LUGGAT
OSMANLICA TÜRKÇE SÖZLÜK

{ lügât . lügat . لغت }

Arapça ve Farsça yazımları, Osmanlıca okunuşları 
ve detaylı açıklamaları ile birlikte.

Arama yapmak istediğiniz kelimeyi girip
karşılığını bulmak istediğiniz "OSMANLICA ARA" ya da "TÜRKÇE ARA" butonlarına tıklayın.
Türkçe - Osmanlıca Sözlük'te ölmüş ifadesini içeren 396 kelime bulundu...

a'la suresi / a'lâ suresi

  • Kur'an-ı Kerim'in seksenyedinci suresi olup Mekke-i Mükerreme'de nâzil olmuştur.

a'raf suresi

  • Kur'an-ı Kerim'in 7. suresidir. Mekke-i Mükerremede nâzil olmuştur. Suret-ül Mikat, Suret-ül Misak, Elif lâm mim sâd gibi isimleri de vardır.

abbas

  • Resul-i Ekrem Aleyhissalâtu Vesselâmın amcalarındandır ve Mekke'nin fethinde Müslüman olmuştur.
  • Arslan, gazanfer.

abdal

  • t. Safdil, ahmak, bön.
  • Afganistan'da yaşıyan bir Türk kavminin adı, bu kavimden olan kimse.
  • Anadoludaki bazı göçebelerin adı ve bunlardan olan kimse.
  • Derviş, ermiş, kalender. Kendini Allah'a adamış. Ona teslim olmuş, bu yolda çile çekmiş kimse. (Bak : Ebdal)

abese suresi / abese sûresi

  • Kur'an-ı Kerim'de sekseninci surenin ismi olup, Mekke-i Mükerreme'de nazil olmuştur. Saliha Suresi, Sefere Suresi de denilir.
  • Kur'ân-ı kerîmin sekseninci sûresi. Mekke-i mükerremede nâzil oldu (indi). Kırk iki âyet-i kerîmedir. Birinci âyet-i kerîmede yüzçevirdi, iltifat etmedi mânâsına olan Abese lafzı sûreye isim olmuştur. Sûrede, Kur'ân-ı kerîmin Allahü teâlâ tarafından bir mev'ize (nasihat, öğüt) olduğu bildirilmekte,

adiyat suresi / âdiyat suresi

  • Kur'an-ı Kerim'in 100. suresinin ismi olup, Medine-i Münevvere'de nâzil olmuştur.

ahkaf suresi

  • Kur'an-ı Kerim'de kırkaltıncı sure olup Mekke-i Mükerreme'de nâzil olmuştur.

ahzab suresi

  • Kur'ân-ı Kerimde otuzüçüncü surenin adı olup Medine-i Münevvere'de nâzil olmuştur.

al-i imran suresi / âl-i imran suresi

  • Kur'an-ı Kerimin üçüncü suresinin ismi olup Medine-i Münevvere'de nâzil olmuştur. Bu sureye Eman, Kenz, Ma'niyye, Mücadele, İstiğfar Suresi ve Tayyibe de denilir.

ala / alâ

  • Gr:Arabçada harf-i cerdir. Buna isim diyen de olmuştur. Müteaddit mâna ile kelimenin başına getirilir; manevî istilâ ve tefevvuk bildirmek için ekseriyâ mecrurunu istilaya delâlet eder. Bazan mecrurunun mukabiline müstâli olur. (maa) gibi müsahabet için gelir. (lâm) gibi tâlil için olur. Müc

alak suresi

  • Kur'an-ı Kerim'in doksanaltıncı suresinin adıdır. İkra' Suresi de denilir. Mekke-i Mükerreme'de nâzil olmuştur.

allame / allâme

  • Çok büyük alim. Meşhur olmuş büyük mütefekkir. Her ilimde ihtisas sahibi.

alude-gi / alude-gî

  • Dalmış, garkolmuş. Bulaşıklık. (Farsça)

arif-i münevver / ârif-i münevver

  • Nurlanmış ve mesleğinin mütehassısı olmuş ve aklı ile beraber kalbi de nurlanmış âlim. Arif-i Billâh.

arun

  • İyi vasıflarla meşhur olmuş, güzel huylular. (Farsça)

asib

  • Dolmuş bağırsak.
  • Katı nesne, şedid.
  • Şiddetli sıcak, çok sıcaklık.
  • Talihsizlik.

aşüfte-dil

  • Gönlü perişan olmuş. (Farsça)

azade-hayat

  • Hayattan kurtulmuş. Ölmüş. (Farsça)

ba's-ul emvat

  • Ölmüşlerin dirilmesi.

bakara suresi / bakara sûresi

  • Kur'an-ı Kerim'in 2. Sûresi olup Medine-i Münevvere'de nâzil olmuştur. (Bu sûre, Mûsâ Aleyhisselâm'ın risâleti ile o milletin seciyelerine girmiş olan bakarperestlik mefküresini kesip öldürdüğünü, bir bakarın zebhi ile anlatır ve şu cüz'i hadise ile beşerin dünyevî menfaatlarına en çok vesile olan ş

baliğ / bâliğ

  • Erişmiş, vâsıl olmuş, son mertebeyi bulan.
  • Yekûn.

başıbozuk

  • Bir harp çıktığında orduya süvari veya piyade olarak katılan gönüllü asker. Başıbozuk tâbiri, gelişigüzel ve intizamsız idare tarzına da alem olmuştur. Bir zamanlar bu tâbir, asker olmayan siviller için de kullanılmıştır. (Türkçe)

behlül

  • Çok gülen, çok gülücü.
  • Hayır sahibi, çok iyi adam.
  • Hârun-ür Reşid'in kardeşinin adı olup meczûbâne ve hikmetli hareketleriyle meşhur olmuştur.

beled suresi / beled sûresi

  • (El-beled) Kur'an-ı Kerim'de 90. sure olup Mekke-i Mükerreme'de nazil olmuştur.

ber-heva

  • Kaybolmuş, havaya gitmiş. (Farsça)

berbad / berbâd / برباد

  • Harap. Kötü. Virâne. Bozuk. Perişan. Telef ve helâk olmuş. (Farsça)
  • Mahvolmuş. (Farsça)
  • Kötü, pis, berbat. (Farsça)

berhane / berhâne

  • Eskiyip harap olmuş konak. (Farsça)

bertaraf

  • Bir tarafa atılan, bir yana atılmış, ortadan çıkmış, zâil olmuş. (Farsça)

beya

  • Dolu, dolmuş. (Farsça)
  • Kapı, girilecek yer. (Farsça)

biganesin / bigânesin

  • İlgiyi kesmişsin, yabancısı olmuşsun, habersizsin.

Bolşevizm

  • Rusça'da çoğunluk anlamına gelir.

    Rus Sosyal Demokrat İşçi Partisi (RSDIP) içindeki ayrılıkta Lenin ile aynı görüşü savunanlar kongre çoğunluğu sağlamışlar ve bu tarihten sonra Leninist görüşleri savunmanın diğer adı Bolşevizim olmuştur. Bu kelimenin Rusça'daki zıddı; Menşevik.

    Bu kongrede azınlıkta kalan grup ise Menşevikler olarak adlandırılmıştır. Marksist literatürde menşevik bir hakaret olarak kullanılır.

    Siyasi tutarsızlığı simgeler.

büruc suresi

  • Kur'an-ı Kerim'in 85. suresi olup Mekke-i Mükerreme'de nazil olmuştur.

bürzu'

  • Dolu, dolmuş, mümteli.

cabir-ül-ensari / câbir-ül-ensarî

  • Câbir Bin Abdullah El-Ensarî (R.A.) da denir. Meşhur sahabelerdendir. Bizzat Resul-i Ekrem'den (A.S.M.) ilim ve feyiz almış ve zamanında Medine-i Münevvere'nin müftüsü olmuştur. En çok hadis rivayetiyle meşhur olan altı sahabeden biridir. 1540 hadis rivayet etmiştir. 19 gazada hazır bulunmuştur. Hic

casiye suresi / câsiye suresi

  • Kur'an-ı Kerim'in 45. sûresi olup Mekke-i Mükerreme'de nâzil olmuştur. Şeriat, Dehir Suresi de denir.

cehr

  • Görünmek, zâhir olmak.
  • Açıktan ve yüksek sesle olan söylemek veya okumak.
  • Tecvid'de: Harf hareke ile okunduğu zaman, mahreçte aralık kalmıyarak nefesin akmayıp, küllisi veya ekserisi hapsolmuş bir şekilde sesin çıkmasına denir.

cengiz

  • (Temuçin) Moğol Devleti'nin hükümdarlığını yapmıştır. İslâmî medeniyetleri ve kıymetleri tahribeden zâlim ve müstebid bir hükümdar olarak tarihe geçen bir kimsedir. Milâdi 1229'da ölmüştür. Asrının deccalıdır.

çeşm-i mest

  • Sarhoş göz, mest olmuş göz.

cinn suresi / cinn sûresi

  • Kur'ân-ı Kerim'in 72. sûresi olup Mekke-i Mükerreme'de nâzil olmuştur.

cüff

  • İçi boş olan şey. Kof.
  • Dimağa işlemiş olan baş yarığı.
  • Hurma çiçeğinin kabuğu.
  • Cemaat, topluluk.
  • Yarısı kesilip kova olmuş olan çürük ve eski kırba.

daris

  • (Dürus. dan) Yıkılmış, mahvolmuş.

daşte

  • Köhne, harab olmuş, eskimiş, yıpranmış. (Farsça)
  • Mâlik olmuş. (Farsça)

davud / dâvud

  • Kur'an-ı Kerim'de ismi geçer ve Benî İsrail Peygamberlerindendir. Hz. Süleyman'ın (A.S.) babasıdır. Hem Peygamber, hem Sultandı. İbranice Zebur kitabı kendisine nâzil olmuştur. Sesi çok güzeldi. M.Ö. 1010 da vefat ettiği nakledilir.

dem'an

  • İçi iyice dolmuş olan. Ağız ağıza dolu kap.

deysem

  • Köpekten olmuş kurt eniği.
  • Sultan böreği denilen kırmızı çiçekli bir ot.

dil-mürde

  • Duygusuz, kalbi ölmüş. (Farsça)

dil-şad

  • Sevinmiş. Kalbi hoş olmuş. (Farsça)

dilşad / dilşâd

  • Gönlü hoş olmuş.

dımar

  • Cehalet devrinde Arabistanda bir sanem (put) ismi.
  • Bir daha sâhibinin eline geçmesi ümid edilmeyen zâil olmuş mal.
  • Sonraya bırakılan vâde. Müddeti hudutsuz borç.
  • Gizli.

düvel-i müttefika

  • İttifak etmiş, birlik olmuş, birleşmiş devletler. (Farsça)

efsürde-dil

  • Kalbi hissizleşmiş. Donuk gibi olmuş kalb. (Farsça)

ehl-i hak

  • İmân, İslâmiyet ve Hak yolunda olan. Hak mezhebde olan. Hakka, hakikata vâsıl olmuş olan. (Farsça)

elyasa

  • Benî İsrail Peygamberlerindendir. Benî İsrail ise; günden güne Kitabullah'ı dinlemez olmuştu. Cenab-ı Hak Asuriye Devleti'ni onlara musallat eyledi. Sonra Yunus (A.S.) Asuriye içinde Ninova şehrinde Peygamber oldu.

emval-i metruke

  • Sahipleri olmayan, sahipleri kaybolmuş, sahipsiz mallar. Terkedilmiş mallar.

enbiya suresi

  • Kur'ân-ı Kerim'in 21.suresi olup Mekke-i Mükerreme'de nazil olmuştur.

encuh

  • (Encug) Kıvrım. (Farsça)
  • Buruşmuş, solmuş meyve. (Farsça)

enkaz-ı remime

  • Kazaya uğramış ve esaslı tarafları tahrib olmuş gemi veya tekne enkazı.

envah

  • (Tekili: Nevh) Nevhler, ölmüş olan bir kişinin arkasından ağlayan kadınlar, matem tutan hanımlar, ağıt yakanlar.

eramil

  • (Tekili: Ermele) Bekârlar. Dul kadınlar. Kocaları ölmüş veya boşanmış kadınlar.

ev-kema kal

  • Söylediği gibi. Söylendiği gibi.
  • Hadis-i Şerifi lâfzı ile aynen nakletmekte bir hata olmuşsa, mes'uliyetten kurtulmak için bu kelâm söylenir. "Bu naklettiğim hadisin metninde yanlışım varsa Peygamber (A.S.M.) aslında nasıl söylemiş ise aynen onu kastediyorum" demektir.

eyman

  • (Tekili: Eymün) (Yemin) Andlar. Yeminler. Kasemler.
  • Fık: Zevcesi ölmüş er.
  • Sağ taraflar. Sağlar.

eytam

  • (Tekili: Yetim) Yetimler. Babaları ölmüş çocuklar.
  • Yetimler, babaları ölmüş çocuklar.

farz-ı muhal

  • Olması imkânsız olup, var gibi kabul edilen. Olmayacak şeyi, olmuş gibi düşünmek.

faş / fâş / فاش

  • İfşa olmuş, aşikar olmuş. (Farsça)

fatih sultan mehmed han / fâtih sultan mehmed han

  • (1432 - 1481) En meşhur Osmanlı Padişahlarındandır. ll. Murat Han'ın oğlu ve ll. Bayezid Han'ın babası ve 7. pâdişahtır. Edirne'de doğmuş ve Gebze'de vefat etmiştir. Resul-i Ekrem'in (A.S.M.) medhine mazhar olmuştur. Peygamberimiz "İstanbul mutlak fetholunacaktır." müjdesini vermişti ve onu feth ede

fatımat-üz zehra

  • Hz. Resul-i Ekremin (A.S.M.), Hz. Hatice'den doğma kızı. Hicretten 18 yıl önce doğmuş, Hz. Ali ile evlenmiş ve Hz. Hasan ve Hüseyin'in vâlideleri olmuştur. Peygamberimizden (A.S.M.) 6 ay sonra dâr-ı bekaya göçmüştür. (Radıyallahü anha)

fenih / fenîh

  • Kahrolmuş.

fevait

  • (Tekili: Fevt) Fevt olmuş şeyler.
  • Vaktinde kılınmamış namazlar.

fi'l-i hikaye / fi'l-i hikâye

  • Gr: Geçmiş zamanda olmuş fakat konuşan kimsenin görmüş olduğu bir işi anlatan fiil. Meselâ: Okumuş idi, yazmış idi, vurdu gibi.

fil suresi

  • Kur'an-ı Kerim'de 105. sure olup Mekke-i Mükerreme'de nâzil olmuştur.

gaib

  • Göz önünde bulunmayan, hazırda olmayan. Kaybolmuş olan. Görünmeyen âlem.
  • Gr: Üçüncü şahıs, hazırda olmayan kimse.

geşte

  • "Gezmiş, dolaşmış, dönmüş" anlamlarına gelerek birleşik kelimeler yapılır. Meselâ: Ber-geşte : Altüst olmuş. Ser-geşte : Başı dönmüş. (Farsça)

geylani / geylanî

  • Seyyid Abdulkadir-i Geylanî, Gavs-ül A'zam, Gavs, Kutub gibi mecâzi nâm ile bilinen bu zât (Hi: 470-561) yılları arasında yaşamış ve Kadirî Tarikatının müessisidir. Müteaddid müridlerinden bir çoğu sonradan veli olarak meşhurdurlar. Derslerinin te'siriyle birçok Hristiyan ve Museviler Müslüman olmuş

gümgeşt

  • Kaybolmuş, yitirilmiş. (Farsça)

gümkerde

  • (Gümkerdepey) İzi kalmamış, adı sanı kaybolmuş, unutulmuş. (Farsça)
  • Yaptığı işi kimseye sezdirmeyen. (Farsça)

gümnam

  • Eseri kalmamış, adı sanı kaybolmuş, unutulmuş. (Farsça)

gümşüde

  • Telef olmuş, zâyi olmuş, kaybolmuş. (Farsça)

gureba-i yemin

  • İbrahim paşa, Galata ve Edirne saraylarından çıkanlarla, harpte fevkalâde yararlık gösteren yabancılar ve yeni Müslüman olmuşlardan teşkil olunan iki süvari bölüğünden birinin ismidir. Bu iki bölüğe birden "Gureba-i Yemin ve Yesar Bölükleri" denildiği gibi "Garip ve Yiğitler Bölükleri" veya "Aşağı B

habie / habîe

  • Görülmemiş, daha henüz keşfedilmemiş.
  • Göze görülmeyen şey.
  • Kesilmiş, parça parça olmuş.

hakan-ı mağfur

  • Ölmüş hükümdar.

hamid

  • Alevi sönen ateş.
  • Ölü, ölmüş. Sönmüş. idrâksiz. Sâkit ve sessiz. Ölü gibi halsiz olan.

hamide / hâmide

  • Uzun müddet geçmesi sebebi ile rengine tegayyür ve siyahlık gelip eskimiş olan.
  • Nebatsız kuru yer.
  • Yanmış kül olmuş.

hane-harab

  • Câhil, bilgisiz. (Farsça)
  • Evi yıkılmış, evsiz barksız kalmış. (Farsça)
  • Hâli perişan olmuş kimse. (Farsça)
  • Mc: Müflis, züğürt, sefil. (Farsça)

hanis / hanîs

  • İki kat olmuş kimse.
  • Kebap olmuş nesne.

har

  • Yıkılmış, hedmolmuş.

harabezar / harabezâr

  • Harabe olmuş yer, viranelik.

haras-ı harab / harâs-ı harâb

  • Harap olmuş değirmen.
  • Mc: Dünya.

haşiyye

  • (Çoğulu: Haşâyâ) İçi dolmuş döşek.
  • Nihalî adı verilen sofra altı.

haşr suresi

  • Kur'an-ı Kerim'in 59. suresi olup Medine-i Münevvere'de nâzil olmuştur.

hayber

  • Arap Yarımadasında Hicaz bölgesinin doğu sınırında ve Medine-i Münevvere'nin 170 km. kuzeyinde bir kasabadır. Evleri, yüksek bir kayanın üzerinde kurulmuş olan bir kalenin etrafında bulunur. Hicretin yedinci senesinde vuku bulan Hayber Gazası ile meşhur olmuştur. Aynı sene içinde Hz. Resulullah Efen

hayic

  • Âşık, hayran.
  • Mest olmuş deve.

hazandide

  • Güz mevsimini görmüş, yaprakları sararmış solmuş. (Farsça)

hazanistan

  • Sonbahar görmüş, sararıp solmuş yer. (Farsça)

hazanlika

  • Soluk yüzlü, sararmış, solmuş. Hazân yüzlü. (Farsça)

hazevan

  • Eti birbiri üstüne yığılıp cem'olmuş olan etli nesne.

hazıra

  • şehirli, medeni.
  • Bir yerde mukim olmuş, bir yere yerleşmiş.

hazırbahş

  • Hazırlanmış, hazır olmuş. (Farsça)
  • Hazır ol! emri. (Farsça)

hebenneka

  • Ahmaklığı darb-ı mesel olmuş bir kimsedir.
  • Mc: Zeki ve becerikli olmadığı halde kendini öyle sanan.

hidsan

  • Sonradan olmuş nesne.

hikaye / hikâye

  • (Hikâyet) Bir hâdiseyi anlatmak. Anlatma.
  • Olmuş bir hâdise.

hizy

  • Horluk, hakirlik. Züll. Sırrı fâş olmuş, rüsvay olmuş kimse.

hucurat suresi

  • Kur'an-ı Kerim'de 49. suredir. Medine-i Münevvere'de nâzil olmuştur.

hud suresi

  • Kur'an-ı Kerim'de 11. sure olup Mekke-i Mükerreme'de nâzil olmuştur.

hükm-i zımni / hükm-i zımnî

  • Fık: Zımnen vaki olan hüküm. (Bir kimse diğer bir kimse aleyhine; "Benim filân şahıs zimmetinde sâbit olacak şu kadar lira alacağıma onun emriyle kefil olmuş idin" diye dâva ve o kimse kefâleti ikrar ve borcu inkâr etmekle müddei, borcu isbat ederek hâkim dahi hükmetse bu hüküm kefil aleyhine sarâhe

huneyn vak'ası

  • Hicretin sekizinci senesinde şirkten kurtulmamış bazı Arap kabileleri Mekkeyi geri almak maksadıyla hücum ettikleri zaman burada müslüman askerlere karşı gelerek başlangıçta galip gibi görünmüşlerse de daha sonra galebe ve zafer, İslâm askerlerine nasib olmuştur. Bu muhârebede Sahabe-i kiramdan birç

husul-pezir

  • Hâsıl olmuş, meydana gelmiş.

husul-yafte / husul-yâfte

  • Husule gelmiş, meydana çıkmış, hâsıl olmuş. (Farsça)

ibrahim

  • Halilullah ve Halil-ür Rahman da denir. Peygamberlerden İshak ve İsmâil'in (A.S.) babasıdır. Yirmi sahifelik kitap kendisine nâzil olmuştur. Süryanice konuşurdu. Peygamberimizin de (A.S.V.) ceddi idi. Urfa'da doğduğu da rivayet edilir. Zamanın kralı Nemrud tarafından ateşe atılmak istendi, mu'cize o

ıdin

  • Dağılmış, perâkende olmuş.

ilyas

  • Benî İsrail peygamberlerinden olup, Kur'an-ı Kerim'de ismi geçen ve Tevrat'ta "Ella" diye mezkûr olan bir Peygamberin ism-i mübarekidir. M.Ö. 9. asırda yaşamış olup ondan sonra Elyesa (A.S.) Peygamber olmuştur. İlyâs (A.S.), zamanının hükümdarıyla çok mücadele etmiş, çok zaman mağaralarda yaşamış, ç

ıskat-ı salat / ıskat-ı salât

  • Ölmüş bir kimsenin kılmadığı namazlar yüzünden hâsıl olan günahını giderir ümidi ile verilen sadaka.

islami şeair / islâmî şeâir

  • İslâma sembol olmuş iş ve ibâdetler; ezan gibi.

islamın şeairi / islâmın şeâiri

  • İslâma sembol olmuş iş ve ibâdetler.

ispanyol hastalığı

  • Grip, nezle. Paçavra hastalığı. (İlk önce İspanya'da farkına varıldığı için bu isimle meşhur olmuştur.)

istibdal / istibdâl

  • Değiştirmek. Hâkimin harâb olmuş vakıf binâsını satıp, semeni (bedeli) ile başkasını alarak mütevellîye (vakfın idârecisine) teslim etmesi.

istifkad

  • (Fakd. den) Kaybolmuş olan bir şeyi araştırıp soruşturma.

ka'b

  • (Ölm: Hi: 32) Yahudi âlimlerinden olup İsrailiyatı İslâmiyet'e en çok aktaranlardan biridir. Hz. Ebubekir devrinde Müslüman olmuştur. Sa'lebi ve Kisai gibi İslâm tarihçileri ondan çok rivayetlerde bulunmuşlardır.

kader

  • Cenâb-ı Hakk'ın kâinatta olmuş ve olacak her şeyin evsafını ve havassını ve sâir geleceğini ve geçmişini ezelden bilip, levh-i mahfuzunda takdiri ve yazması. Takdir-i İlâhî.
  • Ezelî kısmet.
  • Tali'. Baht. Şans.

kader kalemi

  • Allah'ın ezelî ilmi ile kâinatta olmuş ve olacak her şeyi bilip takdir etmesi ve kudretiyle yazması, yaratması.

kader-i ezeli / kader-i ezelî

  • Ezelî kader; Allah'ın ezelî ilmi ile kâinatta olmuş ve olacak herşeyi bilip takdir etmesi.

kader-i sübhani / kader-i sübhânî

  • Her türlü eksiklikten sonsuz derecede yüce olan Allah'ın ezelî ilmi ile kâinatta olmuş ve olacak herşeyi bilip takdir etmesi.

kafil / kafîl

  • Kuru ağaç.
  • Parça parça olmuş ot.
  • Kamçı. Bir otun adı.

kail

  • Söyleyen. Anlatan. Nakleden. Söz sahibi. İnanmış.
  • Boyun eğmiş. Rıza göstermiş, razı olmuş.
  • Söyleyen, diyen.
  • Razı olmuş, boyun eğmiş.

kal'a-bend

  • Bir kale içinde yaşamağa mahkûm olmuş olan. Kal'aya bağlanmış. (Farsça)

kal'abend

  • Bir kale içerisinde yaşamaya mahkum olmuş; esir.

kalb-i harab / kalb-i harâb

  • Harab olmuş gönül.

kamver / kâmver

  • İsteğine kavuşmuş. Gaye ve maksadına vâsıl olmuş. Mutlu, bahtiyar. (Farsça)

kani

  • İnanmış, tatmin olmuş.

kani'

  • (A, uzun okunur) Kanaat eden. Kendinde olan helâla razı olup, başkasının hiçbir şeyine göz dikmeyen.
  • Kanmış. İnanmış. Tatmin olmuş.

karlayl

  • (Thomas Carlyle) (Hi: 1210-1298) İskoçya'da doğmuş, Londra'da ölmüştür. İskoç tarihçisi ve filozofudur. Babası dindar bir duvarcı ustası idi, oğlunu papaz yapmak istiyordu. Onun dinî şüpheleri papaz olmasına mâni oldu. Yedi sene manevî mücahededen sonra imanî mes'elelerde istikrar elde edebilmiştir.

kaside-i bürde

  • Hazret-i Peygamber (A.S.M.) önünde meşhur Arab Şâiri Ka'b bin Züheyr'in okuduğu kasidenin adı olup, bu kasideyi Peygamber Aleyhissalâtü vesselâm beğenmiş, mükâfat ve iltifat eseri olarak da kendi hırkasını ona giydirdiğinden bu isimle meşhur olmuştur.

kaza ve kader-i ezeli / kaza ve kader-i ezelî

  • Allah'ın ezelî ilmi ile kâinatta olmuş ve olacak herşeyi bilip takdir etmesi ve takdir olunan şeylerin zamanı gelince yaratılması.

kaziye-i makbule

  • Kabule mazhar olmuş hüküm ve iddia. İtimad edilir zâtların söyledikleri ve bu itimada binâen kabul edilen kaziyye.

kehf suresi

  • Kur'an-ı Kerim'in 18. suresidir. Mekke-i Mükerreme'de nâzil olmuştur.

kelam-ı mudari / kelâm-ı mudarî / kelâm-ı mudârî

  • Arab kabilelerinden Mudar Kabilesinin konuştuğu Arapça. Kur'an-ı Kerim bu lehçe üzerine nâzil olmuştur. En fasih Arapça'dır.
  • Arap kabîlelerinden Mudar kabilesinin konuştuğu Arapça, Kur'ân-ı Kerîm bu lehçe üzerine nâzil olmuştur, en fasîh Arapça'dır.

kemerbeste

  • Kuşak bağlamış, hazır olmuş. Hazır olup emri bekler hâlde olan. (Farsça)

kerrubiyyun

  • (Mukarrebûn) Sadece ibadetle meşgul olan melekler. Allah'a en yakın olan melekler. Büyük melekler. Kerubiyyun yalnız hamele-i arştır diyenler olduğu gibi, Kerrubiyyun diyenler de olmuştur. Aslı Kerubiyun'dur.

kifat

  • Cem'olmuş, toplanmış, biriktirilmiş.
  • İçinde birşey toplanıp biriktirilen yer.
  • Hızlı uçmak, gitmek.
  • (Tekili: Küfv) Küfüvler, benzerler, eşler, denkler.

kiramen katibin / kirâmen kâtibîn

  • İnsanların iki omuzunda bulunup, onların sevâb ve günâhlarını yazan iki melek. Hafaza melekleridir diyen âlimler de olmuştur.

kıtmir

  • Ashab-ı Kehf'in köpeğinin adı.
  • Hurma ile çekirdeğinin arasındaki ince zar. Çekirdeğin arasındaki ince pürüz.
  • Hakir ve küçük olan şeylerde mesel olmuştur.

kıyas-ı istisnai / kıyas-ı istisnaî

  • Bir hükmün neticesinin aynı veya nakzı, mukaddemelerinden birinde bilfiil zikredilirse, ona kıyâs-ı istisnâi denilir. Başka bir tâbirle: Neticesi veya zıddı bizzat kendisinde zikredilen kıyas. "Eğer bu cisim ise, mutlaka bir yer tutar" gibi. Veya "Güneş doğmuş ise, gündüz olmuştur" gibi.

köhne

  • Eski, eskimiş. (Farsça)
  • Zamanı geçmiş. Demode olmuş. (Farsça)

kühen

  • Eski, zamanı geçmiş. Demode olmuş. Yıpranmış. (Farsça)

küştegan-ı zinde / küştegân-ı zinde

  • Şehitler. Şehid olmuş kimseler.

kut'ül amare / kut-ül amare / كوتول امار

  • Kut'ül Amare ne demektir?

    Yeni kurulan Osmanlı 6. Ordusu'nun Komutanlığı'na atanarak 5 Aralık'ta Bağdat'a varan Mareşal Colmar Freiherr von der Goltz Paşa'nın emriyle Irak ve Havalisi Komutanı Miralay (Albay) 'Sakallı' Nurettin Bey'in birlikleri 27 Aralık'ta Kut'u kuşattı. İngilizler Kut'u kurtarmak için General Aylmer komutasındaki kolorduyla hücuma geçti ancak, 6 Ocak 1916 tarihli Şeyh Saad Muharebesi'nde 4.000 askerini kaybederek geri çekildi. Bu muharebede 9. Kolordu Komutanı Miralay 'Sakallı' Nurettin Bey görevinden alındı ve yerine Enver Paşa'nın kendisinden bir yaş küçük olan amcası Mirliva Halil Paşa (Kut) getirildi.

    İngiliz Ordusu, 13 Ocak 1916 tarihli Vadi Muharebesi'nde 1.600, 21 Ocak Hannah Muharebesi'nde 2.700 askeri kaybederek geri püskürtüldü. İngilizler mart başında tekrar taarruza geçti. 8 Mart 1916'da Sabis mevkiinde Miralay Ali İhsan Bey komutasındaki 13. Kolordu'ya hücum ettilerse de 3.500 asker kaybederek geri çekildiler. Bu yenilgiden dolayı General Aylmer azledilerek yerine General Gorringe getirildi.

    Kut'ül Amare zaferinin önemi

    Kût (kef ile) veya 1939’dan evvelki ismiyle Kûtülamâre, Irak’ta Dicle kenarında 375 bin nüfuslu bir şehir. Herkes onu, I. Cihan Harbinde İngilizlerle Türkler arasında cereyan eden muharebelerden tanır. Irak cephesindeki bu muharebeler, Çanakkale ile beraber Cihan Harbi’nde Türk tarafının yüz akı sayılır. Her ikisinde de güçlü düşmana karşı emsalsiz bir muvaffakiyet elde edilmiştir.

    28 Nisan 1916’da General Townshend (1861-1924) kumandasındaki 13 bin kişilik İngiliz ve Hind askerlerinden müteşekkil tümenin bakiyesi, 143 günlük bir muhasaradan sonra Türklere teslim oldu. 7 ay evvel parlak bir şekilde başlayan Irak seferi, Basra’nın fethiyle ümit vermişti. Gereken destek verilmeden, tecrübeli asker Townshend’den Bağdad’a hücum etmesi istendi.

    Bağdad Fatihi olmayı umarken, 888 km. yürüdükten sonra 25 Kasım 1915’de Bağdad’a 2 gün mesafede Selmanpak’da miralay Nureddin Bey kumandasındaki Türk ordusuna yenilip müstahkem kalesi bulunan Kût’a geri çekildi. 2-3 hafta sonra takviye geleceğini umuyordu. Büyük bir hata yaparak, şehirdeki 6000 Arabı dışarı çıkarmadı. Hem bunları beslemek zorunda kaldı; hem de bunlar Türklere casusluk yaptı.

    Kût'a tramvayla asker sevkiyatı

    İş uzayınca, 6. ordu kumandanı Mareşal Goltz, Nureddin Bey’in yerine Enver Paşa’nın 2 yaş küçük amcası Halil Paşa’yı tayin etti. Kût’u kurtarmak için Aligarbi’de tahkimat yapan General Aylmer üzerine yürüdü. Aylmer önce nisbî üstünlük kazandıysa da, taarruzu 9 Mart’ta Kût’un 10 km yakınında Ali İhsan Bey tarafından püskürtüldü.

    Zamanla Kût’ta kıtlık baş gösterdi. Hergün vasati 8 İngiliz ve 28 Hindli ölüyordu. Hindliler, at eti yemeği reddediyordu. Hindistan’daki din adamlarından bunun için cevaz alındı. İngilizler şehri kurtarmak için büyük bir taarruza daha geçtiler. 22 Nisan’da bu da püskürtüldü. Kurtarma ümidi kırıldı. Goltz Paşa tifüsten öldü, Halil Paşa yerine geçti. Townshend, serbestçe Hindistan’a gitmesine izin verilmesi mukabilinde 1 milyon sterlin teklif etti. Reddedilince, cephaneliği yok ederek 281 subay ve 13 bin askerle teslim oldu. Kendisine hürmetkâr davranıldı. Adı ‘Lüks Esir’e çıktı. İstanbul’a gönderildi. Sonradan kendisine sahip çıkmayan memleketine küskün olarak ömrünü tamamladı.

    Böylece Kûtülamâre’de 3 muharebe olmuştur. İngilizlerin kaybı, esirlerle beraber 40 bin; Türklerinki 24 bindir. Amerikan istiklâl harbinde bile 7000 esir veren İngiltere, bu hezimete çok içerledi. Az zaman sonra Bağdad’ı, ardından da Musul’u ele geçirip, kayıpları telafi ettiler. Kût zaferi, bunu bir sene geciktirmekten öte işe yaramadı.

    Bu harbin kahramanlarından biri Halil Paşa, Enver Paşa’nın amcası olduğu için; diğer ikisi Nureddin ve Ali İhsan Paşalar ise cumhuriyet devrinde iktidar ile ters düştüğü için yakın tarih hafızasından ustaca silindi. 12 Eylül darbesinden sonra Ankara’da yaptırılan devlet mezarlığına da gömülmeyen yalnız bunlardır.

    Binlerce insanın kaybedildiği savaş iyi bir şey değil. Bir savaşın yıldönümünün kutlanması ne kadar doğru, bu bir yana, Türk-İslâm tarihinde dönüm noktası olan çığır açmış nice hâdise ve zafer varken, önce Çanakkale, ardından da bir Kûtülamâre efsanesi inşa edilmesi dikkate değer. Kahramanları, yeni rejime muhalif olduğu için, Kûtülamâre yıllarca pek hatırlanmadı. Gerçi her ikisi de sonu ağır mağlubiyetle biten bir maçın, başındaki iki güzel gol gibidir; skora tesiri yoktur. Hüküm neticeye göre verilir sözü meşhurdur. Buna şaşılmaz, biz bir lokal harbden onlarca bayram, yüzlerce kurtuluş günü çıkarmış bir milletiz.

    Neden böyle? Çünki bu ikisi, İttihatçıların yegâne zaferidir. Modernizmin tasavvur inşası böyle oluyor. Dini, hatta mezhebi kendi inşa edip, insanlara doğrusu budur dediği gibi; tarihi de kendisi tayin eder. Zihinlerde inşa edilen Yeni Osmanlı da, 1908 sonrasına aittir. İttihatçıların felâket yıllarını, gençlere ‘Osmanlı’ olarak sunar. Bu devrin okumuş yazmış takımı, itikadına bakılmadan, münevver, din âlimi olarak lanse eder. Böylece öncesi kolayca unutulur, unutturulur.

    Müşir İbrahim Edhem Paşa’nın oğlu Sakallı Nureddin Paşa (1873-1932), sert bir askerdi. Irak’ta paşa oldu. Temmuz 1920’de Ankara’ya katıldı. Fakat karakterini bilen M. Kemal Paşa, kendisine aktif vazife vermek istemedi. Merkez kumandanı iken Samsun’daki Rumları iç mıntıkalara sürgün ettiği esnada çocuk, ihtiyar, kadın demeden katliâma uğramasına göz yumdu. Bu, milletlerarası mesele oldu. Yunanlılar, bu sebeple Samsun’u bombaladı. Nureddin Paşa azledildi; M. Kemal sayesinde muhakemeden kurtuldu. Sonradan Kürtlerin de iç kısımlara göçürülmesini müdafaa edecektir. Batı cephesinde, kendisinden kıdemsiz İsmet Bey’in maiyetinde vazife kabul etti. İzmir’e girdi. Bazı kaynaklarda İzmir’i ateşe verdiği yazar. I. ordu kumandanı olarak bulunduğu İzmit’te, Sultan Vahîdeddin’in maarif ve dahiliye vekili gazeteci Ali Kemal Bey’i, sivil giydirdiği askerlere linç ettirdi; padişaha da aynısını yapacağını söyledi. Ayağına ip takılarak yerlerde sürüklenen cesed, Lozan’a giden İsmet Paşa’nın göreceği şekilde yol kenarına kurulan bir darağacına asılarak teşhir edildi. Mustafa Kemal Paşa, İstanbul’da bir fedainin vursa kahraman olacağı bir insanı, vuruşma veya mahkeme kararı olmaksızın öldürmeyi cinayet olarak vasıflandırıp kınadı. M. Kemal’e gazi ve müşirlik unvanı verilmesine içerleyen Nureddin Paşa iyice muhalefet kanadına geçti. 1924’de Bursa’dan müstakil milletvekili seçildi. Asker olduğu gerekçesiyle seçim iptal edildi. İstifa edip, tekrar seçildi. Anayasa ve insan haklarına aykırılık cihetinden şapka kanununa muhalefet etti. Bu sebeple antikemalist kesimler tarafından kahraman olarak alkışlanır. Nutuk’ta da kendisine sayfalarca ağır ithamlarda bulunulur, ‘zaferin şerefine en az iştirake hakkı olanlardan biri’ diye anılır.

    Halil Kut (1882-1957), Enver Paşa’yı İttihatçıların arasına sokan adamdır. Sultan Hamid’i tevkife memur idi. Askerî tecrübesi çete takibinden ibaretken Libya’da bulundu. Yeğeni harbiye nazırı olunca, İran içine harekâta memur edildi. Irak’taki muvaffakiyeti üzerine paşa oldu. Bakü’yü işgal etti. İttihatçı olduğu için tutuklanacakken, kaçıp Ankara hareketine katıldı. Rusya ile Ankara arasında aracılık yaptı. Sonra kendisinden şüphelenilince, Almanya’ya kaçtı. Zaferden sonra memlekete dönüp köşesine çekildi. Politikaya karışmadı.

    Ali İhsan Sâbis (1882-1957), Sultan Hamid’i tahttan indiren Hareket Ordusu zâbitlerindendi. Çanakkale, Kafkasya’da bulundu. Irak’ta paşalığa terfi etti. İttihatçı olduğu için Malta’ya sürüldü. Kaçıp Ankara hareketine katıldı. I. batı cephesi kumandanı oldu. Cephe kumandanı İsmet Bey ile anlaşmadı; azledilip tekaüde sevkolundu. M. Kemal’e muhalif oldu. Nazileri öven yazılar yazdı. 1947’de devlet adamlarına yazdığı imzasız mektuplar sebebiyle 15 seneye mahkûm oldu. 1954’te DP’den milletvekili seçildi. Hatıraları, Nutuk’un antitezi gibidir.

küvviret suresi

  • Kur'an-ı Kerim'de 81. Suredir. İzeşşemsü Küvviret veya Tekvir Suresi de denir. Mekke-i Mükerreme'de nâzil olmuştur.

lal ü ebkem / lâl ü ebkem

  • Şaşa kalmış. Sükuta mecbur olmuş. Susmuş.

laşe / lâşe

  • Cife. Kokmuş et parçası.
  • Fık: Karada yaşayıp boğazlanmaksızın ölen veya şer-i şerife uygun olmayan şekilde kesilen kanlı hayvan ve bunların tabaklanmamış (dibagat edilmemiş) derileri.
  • Yenilmesi şer'an haram olan ölmüş hayvan.
  • Zayıf ve cılız hayvan.
  • Mc: Kıyıda
  • Leş. Kendiliğinden ölmüş veya İslâmiyet'in emrine uygun olmayarak kesilmiş veya öldürülmüş hayvan ve böyle hayvanın eti.

leş

  • Kendiliğinden ölen veya Besmelesiz kesilen veya kesilmeyip de başka sûretle öldürülen veya Ehl-i kitâb olmayan kâfir ve mürtedlerin kestikleri yenmesi haram hayvanlar. Ölmüş hayvan.

levh-i ezeli / levh-i ezelî

  • Olmuş ve olacak her şeyin üzerinde yazılı olduğu ezeli levha.

levh-i kaza / levh-i kazâ

  • Kazâ levhası; olmuş ve olacak şeylerin Allah'ın ilmindeki varlıkları.

levh-i kaza ve kader / levh-i kazâ ve kader

  • Kader ve kazanın levhası, yani: Olmuş ve olacak her bir şeyin ilm-i İlâhîdeki vücudları; yani, ilmen mevcudiyyetleri.

levh-i mahv ve isbat

  • Bir tabirdir. Levh: Görünen ve ibret verici bir vaziyeti ifade eder. Mahv ise; o vaziyetin birden ortadan kalkması, mahvolmasını ifade eder. Gökyüzü bulutlarla kaplı, şimşek çakar, yağmur yağar bir levha halinde iken birden hava açılır, hiç bir şey yokmuş gibi, eski manzarayı mahvolmuş hâlde görürüz

levhimahfuz / levhimahfûz

  • Olmuş ve olacaklarla ilgili bütün bilgilerin yazılı bulunduğu kader levhası.

lillahi-l hamd / lillâhi-l hamd

  • Ne kadar hamd ve şükürler varsa ve olmuşsa, cümlesi Allaha mahsustur, ona gider, ona âittir.

lokman suresi

  • Kur'an-ı Kerim'in 31. Suresi olup Mekke-i Mükerreme'de nazil olmuştur.

luka

  • Meşhur olmuş dört İncil kitabından birisidir. Hz. İsa Aleyhisselâm'dan sonra mühim Hristiyan doktorlarından birisi olan Luka adındaki zatın yazdığı İncil'dir. Bu Zâtın (Mi: 70) yılında vefât ettiği yazılıdır.

ma'kul-ül-ma'na

  • Bir sebebe, illete ve maslahata dayanan şer'i mesele. (Fakat, hakiki sebeb ise emr-i İlâhidir.) Bir hikmete ve bir maslahata binâen tercih edilmiş veya o hükmün teşriine müreccih olmuş olan şer'i mes'ele.

ma'v

  • Olmuş taze hurma.
  • Ses, avaz.

madum / mâdum / معدوم

  • Yok olmuş. (Arapça)

magdub

  • Hiddet ve gadaba uğramış. Doğru ve hak dini tanıyamamış ve rahmetten mahrum kalmış. Lütf-u İlâhîden mahrum olmuş.
  • Fık: Gasbolan mal.

magfur

  • (Mağfur) Rahmetlik olmuş. Günahlarının afvı için kendine dua edilmiş olan. Allah'ın, kendisini affı için dua edilen ölmüş kimse.

mağfur

  • Günahları bağışlanmış, ölmüş kimse, rahmetli olmuş.

mağlube / mağlûbe

  • Yenik olan, mağlup olmuş.

mağmure

  • Adı sanı silinmiş, yerinde yeller esen, harap olmuş.

magmuriyet

  • Mağmurluk, viranlık, haraplık.
  • Adı sanı kaybolmuş.

magruk

  • Gark olmuş. Suda batmış olan.

magşi

  • (Gaşy. den) Baygın. Gaşyolmuş. Kendinden geçmiş.

magsul

  • Gaslolmuş. Yıkanmış. Gusletmiş.

mahazil

  • (Tekili: Mahzul) Rezil ve kepaze olmuş kimseler.

mahluk

  • Traş olmuş.

mahlul / محلول

  • Çözülmüş, dağılmış. Hallolmuş, erimiş.
  • Murisi ölen sahipsiz mal. Mirasçısı bulunmayıp hükümete kalan miras.
  • Erimiş, çözülmüş, hallolmuş. (Arapça)

mahsur

  • Fersiz göz. Yorulmuş, uzun uzadıya bakmaktan donuklaşmış ve göremez olmuş göz.

mahsus

  • Ayrılmış, tâyin edilmiş.
  • Herkese âit olmayıp bazılara âit olmuş olan. Yalnız birine âid olan. Hususileşmiş. Müstakil.
  • Bile bile, istiyerek.
  • Yalandan, şakadan, lâtife olarak.

mahule

  • Kocası ölmüş kadın.

maide

  • Yemek sofrası. Üzerinde nimetler bulunan sofra. Ziyafet.
  • Kur'an'ın 5. Suresinin adıdır ve Medine-i Münevvere'de nâzil olmuştur.

makhur / makhûr / مقهور

  • Kahrolmuş, yenilmiş. (Arapça)
  • Gazaba uğramış. (Arapça)

makhur-u kahr-i ilahi / makhur-u kahr-i ilâhî

  • Allah'ın gazabına uğramış. Allah'ın kahrıyla kahrolmuş.

makhuriyet

  • Kahrolmuşluk, ezilmişlik, bitkinlik. Allah'ın kahr ve gazabına uğrama.

makşuvv

  • Men' ve kahrolmuş. Tab'ından çıkarılmış.

maslub

  • Salbolmuş, asılmış. Asılarak idam edilmiş.

mat'un

  • (Tâun. dan) Belâya tutulmuş. Musibet ve tâuna giriftar olmuş.
  • (Ta'n. dan) Ayıplanmış.

mathum

  • Dolu, dolmuş.

matmus

  • Gözü doğuştan değil de, sonradan kör olmuş adam.

matruş

  • Traş olmuş. Sakalsız.
  • Sağır kimse.

mazhar-ı esma / mazhar-ı esmâ

  • Çok sıfatlara ve isimlere mensub hâller kendinde görünen. İsimlere, isimlerinin üzerinde te'sirlerine mazhar (sâhib) olan.
  • Cenab-ı Hakkın isimlerinin tecellisine mazhar ve âyine olmuş olan.

maziz / mazîz

  • Musibet ve belâya uğramış. Felâket acısına giriftar olmuş.

maznuk

  • Nezle olmuş. Nezleli.

mebsus

  • Dağılmış. Yayılmış. Herkesçe duyulmuş. şayi' olmuş.

medmum

  • Kırmızı renkli olan.
  • Dolu, dolmuş.

mefhar-ı kainat / mefhar-ı kâinat

  • (Mefhar-i Mevcudat) Kâinatın, kendisi ile iftihar ettiği zat mânâsına Hz. Muhammed'e (A.S.M.) alem olmuş bir tâbirdir.

mefkud / mefkûd / مفقود

  • Kaybolmuş. Olmayan. Yok. Gayr-ı mevcud.
  • Fık: Ölü veya diri olduğu bilinmeyen, kayıp kimse.
  • Elde bulunmayan, kaybolmuş olan.
  • Kayıp. (Arapça)
  • Yok olmuş. (Arapça)
  • Mefkûd olmak: (Arapça)
  • Kaybolmak. (Arapça)
  • Yok olmak. (Arapça)

mefluc

  • Felc olmuş. İnmeli. Kımıldayamaz hâle gelmiş.

mefluç / meflûç

  • Felç olmuş, kımıldayamaz hâle gelen.

mefruz

  • (Farz. dan) Farz olunmuş. Farz hâline gelmiş. Çok lüzumlu. Farz kabilinden olmuş.
  • Var sayılan.

mefruz-ül eda / mefruz-ül edâ

  • Edâ edilmesi, ödenmesi farz olmuş.

meftun / meftûn

  • Sihirlenmiş, fitneye düşmüş.
  • Gönül vermiş, tutkun, vurgun.
  • Hayran olmuş, şaşmış.

mehbut

  • Hastalık veya bir illetten zayıf nahif olmuş olan.

mehcur

  • (Hicr. den) Uzaklaşmış, uzakta kalmış, ayrı düşmüş. Bırakılmış, metruk, unutulmuş, gayr-i müstâmel.
  • Saçma sapan, hezeyan. Amel edilmeyen. Kullanılmaz olmuş. Ayrılmış.

mehmed

  • Muhammed isminin Türkçede meşhur olmuş değişik şeklidir. Resul-i Ekrem Efendimize verilen ve sadece ona lâyık bulunan Muhammed (A.S.M.) ismine hürmeten bu değişiklik âdet olmuştur.

mehzum

  • Hezimete uğramış. Mağlub olmuş olan.

mekfuf-ül ayn

  • Gözü keffolmuş. Kör, âmâ.

mekful

  • (Kefâlet. den) Kefil olmuş veya kefil olunmuş.

mekki / mekkî

  • Mekke ile ilgili, Mekkeli, Mekke'de nazil olmuş âyetler veya sûreler.

meksuf

  • Kesafetli, sık ve çok olmuş. Koyu.

melek-zad

  • Melekten olmuş gibi, çok güzel.

melzum

  • Mevcud bir şeyle birbirinden ayrılmayan. Mevcud bir şeyle beraber bulunması lâzım gelen. Lüzumlu olmuş olan. Lüzumlu kılınmış.

memhure

  • Sürülüp nadas olmuş yer.

memhuvv

  • (Mahv. dan) Mahvolmuş, perişan olmuş.

memut

  • Meyyit. Ölmüş.

memzuc / memzûc

  • Bitişik. Karışık. Karışmış. Birlik olmuş. Birbirine mezc olmuş.
  • Şakalaşmak.
  • Oynamak.
  • Karışık, karışmış, mezc olmuş.

menhi

  • Yapılması şer'an yasaklanmış, haram olmuş.
  • Menhiyyat: Şeriatin yasak ettiği şeyler.

menut

  • Asılı, muallâk.
  • Bağlı. Mütevakkıf. Merbut. Vâbeste.
  • Bir milletten olmayıp sonradan o millete dahil olmuş olan.

merhum / merhûm / مَرْحُومْ

  • Rahmetli, ölmüş.
  • Rahmete eren (ölmüş kimse).

merhume / merhûme

  • Ölmüş kadın.

merkum

  • Cem'olmuş, toplanmış, birikmiş.

mertum

  • Kırılmış, parça parça olmuş, ufalanmış.

mescur

  • Sulu süt.
  • Dizilmiş salkım olmuş inci.
  • Yanmış.
  • Kızdırılmış.
  • Doldurulmuş. Taşkın su.
  • Alevli ateş, kızgın fırın.
  • Deniz.
  • Boş.
  • Muhtelit.
  • Mc: Firavun'un battığı deniz.

mesfiyy

  • Üç kez karısı ölmüş adam. (Üç kez kocası ölmüş kadına "mesfiye" derler.)

meşguf

  • (Şagaf. dan) Âşık, tutkun. Sevgi ve aşk yüzünden deli olmuş.

meşhurat

  • (Tekili: Meşhur) Şöhret kazanmış ve meşhur olmuş kimseler. Şöhretliler.

mesnun

  • Sünnet olan. Sünnet olmuş olan.
  • Âdet edilen şey.
  • Bilenmiş bıçak.
  • Üzerinden ömürler geçmiş olan.
  • Şekillendirilmiş.
  • Kalıba dökülmüş.
  • Kokusu değişmiş.

mest-i harab

  • Çok sarhoş olmuş kimse.

mevkut

  • Vakitli. Vakti belli olan. Mahdud ve muayyen olmuş vakit.

mevlana halid

  • (Hi: 1192-1242) Yüzyıl evvelinin müceddidi olduğu milyonlarca irşad ettiği kimselerin şehadetiyle sabit olmuştur. Şam'da vefat etmiştir. Hz. Osman bin Affan (R.A.) soyundandır. İlim ve takvada ve her çeşit makbul vasıflarda, devrindeki en ileri âlimlerin ve velilerin fevkinde idi. Bütün ömrünü zühd

mevsul

  • Erişen. Vasıl olan.
  • Birleşmiş. Kendine başka şey vasıl olmuş olan. Bitirmiş. Vasledilmiş.

mevta / mevtâ

  • Ölmüş, ölü.
  • Ölüler. Ölmüşler. Cenâzeler.
  • Ölüler, ölmüşler.

meysur

  • Kolay. Kolay olmuş. Asan. Kolay kılınmış şey.

meyt

  • (Meyyit) Ölü. Cansız. Ölmüş. Hareketsiz.

meyte

  • Ölmüş veya besmelesiz kesilen yâhut kesilmeyip başka sûretle öldürülen hayvan.

meyyit

  • (Mevt. den) Ölü. Cansız. Ölmüş.
  • Ölmüş, ölü.

meyyitane / meyyitâne

  • Ölü gibicesine. Ölmüşçesine. (Farsça)

mezbul

  • Solmuş çiçek.
  • Zayıf, arık ve zebun olmuş olan.

mezkum

  • Zükâm hastalığına tutulmuş. Nezle olmuş, nezleli.

mihnetzede

  • Afet ve belâya uğramış. Keder, mihnet ve musibete giriftar olmuş. (Farsça)

millet-i merhume

  • Müslümanlar, İslâm Milleti. (Allah'a ve onları ebedi saadete sevkeden emirlerine itaat ettiklerinden, kendileri rahmete mazhar olmuşlardır.)

mü'minun suresi / mü'minûn suresi

  • Kur'an-ı Kerim'in 20. suresidir. Mekke-i Mükerreme'de nâzil olmuştur.

mu'tezile

  • Aklına güvenerek ve "kul, fiilinin hâlikıdır" demekle hak mezheblerden ayrılan bir fırka. Bunlar dalâlet fırkalarının birincisidir. Vâsıl İbn-i Atâ nâmında birisi buna sebeb olmuştur. Bu kişi Hasan Basri Hazretlerinin talebesi iken, günah-ı kebireyi işleyen bir kimsenin ne mü'min ve ne de kâfir olma

muattal

  • Tatil edilmiş. Kullanılmaz olmuş. Battal edilmiş. Terkedilmiş.
  • İşsiz. Tenbel.
  • Kullanılmaz olmuş.

müberhen

  • Delilli ve bürhanlı. İsbatlı. Delillerle sâbit olmuş.

mübevveb

  • Bab bab olmuş, bölümlere ayrılmış kitap.

müdemmem

  • Dar olmuş, dar yapılmış.
  • Örülmüş ve yapılmış kuyu.

müftazıh

  • Rezil ve kepaze olmuş adam.

muhakkak

  • (Hakk. dan) Hakikatı ve gerçeği belli olmuş. Tahkik edilmiş. Doğru.
  • Mutlaka ne olursa olsun.

muhallak

  • Tıraş olmuş.
  • Hacıların Mina'da tıraş oldukları yer.

muhammed suresi

  • Kur'an-ı Kerim'in 47. Suresi olup Kıtal Suresi de denir. Medine-i Münevvere'de nâzil olmuştur.

muhassal

  • Netice. Husule gelen. Tahsil olunan. Hâsıl olmuş bulunan. Toplanılmış, cem'olunmuş. Hülâsa. Sözün kısası.

mühenna

  • Hazmolmuş.

muhtelim

  • İhtilâm olmuş.

muhtell

  • Bozuk. Berbâd. Karışmış. İşgal ve ihlâl edilmiş.
  • İntizamsız. Nizamsız olmuş.
  • Fakir kimse.
  • Çok susuz kalmış olan.

muhtetin

  • Sünnet olmuş.

mukayyed

  • Kayıtlı, bağlı, bağlanmış.
  • Bir işe önem veren.
  • Kaybolmuş, deftere geçmiş.

mülzem

  • Susturulmuş, ilzam ve iskât olunmuş, sükuta mecbur olmuş.
  • Lüzumlu görülmüş.

mümazzak

  • Yırtılmış. Parça parça olmuş.

mümteli

  • (Melâ. dan) Dolu, dolgun, dolmuş.
  • Mide dolgunluğuna uğramış.

müna'am

  • Nimete nâil olmuş kimse, nimetlenmiş olan.

münadebe

  • İyilikleri sayılıp ağlanılan ölü.
  • Ölmüş bir kimsenin ahlâkını ve evsafını anıp ağlaşmak.

münci

  • İncâ eden. Kurtaran, necat veren.Resul-i Ekremin (A.S.M.) insanların azabtan kurtulmasına ve dünyâ ve âhiret saadetlerine sebeb olmasından mübarek isimlerinden birisi de münci olmuştur.

münderisat / münderisât

  • Yıkılıp mahvolmuş olan harâbeler.

munfasıl

  • İnfisal etmiş. Birbirinden ayrılmış. Yerinden ayrılmış, fasl olmuş. İşinden ayrılmış.

munfazih

  • Rezil ve kepaze olmuş.

münhedim

  • (Hedm. den) Yıkılmış, inhidam olmuş, harab olmuş.

münhemir

  • Akıcı, seyyal.
  • Dökülen. Yıkılıp viran olmuş.

munkarız

  • İnkıraz bulmuş. Batmış. Bitmiş. Son bulmuş. Mahvolmuş. Sönmüş.

müntec

  • Neticelenmiş, sonu belli olmuş.

müntesaf

  • İkiye bölünmüş ve yarı olmuş.

mür'ab

  • Kesilmiş, parça parça olmuş.

murabba'

  • Dört köşeli şekil.
  • Dörde çıkarılmış. Dörtlü. Dört şeyden olmuş.
  • Geo: Kare.

mürd

  • (Mürde) Ölmüş, ölü. (Farsça)

murdar / murdâr

  • Kendiliğinden ölmüş veya kasten besmelesiz kesilmiş olan hayvan, leş ve domuz eti gibi kendileri kat'î yâni kesin ve açık delîl ile haram olan şey.

mürde

  • Ölmüş kişi.

mürdedil

  • Gönlü ölmüş, katı yürekli, ham, hissiz, duygusuz insan.

mürdegan / mürdegân

  • (Tekili: Mürde) Ölüler, emvât. Ölmüşler.

mürebbeb

  • Büluğ yaşına kadar beslenip terbiye olunmuş.
  • Güzel kokularla hoş ve lâtif olmuş.

müredded

  • Bir hususta hayran ve sergerdan olmuş, şaşırmış olan.

mürtecim

  • Birbiri üstüne istif olmuş olan.

müsahhar

  • (Sihriyy. den) Fetih ve teshir olmuş, ele geçirilmiş. Zaptedilmiş. İtaat ve hizmete alınmış.

müşahhas

  • Nev'i, cinsi anlaşılmış.
  • Şahıs haline girmiş, şahsiyeti belli olmuş. Şahıslanmış, teşhis edilmiş.

müselhem

  • Mütegayyer olmuş, değişmiş. Bozulmuş.

müsennah

  • İki kat olmuş, ikiye bükülmüş.

müseyleme

  • (Adı: Müseylemet-ül-kezzâb olan) Yalancı Müseyleme, Arabistan'da Asr-ı Saadette Yemame'li bir yalancı, peygamberlik iddia ederek maskara olmuş, Hicri onbirinci yılda öldürülmüştür.

müslim

  • İslâm olan, Allah'a teslim olmuş olan, selâmette olan.

müstagrak

  • (Gark. dan) Garkolmuş, dalmış, batmış.
  • Mânevi bir vaziyete dalmış.
  • Kendini bilmiyecek derecede dalgın olan. Bir şeye dalmış veya daldırılmış olan.

müstağrak

  • Gark olmuş, dalmış.
  • Batmış, dolmuş.

müstağrak-ı envar-ı safa / müstağrak-ı envar-ı safâ

  • Safâ verici nura garkolmuş, safâ veren nurlara batmış.

müstağrak-ı sürur

  • Mutluluğa gark olmuş, dalmış.

müstagrık

  • (Gark. dan) Kendini bilmeyecek derecede dalgın.
  • Garkolmuş, batmış, dalmış.

müstahsal

  • (Çoğulu: Müstahsalât) (Hâsıl. dan) Yetiştirilmiş, hâsıl olmuş, üretilmiş.

müsteski / müsteskî

  • (Saky. den) Karnı su toplamış, istiska olmuş.

mütefettit

  • Parça parça olmuş olan. Ufak ufak parçalanan.

mütelebbid

  • Birbiri üstünü yığılıp kat kat olmuş.

müteremmid

  • Yanıp kül olmuş.

müteşa'ib

  • Budaklanmış ve perâkende olmuş. Dağılmış.

müteveffa / müteveffâ / متوفا

  • Ölü, vefat etmiş, ölmüş.
  • Ölmüş, vefât etmiş.
  • Vefat etmiş, ölmüş.
  • Vefât etmiş. Ölmüş kimse.
  • Ölmüş, ölü. (Arapça)

müteveffat

  • (Vefat. dan) Ölmüş, vefat etmiş kadın veya kız.

müteverrim

  • (Çoğulu: Müteverrimin) (Verem. den) Kabarık, şiş. Şişiren.
  • Verem olmuş, veremli. Verem illetine giriftar olan.

mutmain

  • Tatmin olmuş.

müttefik / متفق

  • Birlik olmuş, ittifak yapmış. (Arapça)

muvaffak-un-bilhayr

  • Hayırlı işlerde, hayırlı hizmetlerde bulunmuş ve başarılı olmuş kimse.

muvaffaku'n-bilhayr

  • Hayırlı işlerde, hayırlı hizmetlerde başarılı olmuş kimse.

müvelled

  • Doğmuş, doğurulmuş, iki şeyin birleşmesiyle olmuş, sonradan olmuş, melez.
  • Aslında yok iken sonradan meydana gelmiş.

muzaf

  • (Zayf. dan) Bağlı. Katılmış. İzâfe olmuş. Bağlanmış.
  • Gr: Başka bir isme katılmış ve onu tamamlamış olan isim.
  • "Evin kapısı" dediğimiz zaman; "kapı", "ev"i tamamlıyor. Bu muzâfdır.

muzaffer

  • Kahraman. Gâlip gelmiş. Başarmış. Muvaffak olmuş. Zafer kazanmış, zafer kazanan.

müzekka / müzekkâ

  • Temiz olmuş, temizlenmiş.

muzmahil

  • Darmadağın olmuş, perişan, yok olmuş.
  • Çökmüş. Darmadağın olmuş. Perişan olmuş.

müzmahil

  • Perişan olmuş, dağılmış.
  • Perişan olmuş, dağılmış.

nabigat-ül ca'di / nabigat-ül ca'dî

  • Resül-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm'ın duasına mazhar olmuş mühim bir Arab şâiridir. İran'ın fethinde bulundu. Rivayete göre Mi: 684'de İsfehan'da Rahmet-i Rahman'a kavuştu.

nabud

  • (Nâ-bud) Mâdum, yok olan, bulunmayan. (Farsça)
  • İflas etmiş. Perişan olmuş. (Farsça)
  • Sonradan yok olan. (Farsça)

nadıc

  • (Çoğulu: Nevadıc) Olgunlaşmış, olmuş, kıvama gelmiş.

nadim / nâdim

  • Nedamet etmiş, pişman olmuş.

nahire

  • Ufalanmış.
  • Çürümüş.
  • Rüzgârla savrulur, yel estikçe ses verir, delik deşik olmuş kemik.

naib-i fail / naib-i fâil

  • Meçhul fiilin mevzuu olan kelime ki, harekesi merfu olur. (Küsirel kalemü: "Kalem kırıldı" cümlesinde " kalem", "Naib-i fâil" olmuş ve fâilin yerine geçmiştir.)

nehdan

  • Dolu, dolmuş.

nehire

  • Çürümüş, ufalanmış, rüzgârla savrulur. Delik deşik, göz göz olmuş.
  • Rüzgâr estikçe ses verir kemik, çürümüş kemik. (Nâhir de denir)

nevreste

  • (Çoğulu: Nevrestegân) Yeni yetişmiş, yeni bitmiş, yeni meydana gelmiş, yeni hâsıl olmuş. (Farsça)

nigun

  • Tersine dönmüş, altüst olmuş, başaşağı. (Farsça)
  • Ters, uğursuz, aksi. (Farsça)

nisvan-ı zelil

  • Ahlâken ve dinen düşmüş, zelil olmuş kadınlar.

nuşirvan

  • İran'da Milâdi (531 - 579) tarihleri arasında hükümdarlık etmiş Sâsâni padişahı olup adâlet ve doğruluğu ile meşhur olmuştur.

pa-nihade

  • Ayak koymuş, ayak basmış. Gelmiş, ulaşmış, vâsıl olmuş. (Farsça)
  • Doğmuş, tevellüd etmiş. (Farsça)

palide

  • Süzülmüş, durulmuş. (Farsça)
  • Ziyade olmuş, büyümüş. (Farsça)

paymal

  • (Pâyimal) Ayak altında kalmış, mahvolmuş, telef olmuş, sürünmüş. (Farsça)

pehnaver

  • Pek geniş. Pek açık. (Farsça)
  • Soluk, solmuş. (Farsça)

pejulide

  • Solmuş, bozulmuş, dağılmış, karışmış. (Farsça)

peride

  • Uçmuş. (Farsça)
  • Solmuş, soluk. (Farsça)

peridereng

  • Rengi uçmuş, solmuş. (Farsça)

rekme

  • Cem'olmuş, toplanmış.
  • Yön, cânip.
  • Parça, cüz'.

reyyan

  • Suya kanmış, tatmin olmuş.

rezil ü rüsva

  • Kusur ve ayıpları meydana çıkarılmış, kepâze olmuş olan.

rikk

  • Kulluk, ubudiyet.
  • Ist: Esir olmuş, hürriyetini kaybetmiş olan ehl-i harb.
  • Yufka, yumuşak nesne.

rıza-dade / rıza-dâde

  • Razı olmuş, kabul etmiş. (Farsça)

rızadade / rızâdâde

  • Hoşnut olmuş.

ruhaniyyet

  • Yalnız ruhtan ibaret olan şeyin hali. Ölmüş bir kimsenin devam etmekte olan ruhi kuvveti.
  • Ruhanilik.

rümye

  • Ağaçtan nakşolmuş bir suret.

rutube

  • (Çoğulu: Rutebât-Ruteb) Olmuş yaş hurma.

sadpare

  • Yüz parça. Parça parça olmuş. (Farsça)

safbeste / صف بسته

  • Saf bağlamış, saf olmuş.
  • Sıralanmış, sıra olmuş. (Arapça - Farsça)

saff-beste

  • Saf bağlamış, saf olmuş. (Farsça)

şahit

  • (Çoğulu: Şihât) İnce yufka olmuş nesne.

şeair / şeâir

  • İşaretler, İslâma sembol olmuş iş ve ibadetler.

şeair-i diniye / şeâir-i diniye

  • İslâma sembol olmuş iş ve ibadetler.

şeair-i islam / şeâir-i islâm

  • İslâma sembol olmuş iş ve ibâdetler.

şeair-i islamiye / şeâir-i islâmiye

  • İslâma sembol olmuş iş ve ibâdetler.

şeair-i islamiyet / şeair-i islâmiyet

  • İslâma sembol olmuş işaret, iş ve ibadetler.

semit

  • Temiz pişirilmiş olan kebap.
  • Arınmış, temizlenmiş ve pâk olmuş.
  • Doldurulmuş bağırsak.
  • Birbiri üstüne yığılmış kiremit.
  • Bir kat sahtiyan.

şerha / شرحه

  • Dilim dilim olmuş. (Arapça)
  • Şerha şerha: Dilim dilim, parçamparça. (Arapça)

sernigun / sernigûn

  • Baş aşağı olmuş. (Farsça)
  • Tersine dönmüş. (Farsça)
  • Bahtsız. (Farsça)

seyf ibn-i ziyezen / seyf ibn-i zîyezen

  • Yemen padişahlarındandır. Hz. Muhammed'in (A.S.M.) bi'setinden evvel onun evsafını evvelki mukaddes kitaplarda görmüş ve iman etmiş ve müştak olmuştu.

şiar-ı islam / şiar-ı islâm

  • İslâma sembol olmuş iş ve ibadetler.

siccil

  • Kumlu çamurun taşlaşmış hâli. Kumlu çamurdan terekküb ve tahaccür etmiş taş.
  • Ateşte pişerek taş gibi olmuş tuğla.

şikeste

  • Kırılış, yeniliş, mağlub olmuş. Kırık. Tâlik yazının bir çeşidi. (Farsça)

sinepüryan

  • (Sinebiryan) Kalbi yanmış, sinebiryan olmuş, çok hasret çekmiş.

sırm

  • (Çoğulu: Esrâm-Esârım) Ağaçtan yemiş düşürmek.
  • Ekin biçmek.
  • Cem'olmuş beytler.

şit

  • Hz. Âdem'in (A.S.) oğullarından ve ondan sonra peygamber olan zât olup kendisine 50 sayfalık kitab nâzil olmuştur. Kâbe-i Mükerreme'yi ilk önce taştan bina eden zât olduğu Kısas-ı Enbiya'da mezkûrdur.

şöhretşiar-ı alem / şöhretşiâr-ı âlem

  • Âlemde şöhret ona nişan olmuş olan. Çok meşhur olan.

şübehat-alud / şübehat-âlûd

  • Şüphelerle karma karışık olmuş, şüphelerle dolu.

tahrim suresi

  • Kur'an-ı Kerim'in 66. Suresidir. "Lime tüharrimu" da denir. Medine'de nâzil olmuştur.

taht-ı belkıs

  • Belkıs'ın tahtı. (Çok eski mecusi Yemen padişahlarından Şerahil'in kızı Belkıs, başka kardeşi olmadığından babasının yerine Yemen'e hükümdar olmuş idi. Sonra Süleyman Aleyhisselâm ile evlendi. Onun mu'cizeleriyle imana geldi.) Bak: Hüdhüd, Süleyman (A.S.)

taziyename / tâziyename

  • Yeni ölmüş birisinin yakınlarını teselli eden ve acılarını hafifleten mektup.

te'bin

  • Ölmüş bir kimsenin iyiliklerini hatırlayıp söyleme.
  • Bir kimseyi yüzüne karşı ayıplama.

tebah / tebâh / تباه

  • Mahvolmuş. Yıkılmış. Fesada giriftar olmuş. (Farsça)
  • Bozuk. (Farsça)
  • Mahvolmuş, yıkılmış.
  • Yok olmuş. (Farsça)
  • Yıkılmış. (Farsça)
  • Bozulmuş, çürümüş. (Farsça)
  • Tebâh etmek: (Farsça)
  • Yok etmek. (Farsça)
  • Yıkmak. (Farsça)
  • Bozmak, çürütmek. (Farsça)
  • Tebâh olmak: (Farsça)
  • Yok olmak. (Farsça)
  • Yıkılmak. (Farsça)
  • Bozulmak, çü (Farsça)

tebellüh

  • Ahmak olmak.
  • Suretâ ahmaklık göstermek.
  • Kaybolmuş bir şeyi araştırmak.
  • Yolu bilmeyen kimse, erbâbından sorup araştırmayarak gitmek.

tehbil

  • "Baban seni ölmüş diye ağladı" demek.

telafif-i dimağiye

  • Dimağın lif lif olmuş hâli.

temavüt

  • Kendini ölmüş gibi gösterme.

terk-i şeair

  • İslâmiyete sembol olmuş iş ve ibadetleri terk etme.

tertil

  • Muvafık ve yerli yerinde, güzel, uygun ve lâtif konuşmak.
  • Düşüne düşüne, yavaş yavaş, anlayarak okumak. Beyan eylemek ve âşikâr kılmak.
  • Kur'an-ı Kerim'i usul ve kaidesine göre, acele etmeksizin dura dura anlaya anlaya okumaktır. Kur'an-ı Kerim tertil üzere nâzil olmuştur.

teslimkarane / teslimkârâne

  • Teslim olmuş şekilde.

tesvib

  • Sevab vermek demektir. Sevab da ceza gibi, hayır veya şer herhangi bir şeyin karşılığıdır. Sevab, hayırda meşhur olmuştur. Lisanımızda da ceza, şerde kullanılmıştır.

tevbekar / tevbekâr

  • Tevbeli, yaptığına pişman olmuş olan. (Farsça)

tezekkür-i mevt

  • Ölümü hatırlamak. İnsanın kendini ölmüş, teneşir tahtası üzerinde yıkanmış, kefene sarılmış ve tabuta konulmuş ve mezâra gömülmüş olarak düşünmesi.

tilad

  • Köle, hayvan, mülk, mal gibi şeyler.
  • Kendi yanında eskiden beri mevcud olan ve yeni olmuş olan şey.

tıls

  • (Çoğulu: Atlâs) Sahife.
  • Mahvolmuş nesne.
  • Tüyü dökülmüş olan deve uyluğunun derisi.
  • Elbisenin eskimesi.

tiraşide

  • Tıraş olmuş, tıraş edilmiş. (Farsça)
  • Yontulmuş, düzleştirilmiş. (Farsça)

türbe

  • Mezar üzerine yapılan yapı. Mezar. Ölmüş büyük zâta mahsus mezar.

uhud muharebesi

  • Uhud, Medine-i Münevvere'nin bir mil kuzeyinde kırmızı bir dağ olup, Hz. Peygamberimizin (A.S.M.) ashâbıyla Kureyşliler arasında vuku bulmuş olan Uhud Gazasıyla meşhurdur.Uhud gazası, hicretten 2 sene 6 ay 7 gün sonra olmuştur. Bunun zahirî sebebi: Daha evvel yapılmış olan Bedir Gazasında Kureyşlile

ümem-i salife / ümem-i sâlife

  • Geçmişteki ümmetler. İslâmiyetten evvel diğer Peygamberlere tâbi olmuş ümmetler.

uteka

  • (Tekili: Atik) Azatlılar. Azat olmuş köle veya cariyeler.

vajgun / vâjgûn / واژگون

  • Baş aşağı, tepetakla, tersyüz olmuş. (Farsça)

vaki / vâki

  • Olmuş, meydana gelmiş.
  • Vuku bulan, olan.
  • Olağan, olmuş, mevcut.

vakıa

  • Olmuş, var olan.

vakıa' / vâkıa'

  • Vuku bulmuş, olmuş, var olan mevcud bir hâdise.
  • Olan olmuş.
  • Rüya, düş.
  • şiddetli hâdise.
  • Meşakkat, musibet.
  • Kıyamet.
  • Cenk, savaş.

vakıat

  • Olanlar, olmuşlar.

veşşemsi suresi

  • Kur'an-ı Kerim'in 91. suresidir. Suret-üş Şems de denir. Mekke-i Mükerreme'de nazil olmuştur.

viran / vîrân / ویران

  • Yıkık, harap olmuş. (Farsça)
  • Yıkıntı, harabe. (Farsça)
  • Vîrân etmek: Yıkmak, harap etmek. (Farsça)
  • Vîrân olmak: (Farsça)
  • Yıkılmak, harap olmak. (Farsça)
  • Perişan olmak. (Farsça)

yahya

  • Zekeriya'nın (A.S.) oğludur. Benî İsrail Peygamberlerinden ve İsa Aleyhisselâm'ın şeriatı ile amel edenlerden olmuştu. Hz. İsa'dan (A.S.) önce Tevrat'a göre hareket ederdi. Kudüs'ün o zamanki reisi, Hz. Yahya'nın, Hz. Musa şeriatı üzere amel etmediğini ileri sürdüklerinden şehid ettiler.

yani'

  • Kıvama gelmiş, olmuş. Pişkin.

yetama

  • (Tekili: Yetim) Yetimler. Babaları ölmüş çocuklar.

yetim / yetîm

  • Babası ölmüş olan çocuk.
  • Tek, eşsiz, yalnız. (Çocuk baliğ olduktan sonra yetimlik ondan kalkar. Anası ölene ise daha çok öksüz denir.)
  • Babası ölmüş olan çocuk; tek, yalnız.
  • Ergenliğe ulaşmadan babası ölmüş çocuk.
  • Babası ölmüş çocuk.

yetim-üt tarafeyn

  • Anası ve babası ölmüş çocuk. Anadan babadan yetim kalmış çocuk.

yezid bin ebi süfyan

  • Ebu Süfyan'ın oğlu. Hz. Muaviye'nin büyük kardeşi idi. Ashab-ı kiramdan ve çok sâlih bir zât olup, Mekke-i Mükerreme'nin fethinde müslüman oldu. Hazret-i Ebu Bekir-is Sıddık Radıyallâhü anh'ın Şam'a gönderdiği orduda bir birliğin kumandanı idi. Hz. Ömer zamanında Filistin valisi olmuştu. Taundan vef

yuşa

  • Hz. Musa'dan (A.S.) sonra peygamber olmuş ve Benî İsrail'i çöllerden kurtarmıştı. Ondan sonra pek çok reisler Yahudilerin idaresinde bulundu, bazan da hâkimsiz kalarak esaret hayatı yaşadılar. Tâ bir müddet sonra İsmail (A.S.) hâkim oldu. Onbir sene Benî İsrail'i idare etti. Sonra içlerinden bir mel

zade

  • Evlâd, oğul. (Farsça)
  • İyi insan. (Farsça)
  • Nikâh neticesi olmuş çocuk. (Farsça)
  • Kelime sonuna getirilerek birleşik kelimeler de yapılır. Meselâ: Şah-zade (Şehzade) : Padişah evlâdı. (Farsça)

zahik

  • Berbat, perişan, helâk olmuş.
  • Bâtıl. Köhne.

zede / زده

  • Vurmuş, dövmüş. (Farsça)
  • Vurulmuş, dövülmüş. (Farsça)
  • Uğramış, müptela olmuş. (Farsça)

zemahşeri / zemahşerî

  • (Hi: 467-538) Türkistan'da Harzem'in Zemahşer köyünde doğdu. Hanefî fukahasındandır. Fevkalâde iktidar ve faziletine rağmen bir zamanlar itikadça Mu'tezile'den olmuştu. Meşhur bir ilm-i belâgat âlimidir.

zımar

  • Ele geçmesi mümkün olmayan kaybolmuş mal. Alacak veya yeri bilinmeyen mal.
  • Gizli kalmış hazine, iş veya şey.

 

Luggat Yazarları

Luggat.com Yazarlarını Belirliyor

Luggat.com'da "yazar" olarak görev almak ister misiniz?
Hazırlıkları devam eden Luggat Blog'da yazılarınız yayınlanabilir, milyonlara Luggat.com üzerinden sesinizi duyurabilirsiniz.

HEMEN BAŞVUR