LUGGAT
OSMANLICA TÜRKÇE SÖZLÜK

{ lügât . lügat . لغت }

Arapça ve Farsça yazımları, Osmanlıca okunuşları 
ve detaylı açıklamaları ile birlikte.

Arama yapmak istediğiniz kelimeyi girip
karşılığını bulmak istediğiniz "OSMANLICA ARA" ya da "TÜRKÇE ARA" butonlarına tıklayın.
Türkçe - Osmanlıca Sözlük'te çocuğu ifadesini içeren 122 kelime bulundu...

ahder

  • Kardeş çocuğu. Biraderzâde. (Farsça)

akam

  • Çocuksuz, çocuğu olmayan, kısır.
  • Tedavisi kabil olmayan hastalık.

akika

  • Yeni doğan bir çocuğun başındaki ana tüyü. Yahut böyle bir çocuk için Cenab-ı Hakk'a şükür niyetiyle kesilen kurbanın adı. Bu kurbana "Nesike" de denir.

akim / akîm

  • Neticesiz, sonu yok. Beyhude.
  • Yağmur getirmeyen rüzgar.
  • Çocuğu olmayan, kısır. Doğurmayan (kadın), doğurtmayan (erkek).

ammizade / ammizâde

  • Amca çocuğu.

asilzade / asîlzâde / اصيل زاده

  • Soylu çocuğu, asilzade. (Arapça - Farsça)

beçe-dar

  • Yavrusu olan, çocuğu olan. (Farsça)
  • Gebe, hâmile. (Farsça)

ben

  • (Bak: Ene) t. Psk: Şuurlu kişiliğimiz. Başlangıçta çocuğun benliği şuurlu değildir. Kendisini başkasından ayıramaz. Fakat canlı olarak ihtiyaç ve istekleri vardır. Benin bu şuursuz haline "alt ben" denir. Kendisi ile başkası arasındaki farkı anlamaya, münasebetler kurmaya, düşünmeğe başlayınca şuurl

bende-zade

  • Köle çocuğu. (Farsça)
  • Mc: Çocuğunu onun kölesi yerinde tutup mütevâzi muâmelede bulunan. (Farsça)

bendezade / bendezâde / بنده زاده

  • Köle çocuğu. (Farsça)
  • Benim çocuğum. (Farsça)

bengere

  • Çocukları uyutmak için, çocuğu uyutan kişi tarafından söylenen ninni. (Farsça)

ber-bend

  • Ufak çocuğu annesinin sırtına bağlamağa yarıyan göğüs kuşağı. (Farsça)

betra

  • (Müz: Ebter) Çocuğu olmayan. Kısır.
  • Kuyruğu kesik dişi hayvan.

bevle

  • Çok işeyen adam.
  • Kız çocuğu.

bevne

  • Küçük kız çocuğu.

bıngıldak

  • Yeni doğmuş olan çocuğun kafasının üst tarafı. Bu kısım yumuşaktır.

büzürgzade / büzürgzâde / بزرگ زاده

  • Seçkin kişinin çocuğu, asilzade, kişizade. (Farsça)

dabie

  • Kişinin çoluk çocuğu.

dafef

  • Çoluk çocuğun fazla oluşu.
  • Şiddet.
  • Darlık.
  • Hâcet.
  • Acele etmek.

ebter

  • Eksik, tamamlanmamış.
  • Dölsüz, çocuğu olmayan kimse.

esbat

  • (Tekili: Sıbt) Torunlar. Çocuğunun çocukları. Oğlunun oğulları.
  • Beni İsrâil kabileleri.

fasl

  • (Fasıl) İki şey arasındaki ek yeri. Mafsal.
  • Hak söz. Hak ile bâtılın arasını fark ve temyiz ile olan hüküm ve kaza. (Buna "Faysal" da denir) Halletmek. Ayrılma. Çözme.
  • Bölüm.
  • Mevsim.
  • Aynı makamda çalınan şarkı.
  • Çocuğu memeden kesmek.
  • Birini zem

firaş-ı sahih

  • Fık: Nikâh ve mülk-i yemine müstenid bulunan istifraş. Mülk-i yemin, bir kimsenin temellükünde bulunan cariye demektir. Binaenaleyh bu iki şarta dayanan istifraştan, meydana gelecek çocuk, varis addolunur. Ancak, cariyeyi istifraşta husule gelen çocuğun kendisinden olduğunu müstefrişin söylemesi lâz

fıtam

  • Çocuğu veya yavruyu sütten kesme.

fitam

  • Çocuğu sütten kesmek.

gayl

  • Irmak, nehir.
  • Ağaç, şecer.
  • Cima etmek.
  • Kadının hâmile iken çocuğuna süt emzirmesi.

hadic

  • Vaktinden evvel doğan erkek veya kız çocuğu.

hafif-ül-haz / hafîf-ül-hâz

  • Zevcesi (hanımı) ve çocuğu olmayan.

haher-zade

  • Hemşirezade, kızkardeş çocuğu. Yeğen. (Farsça)

haherzade / hâherzâde / خواهرزاده

  • Yeğen, kızkardeşin çocuğu. (Farsça)

halk-ı cedid

  • Ba'sü bade-l mevt, yeniden yaratılış. Yeniden yeniye tekrâren yaratılma. Ana karnındaki çocuğun, insan suretine inkılâb ettiği devre.

hane-zad

  • Efendisinin evinde dünyaya gelmiş olan köle veya cariye çocuğu. (Farsça)

haniye

  • Şarap.
  • Erkeği öldükten sonra evlenmeyip, çocuğuna bakan kadın.

hatice / hatîce

  • (Hadîce) Vakitsiz ve erken doğan kız çocuğu.
  • Fetva metinlerinde kadını temsil eden umumi isimlerden birisi. (Ötekiler: Hind, Fâtıma ve Zeyneb'dir.)

hayat-ı takdiriyye

  • Huk: Ana rahminde bulunan çocuğun hayatı.

helalzade / helalzâde / حلال زاده

  • Helal süt emmiş. (Arapça - Farsça)
  • Evli anne babanın çocuğu. (Arapça - Farsça)

hemşire-zade / hemşire-zâde

  • Kızkardeş çocuğu. (Farsça)

hıdane / hıdâne

  • Çocuğu kucağa almak, besleyip büyütmek üzere yanında bulundurmak. İslâm nikâhının bozulmasından sonra (ayrılıkta), çocuğu, selâhiyetli (yetkili) olan kimsenin yâni başkası ile evli olmayan annenin belirli bir yaşa gelinceye (oğlan çocuğu yedi, kız ye tişkin oluncaya) kadar yanında alıkoyması ve terb

hitan

  • Erkek çocuğun sünnet edilmesi.
  • Tenasül uzvunun sünnet yeri.

hızane

  • Bir şeyi bir şeye ilâve etmek.
  • Fık: Hak ve salâhiyeti haiz olan kimsenin belirli müddet zarfında çocuğunu besleyip büyütmek ve terbiye etmek üzere yanında bulundurması.
  • Bir şeyi kucağına almak.

hubu'

  • Çocuğun ağlamaktan dolayı sesinin kesilmesi.

i'tilan

  • Aşikâr ve meydanda olma. İlân olunma, meydana çıkma.
  • Doğum esnâsında çocuğun görünmesi.

iale

  • Çoluk çocuğun nafakasını te'min etme. Evlâd u iyâlin maişetini tedarik etme.
  • İyali çoğalmak, çoluk çocuğu artmak.

ibn-üz zaman

  • Zamanın çocuğu. Devrin adamı.

ibne

  • Kız çocuğu. Veya teennüs eden oğlan.

iddet-i haml

  • Fık: Çocuk doğurmakla biten iddet. Kocası ölen veya boşanan gebe kadının, çocuğun doğmasını beklemesi demektir.

ifa'

  • Çocuğun büyümesi.

ıhdac

  • Doğan çocuğun bir yerinin eksik olması.

ihtilam / ihtilâm

  • Uykuda cünüb olma. Çocuğun bülûğa, ergenlik çağına ulaştığının alâmeti, işâreti.

ihtizan

  • Birisini işinden alıkoyma.
  • Çocuğu besleme.

ıky

  • Yemek yemezden evvel çocuğun karnından çıkan necisi.

irtibab

  • Kokulu şeyler yapma.
  • Bir çocuğu büluğ çağına varıncaya kadar besleme.

irtikaz

  • Çocuğun, ana karnında kımıldaması.
  • Çalkanıp durma.
  • Acı çekme, ıztırâb duyma.

irtiza-i sabi

  • Çocuğun süt emmesi.

ırza-i gayr-i maderi / ırzâ-i gayr-i mâderî

  • Çocuğu hayvan sütüyle besleme.

ırza-i maderi / ırzâ-i mâderî

  • Çocuğu ana sütüyle besleme.

is'ar

  • Çocuğun diş çıkarması.

istihlal

  • Yeni ay'ı gözleyip görmek. Hilâlin görünmesi.
  • Kılıcın kınından sıyrılıp görünmesi.
  • Edb: Bir ifadede birbirine benzer, seci'li ve kâfiyeli sözlerin söylenmesi.
  • Çocuğun doğar doğmaz hemen ağlamağa başlaması.
  • İyi ve hayırlı bir başlangıca delâlet etmek.

kaba necaset / kaba necâset

  • İnsandan çıkınca abdesti veya guslü gerektiren her şey, eti yenmeyen hayvanların, (yarasa hâriç) ve yavrularının yüzülmüş, dabağlanmamış derisi, eti, pisliği ve bevli ile süt çocuğunun pisliği, bevli ve ağız dolusu kusmuğu, insanın ve bütün hayvanlar ın kanı ile şarab, leş, domuz eti ve kümes ve yük

kamt

  • Kuş, dişisine cima etmek.
  • Doğan çocuğu beze sarmak.

kelul

  • Kütelip kesmez olmak.
  • Göz nuru zayıf olmak.
  • Çocuğu ve anası olmayan şahıs.

kerş

  • Karın.
  • İşkembe.
  • Topluluk, cemaat.
  • Kişinin çoluk çocuğu veya küçük evlâdı.

kısır

  • Çocuğu olmaz, doğurmaz.
  • Münbit olmayan ve mahsul alınamayan verimsiz toprak.

kopil

  • Küçük Rum çocuğu.
  • Çapkın, külhani.

lefüt

  • Evvelki kocasından çocuğu olan ve daima çocuğuna iltifat eden evli kadın.

maakka

  • Çocuğun, anababaya isyan etmesi. Veledin valideyne itaatsizliği.

mader / mâder

  • Ana. Çocuğu doğuran. Ümm. (Farsça)

masume / معصومه

  • Suçsuz, günahsız. (Arapça)
  • Küçük kız çocuğu. (Arapça)

mechul-ün neseb

  • Kimin çocuğu olduğu bilinmeyen kişi.

mechulünneseb / mechûlünneseb / مجهول النسب

  • Onun bunun çocuğu. (Arapça)

mirza

  • Reis. Bey.
  • Büyük kimselerin çocuğu. Beyzâde.
  • Bazı İslâm topluluğunda iyi sülâleden olanlara, şehzâdelere, seyyidlere verilen ünvân olmakla beraber, bugün bir isim olarak çokca kullanılmaktadır.

mugayyebat-ı hamse / mugayyebât-ı hamse

  • Beş bilinmeyen. Bizce gaib olan beş şey:1- Kıyamet vakti, 2- Yağmurun ne zaman yağacağı, 3- Ana rahmindeki çocuğun mahiyeti ve ceninin isti'dadı ve mânevi simasının ne olduğu, 4- Yarın insan hayr ve şer olarak ne kazanacağını, 5- İnsanın nerede öleceğini Allah bildirmedikçe kimse bilemez. Bunlara me

mugbeçe

  • (Çoğulu: Mugbeçegân) Meyhaneci çırağı. (Farsça)
  • Mecusi çocuğu. (Farsça)

muil / muîl

  • Evlâd ü iyâli, yâni çoluk çocuğu çok olan kimse.

mülahat

  • Yakınlaşmak. Çekiştirmek.
  • Çocuğun, sütten kesilme vaktine yakınlaşması.
  • Niza ve husumet etmek.

multekit

  • Bir çocuğu atılmış olduğu yerden alıp kaldıran.

mürahik

  • Büluğ yaşına yaklaşmış erkek çocuk. Büluğ yaşına, yani oniki yaşına girip de baliğ olmayan erkek çocuğa denir. On beş yaşına kadar baliğ olmasa yine bu isim verilir. Kız çocuğuna ise: Mürâhika denir.

mürahıka / mürâhıka

  • Dokuz yaşına girdiği hâlde henüz bâliğa olmamış yâni ergenlik çağına gelmemiş kız çocuğu.

mürebbib

  • Çocuğu büluğa erene kadar besleyen.

mütemevvin

  • İyâline çok nafaka veren. Ailesine, çoluk çocuğuna iyi bakan.

neseb

  • Soy, şecere. Çocuğu ana ve babaya bağlayan kan bağı. Ekseriya baba yönünden olan yakınlık için kullanılır. Babalar ve yukarıya doğru büyük babalar ile oğullar ve aşağıya doğru oğullar arasındaki alâkaya amûdî yakınlık; erkek kardeşler ile bunların oğ ulları ve amca oğulları arasındaki alâkaya ufkî y

nevzad-ı mübareke

  • Yeni doğmuş, yeni dünyaya gelmiş mübarek kız çocuğu.

rahim

  • (Rehm) Döl yatağı. Çocuğun, içinde yetiştiği ve dişi canlılara mahsus organ.
  • Karabet, akrabalık.

rahm-ı mader / rahm-ı mâder

  • Anne karnındaki çocuğun bulunduğu yer.

rebt

  • Şişmek.
  • Terbiye etmek.
  • Uyusun diye çocuğun yan taraflarına yab yab vurmak.

rıda' / rıdâ'

  • Süt emme çağında yâni iki buçuk yaşından küçük bir çocuğun bir kadının memesinden süt emmesi veya bir kadının sütü bir vâsıta ile çocuğun mîdesine gitmesi.

sa'fe

  • Çocuğun başında çıkan çıban.
  • Kel.

sabi / sabî

  • Bülûğ (ergenlik) çağına gelmemiş oğlan çocuğu. Kıza sabiyye denir.

şehzade / şehzâde / شهزاده

  • Şah çocuğu, şehzade. (Farsça)

sekel

  • Musibet, belâ.
  • Çocuğun ölümü.

sekla

  • Çocuğunu kaybeden kadın.

sela

  • (Çoğulu: Eslâ) Çocuğun ana karnında iken içinde bulunduğu ince deri.

selile

  • Yeni doğmuş kız çocuğu.

serer

  • (Çoğulu: Esirre) Ayın son gecesi.
  • Ebenin doğan çocuğun göbeğinden kestiği parça.
  • Mantar üstünde olan kabuk, balçık, toprak (Bu mânâya Çoğulu: Esrâr ve C: Esârir).

serr

  • Çocuğun göbeğini kesmek.
  • Göbekte ağrı olmak.
  • Şâdlık, neşeli ve sevinçli olma.

şirhar / şîrhar / شيرخوار

  • Süt çocuğu. (Farsça)

sükl

  • Kadının çocuğunu kaybetmesi.

sukut

  • Düşme. Yukardan aşağıya birden iniverme.
  • Değerini kaybetme. Bozulma.
  • Devrilme.
  • Mahvolma.
  • Ahlâk bakımından alçalma.
  • Büyük bir vazifeden ayrılma.
  • Sarkma.
  • Çocuğun eksik veya ölü olarak doğması.

sultan / sultân / سلطان

  • Hükümdar. (Arapça)
  • Hükümdar eşi ve kız çocuğu. (Arapça)
  • Sevgili. (Arapça)

sünnet olmak

  • Çocuğun sünnet derisinin çepeçevre kesilmesi. Hitân.

sürr

  • Yeni doğmuş çocuğun kesilmiş göbeği.

süt anne

  • İki buçuk yaşından küçük olan çocuğu emziren kadın.

ta'zir-i te'dib

  • Âkıl bâliğ olduğu halde henüz mükellefiyet çağında bulunmayan bir çocuğun yaptığı bir suçtan dolayı hakkında te'dib ve ta'zib maksadıyla yapılan ta'zirdir.

tarid

  • Kovulmuş, uzaklaştırılmış, sürülmüş, çıkarılmış.
  • Bir kimsenin birinci çocuğundan sonra doğan ikinci çocuğu.

tecdi'

  • Bir kimseye iyileşmesin diye beddua etme.
  • Vücudun bir tarafını kesme.
  • Çocuğu zararlı şeylerle besleyip gelişmesini önleme.

tedbir-i menzil / tedbîr-i menzil

  • İnsanın çoluk-çocuğuna karşı hareketlerinin nasıl olacağı ve ev idâresi ile ilgili husûslardan bahseden ilim.

tehdin

  • Çocuğu güzel sözlerle susturup avutma. Yalandan yüze gülüp medhetme.
  • Teskin etmek.

temyiz / temyîz

  • İyiyi kötüden ayırt etme. Bir kimsenin (meselâ çocuğun), satın alınan malın mülk olacağını ve satınca mülkten çıkacağını anlaması. İyiyi kötüden ayırt edebilene mümeyyiz denir.

tera'ru'

  • Deprenmek.
  • Büyümek.
  • Çocuğun hareket etmesi.

tersabeçe

  • (Çoğulu: Tersabecegân) Hristiyan çocuğu. (Farsça)

tevellüh

  • (Çoğulu: Tevellühât) (Veleh. den) Şaşakalma. Şaşırıp sersemleşme.
  • Hayran etme.
  • Kadını çocuğunden ayırma.

tevlid

  • Çocuğu doğarken almak. Doğurmak. Doğurtmak.
  • Mc: Sebep olmak, vücuda getirmek.
  • Beslemek. Terbiye etmek.

ümm-i veled

  • Efendisinden (sâhibinden) çocuğu olan câriye, köle kadın.

ümm-ül veled

  • Huk: Çocuğunun kendi efendisinden olduğunu söyleyen çocuk doğurmuş cariye.

uram

  • Eti soyulmuş kemik.
  • Çokluk.
  • Kötü ahlâk.
  • Şiddetli muhâlefet.
  • Çocuğun edepsizlik yapması.

vaftiz

  • (Vaftis) (Rumcadan) Hristiyanlarca çocuğun ve hristiyanlığa yeni girenin dine girme şartı sayılan, suya sokma merasimi.
  • Hıristiyanlığa yeni girenin ve çocuğunun dine girmesi için gerekli sayılan, suya sokma töreni.

veled-i yafes

  • Yafes'in çocuğu (Yâfes.

velediyet

  • Birinin çocuğu oluş, Hıristiyanların isa aleyhisselâma hata ile "Allahın oğlu" demeleri.

veli / velî

  • Allahü teâlânın Esmâ-i hüsnâsından (güzel isimlerinden). Mü'minleri seven, onlara yardım eden, işlerini bitiren, sevdiklerini sevmediklerine gâlib, üstün kılan, kâfirleri sevmeyen.
  • Bir çocuğun veya kadının babası yoksa baba tarafından dedesi, yoksa kâdı veya bunların vasî tâyin ettik

yetime / yetîme / یتيمه

  • Yetim kız çocuğu. (Arapça)

yetn

  • Doğum ânında çocuğun ayaklarının evvel çıkması.

yütm

  • (Bu kelime esasen infirad mânasına gelir) Bir çocuğun pederi vefat etmekle pedersiz kalması ki: Bu, yalnız insanlara mahsustur. Hayvanatta ise vâlidesiz kalmaya denir. Yetim de denir.