatı icab etmeyen söz.

mutneb

  • Uzatılmış. Uzatılan söz. Sözdeki itnâb, yâni; uzunluk.

na'ye

  • Birisinin öldüğünü bildiren söz.
  • Bir adamın zünub ve kabahatini izhar ve işaa eden söz.

nagm

  • Gizli kelâm, gizli söz.

nahh

  • Davar sürmek.
  • İplik.
  • Zeyli denilen döşek.
  • Güç seyr.
  • Deve çökertmek için söylenen söz.

nahhat

  • Marangoz. Doğramacı. Ağaç oymacısı. Taş yontucusu.

nak'

  • (Çoğulu: Nuk'-Enku) Su saklayacak yer.
  • Kuyu içinde olan su.
  • Deve kuşu avazı.
  • Feryâd etmek, bağırıp çağırmak.
  • Susuzluğu teskin etmek, susuzluğu gidermek.
  • Sıcak suda haşlama.
  • İlâç olarak çıkarılan su.
  • Suda ıslanma.
  • Toz.

nakarat

  • Çok sık tekrarlanmasından dolayı bıkkınlık veren söz.

nasihat-amiz / nasihat-âmiz

  • İçinden öğüt alınacak söz. (Farsça)

nazar-ı acizi / nazar-ı âcizî

  • Âcizin nazarı; benim bakışım anlamında, tevazu ifadesi olarak kullanılan söz.

nazım / نَظِمْ

  • Tertip, ölçülü ve kafiyeli söz.

nazıra

  • Nazar eden, nezaret eden, bakan.
  • Göz.

nazm-ı celil

  • Pek büyük kıymetli nazm edilmiş güzel söz.
  • Kur'an-ı Kerim'in bir vasfı.
  • Celil olan Cenab-ı Hakk'ın nazmı.

neccar

  • Doğramacı. Marangoz.
  • Dülger.

nefes

  • Soluk, üfürülen hava. Soluma, soluk verip alma.
  • Uzun söz.
  • Bolluk.
  • Hased etmek.
  • Edb: Bektaşi tekkelerinde okunan manzum söz.

nefs

  • (Nefis) Can, kişi, kendi, öz varlık. Bir şeyin zatı olan, kendisi.
  • Göz.
  • Şehvet ve gadabın mebdei olan kuvve-i nefsaniye. Fıtri meyil, bedenin hissi istekleri.
  • Ruh, hayat, asıl.
  • Maya.
  • Hamiyet.
  • Can.
  • İnsanın kendisi, kişi, beden.
  • Hakîkat, cevher, asıl, öz. İnsanda ve cinde şer, kötülük kuvveti. Şerîate yâni dîne uymayan isteklerin kaynağı. Buna nefs-i emmâre de denir.

nefsi nefsi / nefsî nefsî

  • "Nefsim, nefsim" mânâsına gelen ve sadece kendini düşünmeyi ifade eden bir söz.

nesir

  • Saçma, serpme.
  • Vezinsiz, ölçüsüz söz.

neuzü billah / neûzü billah

  • "Allahü teâlâya sığınırız" mânâsına, tehlikeli hâllerden ve îmânı gideren şeylerden sakınma ve korkma mânâsını ifâde eden bir söz.

nezk

  • Yaramaz söz.
  • Süngü ile vurmak.

nizar

  • Korkutup, uygunsuz şeylerden vazgeçirmek için söylenilen söz.

nükte

  • İnce mânâlı söz.
  • Dolayısıyla anlaşılan ince mânâ, bir söz ve ibareden anlaşılan şey.
  • İyi düşünülmüş, ince anlamlı zarif söz.
  • Güzel mânâlı söz.
  • Derin düşünerek ve zihni yorarak ilmî, edebî veya başka bir söz ve yazıdan çıkarılan ince mânâ. Meselâ bu sözde bir nükte vardır, bu şiirin nüktelerini anlamak kolay değildir, denir.

nükte-i azam / nükte-i âzam

  • Büyük nükte; ince ve derin anlamlı söz.

nutuk

  • Nutk.
  • Söz.
  • Söyleyiş, söyleme yetkisi.

organ

  • t. Uzuv. Canlılarda belli bir vazifeyi yapmak için bir arada yaratılmış nesiclerin teşkil ettiği vücud parçası. (El, ayak, baş, göz.. gibi)
  • Bir fikre, bir gayeye hizmet için çalışan.
  • Âlet.

palavra

  • (İspanyolca) Mübalâğalı söz, yalan söylenen söz.

pot

  • Falso, dokunaklı söz.

rabbena lekel hamd / rabbenâ lekel hamd

  • "Ey Rabbimiz sana hamd olsun" mânâsına namazda rükûdan doğrulunca okunması sünnet olan söz.

rehec

  • Toz.

revan

  • Giden, akıcı. (Farsça)
  • Derhal. (Farsça)
  • Ruh, can. Nefs-i nâtıka. (Farsça)
  • Edb: Su gibi akıp giden güzel söz. (Farsça)

rig

  • Kum. (Farsça)
  • Toz. (Farsça)

rikz

  • Gizli söz.

risale-i kıymetdari / risale-i kıymetdarî

  • Çok kıymetli risale; Yirmi Sekizinci Söz.

rivayet

  • Hikâye edilen hâdise veya söz.
  • Bir hâdisenin başkalarına anlatılması.
  • Peygamberimiz'den (A.S.M.) işittiklerini veya sahabeden duyduklarını birisinin başkasına anlatması.
  • Kuyudan halk için su çekmek.

ruh / rûh

  • Can, his, öz.

ruh-u acizane / ruh-u âcizâne

  • Âciz ruhum anlamında, tevazu ifadesi olarak kullanılan söz.

sad

  • Bakır.
  • Toprağa ağnayan horoz.
  • Devenin başında olan bir hastalık.

sadakte

  • "Doğru söyledin, sâdıksın" mânasına karşısındakine söylenilen söz.

safiye

  • Temiz, katışıksız, bozuk olmayan.
  • İçinde yapmacık ve uydurma bir şey, fazladan kelime ve kafiye bulunmayan söz.
  • (Çoğulu: Sevâfi) Toz.
  • Rüzgâr, yel.

safsata / سفسطه

  • Doğru olmadığı halde doğru gibi gösterilen düşünce veya söz. (Arapça)

sahih kavl / sahîh kavl

  • Fıkıh âlimlerinin bir iş hakkında müctehid âlimlerin kavillerinden (re'y ve ictihâdlarından) hakkında doğrudur veya doğru olan budur dedikleri kavl, hüküm, söz.

sahik

  • Uzak.
  • Müretteb olan söz.
  • Hemen anlaşılmaz derece.
  • Çok karışık ve anlaşılmaz söz.

salib / salîb

  • Hıristiyanlık dîninin sembolü kabûl edilen birbirini dik kesen iki doğrunun meydana getirdiği şekil, haç, istavroz.

samim

  • İç, asıl, öz.
  • İç, asıl, öz.

şatata

  • Haktan ve akıldan uzak, hadden aşan söz.

şeas

  • Toz.
  • Tozlu olmak.
  • Yayılmak, münteşir olmak.
  • Dirilmek.

sebla / seblâ / سبلا

  • Uzun kirpikli göz. (Arapça)

sebla'

  • Uzun kirpikli göz.

sec'

  • (Çoğulu: Escâ-Esâci) Kumru sesi.
  • Kafiyeli söz.

sefsaf

  • (Çoğulu: Sefâsif) Alçak, kemter şey, hakir iş.
  • Un elerken elekten kalkan toz.

şehla

  • Elâ göz. Koyu mavi göz. Tatlı şaşı.
  • Mc: Çok güzel.

selamün aleyküm / selâmün aleyküm

  • İki müslüman karşılaşınca veya ayrılırken birinin diğerine; "Ben müslümanım. Benden sana zarar gelmez, selâmettesin. Dünyâda ve âhirette selâmette ol, sıhhat ve âfiyet üzerinize olsun." mânâsına söylenen söz.

sencide

  • Ölçülmüş, tartılmış, değerli. (Farsça)
  • Tam yerinde söylenmiş söz. (Farsça)

sened

  • Kuvvetli olabilecek söz.
  • Tapu.
  • Üzerine dayanılacak ve itimad edilecek şey. Mutemed. Melce'.
  • İki kişi veya çok kimseler arasındaki anlaşmayı tesbit eden ve karşılıklı imzalanan kâğıt, vesika.

sername

  • Mektup, kitap vs. nin başına yazılan yazı. Önsöz. (Farsça)

serseri

  • Ötede beride gezen, başı boş. İşi gücü olmayıp boşta dolaşan, haylaz, derbeder, avare. (Farsça)
  • Boş söz. (Farsça)

serva

  • Masal. (Farsça)
  • Söz. (Farsça)

sıdk

  • Doğru söz. Hakikata muvâfık olan. Bir şeyin her hususu tam ve kâmil olması.
  • Ahdinde sâbit olmak.
  • Peygamberlere mahsus en mühim beş hasletten birisi.
  • Kalb temizliği.

sıhtit

  • Katı, şiddetli, şedid.
  • Çok yükselen toz.
  • Katıksız kavut denilen kavrulmuş un.

şiir

  • Güzel tertibli manzume. Tahayyül ve tasavvurları ve bâzı hakikatları hoşa gidecek şekilde ifâde eden ölçülü söz.
  • Man: Muhayyelâttan terekküb eden kıyas.

şimrac

  • (Çoğulu: Şemâric) Seyrek seyrek dikmek.
  • Yalan karışık söz.

sübhanellah / sübhânellah

  • Allahü teâlâyı noksanlık ve kusur olan şeylerden tenzîh ederim, uzak tutarım mânâsına, mübârek, kıymetli bir söz.

suhan / سخن

  • Söz. (Farsça)

sühan / سخن

  • Söz. (Farsça)

suhen / سخن

  • (Sehun - Suhun) Söz. (Farsça)
  • Söz. (Farsça)

ta'bir

  • (Tâbir) İfade, anlatma. Söz. Mânası olan söz. Deyim.
  • Terim.
  • Rüya yorma. (Ubur. dan) Herhangi bir şeyden ve hâdiseden, başka bir hak ve faydalı mânaya geçmek, intikal etmek ve ibretlendirmek ve ders almak.

taaccüb-ü inşai / taaccüb-ü inşaî

  • Fiili ve kesin bir olayı göstermeyen ve taaccüb ifade eden söz.

tagamgum

  • Anlaşılmaz söz.

tahkir-amiz / tahkir-âmiz

  • Hakaretle karışık söz. (Farsça)
  • Tahkir edici. (Farsça)

tamat

  • Mânâsız ve uygunsuz söz. (Farsça)

tehatih

  • Bâtıl, boş ve abes sözler.
  • Tamamlanmamış söz.

telkin

  • (Çoğulu: Telkinât) Zihinde yer ettirmek. Fikir aşılamak. Zihinde yer etmiş düşünce.
  • Yeni müslüman olana İslâm esaslarını anlatmak.
  • Ölü gömüldükten sonra imam tarafından söylenen söz. (Telkini fenden almış,Medeniyetten taklid,Hürriyet tenkid vermiş,Gururdan dalâlet çıkmış.) (L

temcid pilavı

  • Mc: Tekrar tekrar bahsedilen şey, daima öne sürülen madde. Mükerreren ortaya sürülen bahis, yahut söylenilen söz. (Menşei: "Erkeğini sahura bekleyen kadının, pilavı yanmasın diye kaldırması ve soğumasın diye tekrar koyması" diye söylenir.)

temsil / temsîl

  • Bir şeyin aynısını veya mislini yapmak. Benzetmek. Teşbih etmek. Örnek, nümune söz.
  • Bir şeyin aynını ya da mislini yapmak, benzetmek.
  • Örnek, nümune, söz. Canlandırma, piyes.

turab

  • Toprak, toz.

türre

  • (Çoğulu: Terârih) Bâtıl, herze söz.

türrehe

  • (Çoğulu: Terârih-Türrehat) Saçma sapan ve mânasız söz.

ucacet

  • (Çoğulu: İcâc) Dişi deve sürüsü.
  • Toz.
  • Yüce avazlı, yüksek sesli.

üfnun

  • Hâl. Nev, çeşit. Saçma sapan söz. Dedikodu.

ukab

  • Duman, toz.

ukub

  • Toz.
  • Çömlek kaynaması.
  • Kalabalık.

ükzube

  • Yalan. Uydurma, söz.

ültimatom

  • (Oltimatom) Kat'i ve dönülmez söz. Son söz. (Fransızca)
  • Bir devletin başka bir devlete verdiği ihtar. (Fransızca)

ürcufe

  • (Çoğulu: Erâcif) Yalan. Uydurma söz.

usr

  • Tavşancıl kuşu.
  • Yalan söz.

üsture / üstûre / اسطوره

  • Efsane. (Arapça)
  • Uydurma söz. (Arapça)

vaad-i ilahi / vaad-i ilâhî

  • Allah'ın verdiği söz.

vazıh / vâzıh

  • Açık, ayan, âşikâr. Besbelli. Kapalı olmayan.
  • Edb: Vuzuhlu söz. Bir okunuşta mânâsı anlaşılacak ifâde.

vech-i şebeh

  • Edb: Bir şeyin başka bir şeye neden benzediğini anlatan söz.

veciz / vecîz / وَج۪يزْ

  • Zengin mânâlı kısa söz.
  • Kısa ve özlü söz.
  • Kısa ve öz.

vecize / vecîze

  • Edb: İbaresi kısa, mânası geniş olan çok kıymetli söz, özlü söz. Kısa, veciz söz.
  • Zengin mânâlı kısa söz.

vels

  • Ahd, yemin, söz. " Az nesne.
  • Vurmak.

verem / ورم

  • Şişkinlik, şiş. (Arapça)
  • Verem, tüberküloz. (Arapça)

vesatat-ı aliye / vesâtat-ı âliye

  • Bir hürmet ve saygı ifadesi olarak "yüce aracılığınızla" anlamında bir söz.

veyl

  • Vay hâline, yazıklar olsun.
  • Bir kimse veya topluluğun işledikleri kötülükler sebebiyle karşılaşacakları azâbı, kötü hâlleri ve acınacak bir hâlde bulunduklarını ifâde eden bir söz.
  • Cehennem'de bir vâdinin adı.

vezin / وَزِنْ

  • Ölçülü ve kāfiyeli söz.

yafe

  • Saçma ve mânasız söz. (Farsça)

yave / yâve

  • Hezeyan. Yalan. Yaygara. Saçma sapan söz. (Farsça)
  • Sahipsiz hayvan. (Farsça)

yed

  • Kelime mânâsı "el" demek olup, Allahü teâlâ hakkında kudret, gücü yetmek mânâsı verilen lafız, söz.

yek-çeşm / يَكْ چَشْمْ

  • Tek göz.

yirmi ikinci nur deryası

  • Yirmi İkinci Söz.

za'm

  • Kelâm, söz.

zagzaga

  • Mânâsız söz.
  • Bir nesneyi gizlemek.

zahire

  • Dışarı fırlamış olan göz.
  • Günün yarısında devenin otlamaktan gelmesi.

zarife

  • Fazla ve lüzumsuz söz.

zat / zât

  • Hürmete lâyık kimse, kendi, asıl, öz.

zebanzed

  • Ata sözü, darb-ı mesel. (Farsça)
  • Alışılmış, her zaman söylenen söz. (Farsça)

zebr

  • Kitab. Cüz. Kitap yaprağı.
  • Yazı yazma.
  • Söz. Yazı.
  • Akıl, zekâ.
  • Kuvvetli, sağlam, şiddetli adam.
  • Men'eylemek.

zed

  • "Vurucu, vuran" mânasına gelir ve birleşik kelimeler yapılır. Meselâ: Guş-zed : Kulağa çalınan. Zeban-zed : Yayılmış söz.