LUGGAT
OSMANLICA TÜRKÇE SÖZLÜK

{ lügât . lügat . لغت }

Arapça ve Farsça yazımları, Osmanlıca okunuşları 
ve detaylı açıklamaları ile birlikte.

Arama yapmak istediğiniz kelimeyi girip
karşılığını bulmak istediğiniz "OSMANLICA ARA" ya da "TÜRKÇE ARA" butonlarına tıklayın.
Türkçe - Osmanlıca Sözlük'te çir ifadesini içeren 740 kelime bulundu...

la'b

  • Oyun, boş şey. Oyun ile boş yere vakit geçirme.

a'mal-i kabiha / a'mâl-i kabîha

  • Çirkin ameller, işler.

a'vak

  • (Tekili: Avk) Mani olmalar. Alıkoymalar, durdurmalar. Vazgeçirmeler.

abdullah ibn-i zübeyr

  • Ebu Bekir-i Sıddık'ın kızı Esma'nın oğludur. Muhacirlerden ilk doğan çocuk olup cesaret, şecaat, ibadet ve takvası ile meşhurdur. Zübeyr ibn-i Avvam'ın oğludur. Yezid'in saltanatını kabul etmedi ve Mekke'de dokuz sene halifelik yaptı. 73 yaşında şehid edildi. (R.A.)

acv

  • Çocuğa süt içirmek.

admer

  • Arslan.
  • Şedit, şiddetli.
  • Belâ.
  • Çirkin yüzlü şişman kadın.

ağıl

  • Koyun, keçi vesair hayvanlara mahsus üstü açık, etrafı çit veya çalı çırpı ile çevrilmiş yer, mandıra.

aglal

  • (Tekili: Gull) Boyna geçirilen zincirler.
  • Kelepçeler, pırangalar.

ağlal / ağlâl / اغلال

  • Boyunduruklar. (Arapça)
  • Zincirler. (Arapça)

ahen

  • Demir.
  • Mc: Sert. Zincir. Kılıç.

ahlak-ı zemime / ahlâk-ı zemîme

  • Kötü huylar, çirkin davranışlar.

ahz ü girift

  • Ele geçirme, yakalama.
  • Esir alma.

akas

  • Çirkin kokulu olma.

akbeh / اقبح

  • (Kabih. den) En çirkin. Çok kabih.
  • Çok çirkin. (Arapça)

aktar

  • (Tekili: Kutr) Kuturlar. Çaplar. Dâirenin merkezinden geçen doğru hatlar.
  • Her taraf.
  • Güzel kokulu yağlar vesaire satan adam. Güzel kokular tâciri.
  • Ecza, ilâç satan adam.
  • Mahalle aralarında bazı baharatla iğne, iplik vesaire satan satıcı.

amelles

  • Kuvvetli adam.
  • Kurt.
  • Yavuz, çirkin at.

arabe / arâbe

  • (Çoğulu: Arâbât) Keçi veya koyunun memesine geçirilen torba.
  • Açık saçık konuşma.

aram-rüba / arâm-rüba

  • Sıkıntı veren, istirahatı bozan, rahatı kaçıran. (Farsça)

aşvez

  • (Çoğulu: Aşâviz) Sağlam yer.
  • Sağlam ve geçirimsiz yerlerde oluşan göl.
  • Sağlam, kuvvetli deve.
  • Çok et.

ateş-dide

  • Ateş görmüş, ateşten geçmiş. (Farsça)
  • Mc: Büyük ıztırab çekmiş ve tecrübe geçirmiş adam. (Farsça)

ateş-gire

  • Çıra. (Farsça)
  • Maşa. (Farsça)

ateşgire / âteşgîre / آتش گيره

  • Maşa. (Farsça)
  • Çıra. (Farsça)

atit

  • Gıcırtı.
  • Ses.

avk

  • (Çoğulu: A'vâk) Mâni olma, alıkoyma, durdurma, vazgeçirme, geciktirme.

avra

  • Şaşı. Kör kadın. Tek gözlü.
  • Mc: Kör fikir.
  • Çirkin ve kabih söz.
  • Sâdece dünyayı düşünüp âhireti unutan.

avrupa medeniyet-i habise kısmı

  • Avrupa medeniyetinin çirkin, pis kısmı.

ayn-ı çirkinlik

  • Çirkinliğin ta kendisi.

ayn-ı zat-ı akdes / ayn-ı zât-ı akdes

  • Bütün kusurlardan, çirkinliklerden, eksiklikten, benzer ve ortak edinmekten sonsuz derecede yüce olan Allah'ın bizzat kendisi.

azumet / azûmet

  • Eğlence. Neşeli ve hoşça vakit geçirten şey.

badame

  • İpek kurdu. (Farsça)
  • Zincir halkası. (Farsça)
  • Et beni. (Farsça)
  • Nazarlık. (Farsça)
  • Süslü şey. (Farsça)
  • Eski hırka. (Farsça)

barik-bin / barik-bîn

  • İnce gören, dikkatle inceleyen, bir şeyi iyice gözden geçiren. (Farsça)

barikat

  • Bir yolu kapamak üzere, ele geçirilen her türlü eşyadan faydalanılarak meydana getirilen engel. (Fransızca)

basil

  • Kahraman, cesur, yiğit kimse.
  • Fena, sert, kırıcı, kötü söz.
  • Haram olan şey.
  • Güzel olmayan, çirkin kimse.

bayezid-i bistami / bayezid-i bistamî

  • (Hi: 188-261) Ehl-i Sünnet ve Cemâatın büyük âlimlerinden ve büyük evliyadandır. İran'ın Bistam şehrinde doğmuştur. Künyesi, Ebu Yezid Tayfur bin İsa El-Bistamî'dir. Cafer-i Sâdık Radıyallahü Anhu'dan kırk sene sonra dünyaya gelmiş ve ondan üveysî olarak feyz almıştır. Mücerret bir hayat geçirmiştir

bayram

  • İslâm dîninin bildirdiği ve müslümanların neşelenip sevindikleri Fıtr (Ramazan) ve Kurban bayramı.
  • Cumâ günü.
  • Allahü teâlânın emirlerine uyup, yasaklarından sakınarak, günâh işlemeden, haram lokma yemeden geçirilen günler.
  • Müslümanın rûhunu teslim (vefât) edeceği zama

bazergani / bâzerganî

  • Tüccarlık, tâcirlik. (Farsça)

bed

  • Fenâ. Kötü. Çirkin. Yaramaz. şer. şeni'. (Farsça)
  • Kötü, çirkin.
  • Kötü, çirkin, işe yaramaz.
  • Kötü, çirkin.

bed-lika

  • Çirkin yüzlü, kötü yüzlü. (Farsça)

bedan

  • (Tekili: Bed) Kötüler, fenalar. Yaramazlar.
  • Çirkinler.

bedlika / bedlikâ / بدلقا

  • Çirkin. (Farsça - Arapça)

behnes

  • Çirkin, sakil ve kaba olan adam.

behrever

  • Hisse ve nasibini almış, payını zimmetine geçirmiş. (Farsça)

beles

  • İncire benzer bir yemiştir ve Yemen'de çok olur.

bend / بند

  • Bağ. (Farsça)
  • Zincir. (Farsça)
  • Boğum. (Farsça)
  • Bend, fıkra. (Farsça)
  • Baraj, su bendi. (Farsça)
  • Bend olmak: Bağlanmak. (Farsça)

berhun / berhûn

  • Çember, daire, ortası boş olan yuvarlak nesne. (Farsça)
  • Hisar, varoş, duvar veya bostan kenarlarına ve tarla aralarına çalıçırpı ve diken ile yapılan çit. (Farsça)
  • Küçük ev, oda, hücre. (Farsça)

beşahe

  • Çirkinlik.

beşi'

  • Tadı fena olan çirkin şey; acı, ekşi.

besil

  • Çirkin yüzlü.

besl

  • Helâk etmek.
  • Men'etmek.
  • Çirkin yüzlü olmak.
  • Helâl ve haram.

bevk

  • Fenalık, düşmanlık, keder ve belâ meydana getirme.
  • Musibet, felâket.
  • İzinsiz ve habersiz olarak bir yere aniden çıkagelme.
  • Çalıp çırpma.
  • Yalan söz.
  • Boşboğaz (adam).
  • Şiddetli yağmur.

beyat

  • Geceleyin çalışma, geceyi işle geçirme.

beyt

  • Ev, oda,hane.
  • Geceyi bir işle geçirmek.
  • Edb: İki satırlık manzume.

beytutet / beytûtet

  • Geceleme, bir yerde geceyi geçirme.

bezie

  • Çirkin, kabih. Otsuz yer.

bezirgan

  • (Bâzâr-gân) Tacir, tüccar, alışveriş eden esnaf. Efendi ve ağa yerine Yahudiler için söylenen ünvandır. (Farsça)

bi'se

  • Ne fena, ne kötü, ne çirkin mânâlarına gelir. Ve birleşik kelimeler yapılır.

bihte

  • Kalburdan geçirilmiş, elenmiş. (Farsça)

bimare

  • Hasta, alil. (Farsça)
  • Muharebeler veya akınlar esnasında ele geçirilen kadın esirlerin ayrıldıkları sınıflardan birinin adı. (Farsça)

büls

  • İçine incir koyulan kilimden dokunmuş büyük çuval.

burak / burâk

  • İman ehlini Sırat köprüsünden geçirecek olan binek, âhiret bineği.

bute / bûte / بوته

  • Çalı çırpı. (Farsça)
  • Pota. (Farsça)

ca'cere

  • (Çoğulu: Ceâcir) Hamurdan çeşitli şekiller yapıp, pekmez içinde pişirip yerler.

cadu

  • Büyücü, cadı. (Farsça)
  • Hortlak, gulyabani. (Farsça)
  • Acuze, çirkin kocakarı. (Farsça)
  • Çok güzel söz. (Farsça)

cebe

  • Zincir veya halkadan örme zırh. Cevşen.

celeb

  • Kesilecek hayvanları ve bilhassa koyun sürüsünü celbederek kasaplara satan tacir.
  • Tar: İstanbul sarayında ilk işe başlamış olan acemi.

cemal / cemâl

  • Güzellik.
  • Allahü teâlânın lütuf ve rızâ sıfatı.
  • Zât, yüz.
  • Çirkinliği gidermek, vakar sâhibi olmak ve şükr etmek için nîmeti göstermek. Çirkinliğe, başkalarının iğrenmelerine, hakâret etmelerine sebeb olacak şeyleri yapmamak, bunları gidermek.

cemal-i münezzeh / cemâl-i münezzeh

  • Kusur ve çirkinlikten uzak güzellik.

çenber

  • Daire, def ve kalbur gibi şeylerin tahtadan olan dairesi. (Farsça)
  • Fıçı ve tekerlek gibi şeylere takviye edip, dağılmalarını önlemek için etrafını çevirecek tarzda geçirilen demir veya tahta halka. (Farsça)
  • Başa ve boyna bağlanan yemeni. (Farsça)
  • Esirlik, bağlılık, kölelik. (Farsça)
  • Geo: Bir düz (Farsça)

çerağ

  • Çıra, lamba.

çeragan

  • Etrafı aydınlatma, şenlik. Kandil donanması, çırağan. (Farsça)

cercer

  • (Çoğulu: Cerâcir) Kağnı.

cercis

  • (A.S.) : (Circis) Taberi tarihine göre: İsâ Aleyhisselâmdan sonra gelmiş ve Filistinde yaşamış ve onun şeriatı ile amel etmiş olan bir peygamberdir. Yedi sene içersinde tebliğde bulunarak çok işkencelere maruz kalmış, müteaddid defalar öldürülmüş ve mu'cize ile dirilerek tekrar tebliğ vazifesine dev

cerim

  • Kabahatli, câni, suç işlemiş.
  • (Çoğulu: Cirâm) Kuru hurma.
  • Hurma çekirdeği.

cerre

  • (Çoğulu: Cürr-Cirar) Topraktan yapılan desti ve bardak.
  • Ağaçtan yaptıkları su kabı.

çevgan

  • Cirit oyunlarında atlıların birbirlerine attıkları değnek. (Farsça)
  • Baston, ucu eğri değnek. (Farsça)

cihandide / cihandîde / جخان دیده

  • Görmüş geçirmiş. (Farsça)

cild

  • Deri.
  • Meşin.
  • Kitab kabı.
  • (Masdar olarak) Kitabın dikilip kap geçirilmesi.
  • Bir büyük kitabın bölündüğü kısımların her biri.

çile

  • Eziyet. Sıkıntı. (Farsça)
  • İplik. (Farsça)
  • Yay kirişi. (Farsça)
  • Tas: Dervişlerin kapalı bir yere çekilerek ibadetle geçirdikleri kırk gün. (Farsça)
  • Dervişlerin bir yere çekilerek ibadetle geçirdikleri kırk gün.

cirab

  • (Çoğulu: Ecribe-Cireb Cerbân) Dağarcık.

çirag

  • Fitil, kandil, mum, lâmba. (Farsça)
  • Çırak. (Farsça)
  • Talebe, öğrenci, şakird. (Farsça)
  • Tekaüd, emekli, emekliye ayrılmış olan kişi. (Farsça)

çirağ / çirâğ / چراغ

  • Mum. (Farsça)
  • Kandil. (Farsça)
  • Çırak. (Farsça)

ciraha

  • (Çoğulu: Cirâh-Cirâhât) Yara.

ciranta

  • yun. Bir senedi ciro eden kimse.

cire

  • Çırak, uşak ve hizmetçilere verilen yevmiye, yemek ve para. (Farsça)

cirit

  • Düşmana atılmak üzere yapılmış ucu demirli, sert tahtadan kısa mızrak. Sulh zamanlarında talim mahiyetinde yapılan karşılaşmalara cirit oyunu denirdi. Türklerin makbul bir sporu idi.

çirkab / çirkâb

  • Çirkin su, pis su, çirkef, bataklık.

çirkab-ı hayat-ı maddiye / çirkâb-ı hayat-ı maddiye

  • Maddî hayattaki çirkef, bataklık.

çirkaf / çirkâf

  • Çirkef. Pis su. Pis. (Farsça)
  • Terbiyesiz. Edebsiz. (Farsça)

çirkef

  • Çirkin, iğrenç şey.

çirkin / çirkîn / چركين

  • Kirlenmiş. (Farsça)
  • Çirkin. (Farsça)

cirm

  • Cisim.
  • Büyüklük, hacim cirmi ne kadardır?

cu'bub

  • (Çoğulu: Ceâbib) Fitil ucu.
  • Çirkin ve kısa boylu adam.

cülünbak

  • Diş gıcırtısı.
  • Kapı gıcırtısı.

cümmeyz

  • İncire benzer bir yemişin adı.

cürez

  • (Çoğulu: Cirzân) Tarla faresi.

cürz

  • (Çoğulu: Cirzan) Köstebek.

dagve

  • (Çoğulu: Degavât-Degayât) Huyu yaramaz olmak, hulku çirkin olmak.

dahil / dahîl

  • Yabancı, sığınan, sığınmış. Muhacir.
  • Birisinin içyüzü, niyet ve mezhebi. Dâhil ve içerde. Birisinin bütün gizli ve sırlı işlerine vâkıf olan dost ve hemdemi.
  • Evvelâ alâkasız olup sonradan bir cemaate dâhil olan.
  • Edb: Başka bir dilden olup, sonradan diğer bir dile geçe

dalkavuk

  • Eline maddî menfaatler, para vesaire geçirmek için yaltakçılık ve soytarılık edip kendi vakar ve haysiyetini muhafaza etmeyen adam. (Türkçe)

daşten

  • Tutmak, elde etmek, mâlik olmak, zimmetine geçirmek. (Farsça)
  • Zabtetmek, gasbetmek, almak. (Farsça)
  • Görüp gözetlemek. (Farsça)
  • Eskimek, yıpranmak, harab olmak, köhneleşmek. (Farsça)

debkel

  • Bir araya toplanmış mal.
  • Derisi kalın, çirkin kimse.

dem-güzar

  • Yaşayan, vakit geçiren. (Farsça)

demame

  • Çirkinlik.

demim

  • Çirkin ve kısa boylu kimse.

derek

  • Urgan ucuna eklenip, kovanın kulpuna bağlanan ip parçası (urgan suya değmesin diye)
  • Kiriş uçlarında olan halka (yayın başlarına geçirirler.)

devir

  • (Devr) (Çoğulu: Edvâr) Nakil. Birisinin uhdesinden diğerinin uhdesine geçirmek.
  • Bir şeyi sonuna kadar okuyup bitirmek. Geçmiş dersleri hatırlama.
  • Bir şeyin çevresinde dolaşmak. Dönme.
  • Seyahat. Bir memleketi dolaşmak.
  • Bir şeyin kendi mihveri üzerinde dönmesi.

deycur

  • (Çoğulu: Deyâcir) Karanlık.

dü'bub

  • Zayıf nesne.
  • Çirkin huylu, kısa boylu kimse.
  • Kolay yol.
  • Uzun at.
  • Karınca nevinden bir nev.
  • Hububattan bir cins.

dude

  • Kavim, kabile, aşiret, ocak, aile. (Farsça)
  • İs'inden mürekkeb yapılan çıra. (Farsça)

duhala

  • (Tekili: Dahil) Yabancılar. Muhacirler. Sığınanlar. Dahilde olanlar.

dur etme / dûr etme

  • Uzaklaştırma, kaçırma.

dur etmeme / dûr etmeme

  • Uzaklaştırmama, kaçırmama.

ebrar / ebrâr

  • İyi kimseler. Îmânlarında sâdık (doğru), Allahü teâlânın yasak kıldığı şeylerden sakınıp, emirlerine uyan, bozuk inanışlardan, kötü ahlâktan ve çirkin işlerden uzak duranlar. Teklik şekli berr'dir.

ecram

  • (Tekili: Cirm) Ruhsuz büyük varlıklar. Cirmler. Yıldızlar.

ecram-ı ulviye

  • Ulvi yıldızlar. Büyük cirimler.

ecribe

  • (Tekili: Cirâb) Dağarcıklar, meşin veya bezden yapılmış olan çantalar.

eczeb

  • Suyu geçirmeyen sağlam zemin.

edbar-ün nücum

  • Fecirden evvel kılınan iki rek'at nafile namaz.

edeb-i kelam / edeb-i kelâm

  • Söz güzelliği, söz zarifliği.
  • Edb: İfade arasında bayağı ve çirkin tabirlerin bulunmaması. İfadenin güzel oluşu.

edvar-ı hamse / edvâr-ı hamse / اَدْوَارِ خَمْسَه

  • (İnsanlığın geçirdiği) Beş devir.

edvar-ı seb'a

  • Yedi devreler. Dünyanın yaradılışından beri geçirdiği devreler ki, nazariye olarak söylenir.

ef'al-i seyyie / ef'âl-i seyyie

  • Kötü ve çirkin ameller, fiiller ve işler.

efika

  • Fenâ, hoş olmayan, çirkin ve kötü şey.

eglal

  • (Tekili: Gull) Halkalar. Kelepçeler. Mahkemenin cezaya müstehak kılıp mahkum ettiği kimselerin boyun ve ayaklarına vurulan zincirler.
  • (Galel) Ağaçlar arasında korulukta akan sular.

emperyalizm

  • Bir devletin, sınırlarını genişletme politikası. Sınırları genişletmekteki gaye, başka memleketlerin zenginlik kaynaklarını ele geçirme ve insanlarını kendi hesaplarına çalıştırmaktır. Bu maksat için çok defa silâhlı harp, hem masraflı, hem de hürriyet fikriyle bağdaşmadığından zamanımızda daha sins (Fransızca)

ences

  • Daha pis ve çirkin olan.

encir / encîr / انجير

  • İncir meyvesi. (Farsça)
  • İncir. (Farsça)

encire

  • (Bak: ENCİR)

enir

  • Çirkin huy, fena tabiat, kötü mizac.

ensar / ensâr

  • Hz. Muhammed (s.a.v.)'in Medineli arkadaşlarından olan ve muhacirlere yardım eden ashabı.

esaret-i hayvani / esaret-i hayvanî

  • Hayvanlara yakışır bir esirlik. Zulüm, işkence ve haksızlık içinde hayat geçirmek.

eşeff

  • Çok parlak. Daha şeffaf. Işığı daha iyi geçiren.
  • Suyu kendine çok fazla çeken.

eskal

  • (Sakil. den) Daha sakil, en ağır, en çirkin.
  • Kaba, can sıkıcı.

eşkal-i habise / eşkâl-i habîse

  • Kötü ve çirkin şekiller.

eşna' / اشنع

  • Daha şeni. Çok çirkin ve fena.
  • En kötü, en çirkin. (Arapça)

eşne

  • En çirkin ve fena, iğrenç.

evarin

  • Güzel olmayan, çirkin. (Farsça)

fahiş / fâhiş / فاحش

  • Aşırı. (Arapça)
  • Büyük. çirkin, kötü. (Arapça)

fahşa / fahşâ

  • Büyük günahlar. Çirkinlikler. Zina gibi şehevâta tâbi olmakta ifrat ile alâkadar olan günahlardır ki, lisanımızda fuhşiyat tâbir olunur. Ve bunlar, insanların en çirkin hâlleridir.
  • Çirkin. Dînin ve aklın beğenmediği şeyler.

faite / fâite

  • Gaflet, uyku, unutmak, hastalık, düşman korkusu gibi bir özürle kaçırılan farz veya vâcib namaz.

fariğ / fâriğ

  • Devreden, geçiren, çekilen.

fazih / fazîh

  • Çirkin, fena.
  • Utanmaz, rezil.

fecere

  • (Tekili: Facir) Günah işleyenler, günahkârlar, zinakârlar, fâcirler.

fecr

  • Fecir; sabaha karşı güneş doğmadan önce, ufkun aydınlığı, tan yerinin ağarması.
  • Fecir, tan.

fecr-i kazip / fecr-i kâzip

  • Yalancı fecir, tan yeri ağarmadan önce kısa bir müddet beliren geçici aydınlık.

fecr-i sadık / fecr-i sâdık

  • (Hakiki fecir) şafak sökme.
  • Sabaha karşı şark ufkunda yayılmaya başlayan beyaz bir aydınlık. Bunun mukabili birinci fecirdir ki, bir aydınlıktan sonra tekrar aydınlık gider. Bu birinci aydınlığa fecr-i kâzib denir. Sabah namazının vakti, fecr-i sâdıkta başlar.

fecrikazib / fecrikâzib

  • Yalancı fecir.

fecrisadık / fecrisâdık

  • Gerçek fecir.

felak

  • Tan zamanı, subh, fecir.
  • İki tepe arasındaki düzlük.
  • Bütün mahlukat.
  • Suçlunun ayağına vurulan tomruk, falaka.
  • Cehennem.

feth / فتح

  • Açma, başlama.
  • Zaptetme. Ele geçirme. Zafer. Nusret.
  • Faydalı şeyleri elde etmek için yolları açmak. Muğlak şeyleri açmak. Bu iki suretle olur. Biri, basâr ile idrâk olunur. Gam ve kederi gidermek gibi. İkinci de: İki nevi olup birincisi; dünya işlerinde olur. Sürur vermekle g
  • Açma, açılma.
  • Bir yeri savaşla ele geçirme.
  • Fetih, tamamen ele geçirme. (Arapça)
  • Açma. (Arapça)
  • Açılma. (Arapça)

fetih

  • Açma, ele geçirme.

fetk

  • Şak etme. Ayırma. Yarma. Yarılma.
  • Tıb: Dikilmiş bir şeyi söküp ayırmak.
  • Kasık yarığı, kasık zarının yarılması ile barsakların torba içine dolmasından ibaret sakatlık. Fıtık hastalığı.
  • Şafak sökmesi. Fecir ağarması.
  • Parçalanıp birbirine düşmüş cemaat.

fevait / fevâit

  • Kasten, bilerek terketmekle olmayıp, dînin kabûl ettiği herhangi bir sebeble, özürle kaçırılmış farz veya vâcib namazlar. Fâitenin çoğuludur.

fevt

  • Ölüm, mevt.
  • Kaybetme. Elden çıkarma. Kaçırma. Bir şeyin bir daha ele geçmiyecek şekilde elden çıkması.
  • Bir daha ele geçmemek üzere kaybetmek, elden çıkarma, kaçırma,
  • Ölüm.

fevt-i fursat

  • Fırsat kaçırma. Fırsatı değerlendirememe. Ele geçen bir imkânı kullanamama.

firar ettirmek

  • Kaçırmak.

fıtrat-ı selime

  • Selim fıtrat. Kusursuz sağlam huy.
  • Ahlâk, din. Haram ve çirkin işlerden uzak ahlâk.
  • Noksansız yaradılış.

füccar

  • (Tekili: Fâcir) Günahkârlar. Açıktan günah işleyenler.

fuhş

  • Çirkin söz. İş ve ayb şeyler. Çirkin olan işleri başkalarına açık kelimelerle anlatmak.
  • Çok çirkin, aşağılık, helâl olmayan işler.
  • Edeb ve terbiyeye uymayan hareket.
  • Haddini aşmak. Çirkin, kötü. İş ve sözde taşkınlık. Haram.
  • Çok günah ve çok fena bir fiil olan zina.

fuhşiyat / fuhşiyât

  • Çirkin işler, günahlar.
  • Çok çirkin, aşağılık, helâl olmayan işler; Dinen yasaklanan ve haram sayılan davranışlar.
  • Çirkin, ayb şeyler, sözler.

fuhşiyyat

  • (Tekili: Fuhş) Çok çirkin işler, günahlar.

fuhuş

  • Çok çirkin ve ahlâksız işler, hayasızlık.

fursat

  • Müsait an, elverişli durum, uygun zaman, elden kaçırılmayacak faydalı hâl veya vakit. Nöbet.

galiz / galîz

  • Çirkin, kaba.
  • Çirkin, terbiye dışı, kaba, ağır.
  • Çirkin.
  • Terbiye dışı.
  • Yoğun. Kaba.
  • Kokmuş madde.
  • Çirkin.

gall

  • Girmek, sokmak, akmak.
  • Boynunu, elini zincir ile bağlamak.
  • Hâinlik yapmak. Hıyanet etmek.
  • Ganimet malından hırsızlık etmek.

ganaim-i bahriye

  • Harbte ele geçirilen düşman gemileriyle, bunlara ait her türlü levâzım ve eşyâlar.

ganimet

  • Savaşta düşmandan ele geçirilen değerli şeyler; büyük nimet.

gayur / gayûr

  • Gayreti çok olan. Kötülük ve çirkinlikleri şiddetle reddeden.

gesti / gestî

  • Çirkinlik. (Farsça)

gül-vend

  • En çok ceviz, incir, fıstık gibi şeylerden yapılan hediye, armağan. (Farsça)

gülhane hatt-ı hümayunu

  • Tar: Gülhanede okunan hatt-ı hümayun münasebetiyle meydana gelmiş bir tabirdir. Osmanlı İmparatorluğu'nun bir zamanlar dünyayı titreten kuvvet ve kudreti, çeşitli sebep ve te'sirlerle büyük bir zaafa uğramış ve en nihâyet devlet, bir vilâyet hükmünde olan Mısır'ın idaresini ele geçiren Mehmed Ali Pa

gull

  • Kelepçe. Suçlunun boynuna veya ayaklarına takılan zincir, pranga.

gümüş kozak

  • Tar: Eskiden hükümdarlara gönderilen nâme-i hümayunların konulduğu mahfaza. Nameler atlas keseye konur, sonra da kozaya geçirilirdi. Kozakların gümüşten yapılmış olanları olduğu gibi altundan, şimşirden de yapılanları vardı. Altundan olanlar imparatorlara, gümüşten olanlar da küçük devlet reislerine

güzar

  • Geçiş, geçme. (Farsça)
  • Beceren, halleden, yapan. (Farsça)
  • Geçiren, geçirici mânâlarına gelir ve birleşik kelimeler yapılır. Meselâ: Dem-güzar : Zaman geçiren, vakit öldüren. (Farsça)

güzarende

  • Geçen, geçici. Geçiren, geçirici. (Farsça)

habisat / habîsat

  • Pis ve çirkin şeyler.

habs

  • Murdar, pis. Çirkin.
  • Ayıp, günah.

hacire

  • (Çoğulu: Hâcirât) Terbiye sınırlarına sığmayan kötü söz ve hezeyan.
  • (Çoğulu: Hevâcir) Günün en sıcak anları.

hacm

  • (Hacim) Bir cismin kapladığı yer. Cirm. Cüsse.
  • Emmek. Massetmek.

hafık

  • Ufkun nihayeti. Şark veya garb tarafı.
  • Vuran, çarpan, çırpınan.

halife-i cabire / halîfe-i câbire

  • Halîfeliği kuvvet zoru ile ele geçiren.

halvetgah / halvetgâh

  • Tek başına oturup ibadetle vakit geçirilen yer. (Farsça)
  • Halvet yeri. Gizli olarak görüşülecek yer. (Farsça)

halvethane / halvethâne

  • Çilehâne. Tasavvuf yolunda olgunlaşmak ve ilerlemek için belli bir müddet kendi hâlinde yalnız kalınan ve ibâdetle vakit geçirilen yer.

hamiyet-i diniye-i milli / hamiyet-i diniye-i millî

  • Dinî ve millî esasların harekete geçirdiği hamiyet ve gayret duygusu.

hamr

  • Ekşi. Şarap. İçki olup sarhoşluk veren şey.
  • Birine bâde içirmek.
  • Bir hususu söylemeyip setreylemek. Ketmeylemek.

harc

  • Gider, sarfiyat, bir iş için kullanılan madde.
  • Vergi.
  • Çıkmak.
  • Yeni çıkan bulut.
  • Yemâme vilayetinde bir yer.
  • Ecir.
  • Buğday. (Dinimizde lüzumsuz harcamak, israf haramdır. Zillet ve fakirliğe sebeptir.)

hari' / harî'

  • Kimseden çekinmeyen, fâcire kadın.
  • Çok gülen, gülegen.

harizme

  • Azgın hayvanların ağzına ve ayının dudağının üstüne geçirilen demir halka.

hasbe

  • Re'y. Tedbir. (Aslı: Ecir ve sevab mânasına gelen "hisbe" dir)

haşur

  • Her malın değerini bilip aldanmayan tâcir.

haşv-i kabih

  • Edb: Söze çirkinlik veren kelime fazlalığı.

hatem-i risalet / hâtem-i risalet

  • Peygamberlik zincirinin sonu, mührü.

hatem-i sadaret / hâtem-i sadaret

  • Padişahın sadrazamlarda bulunan mührü. Buna "hâtem-i vekâlet", "hâtem-i şerif" veya "mühr-i hümayun" da denilirdi. İlk zamanlar yüzük şeklinde idi ve parmağa takılırdı. Sonraları zincire bağlı olarak sadrazamlar, boyunlarına asarlardı. Bundan ayrılmak, vazifeden azledilmek demek olduğu için; mühürü

hatia / hatîa

  • Ok atan kimselerin, baş parmaklarına geçirdikleri deri.

hattaf

  • Kırlangıç kuşu.
  • Kapıp kaçıran, kapıp aşıran.

havai / havaî

  • (Çoğulu: Havâiyât) Havaya âit ve müteallik. Hava ile alâkalı.
  • Heves ve nefis hesabına olan, boşuna veya çirkin. Günahlı iş. Nefsâni hâl ve hareketler.

havale / havâle

  • Borçlunun, alacaklıya, borcumu falan kimseden al deyip, alacaklının, bu teklife, sözleşme yerinde râzı olması. Ciro etme.

haya / hayâ

  • Utanma, âr, nâmus. Çirkin şeylerden sıkılma veya edebe uymayan bir şeyin meydana gelmesinden dolayı kalbde meydana gelen rahatsızlık.

hayt-i esved

  • Siyah iplik, fecir zamanı yavaş yavaş silinen gecenin karanlığı.

hayt-ul ebyaz

  • Fecir zuhurunda ufukta ip şeklinde görülen beyazlık.

haytü'l-ebyaz

  • Beyaz iplik, fecir zamanı, ufukta bir çizgi şeklinde beliren ve giderek artan sabah ağartısı.

hazine-i hümayun

  • Hazine-i Hümayun'da bulunan savaş eşyasından bir kısmının manevî değeri büyüktü. Diğer kısmının ise maddî değeri fazla idi. (Savaşlarda ele geçirilen kıymetli ganimet, padişahlardan kalmış olan değerli eşyalar gibi.)

hazr

  • Bir şeyi takdir ve tahmin etmek, nazar ile tahmin etmek.
  • Çehresini ekşitip çirkin olmak.

heba / hebâ / هبا

  • Boş. (Arapça)
  • Hebâ etmek: Yitirmek, yazık etmek, elden kaçırmak. (Arapça)
  • Hebâ olmak: Yitmek, yazık olmak, yok olmak. (Arapça)
  • Hebâya gitmek: Boşa gitmek, yazık olmak. (Arapça)

helak / helâk / هلاک

  • Yok olma. (Arapça)
  • Ölme. (Arapça)
  • Helâk etmek: (Arapça)
  • Yok etmek, ortadan kaldırmak. (Arapça)
  • Öldürmek. (Arapça)
  • Helâk olmak: (Arapça)
  • Yok olmak, ortadan kalkmak. (Arapça)
  • Ölmek. (Arapça)
  • Çırpınmak. (Arapça)

heluk

  • Helâk olucu, helâk olan.
  • Fâcire kadın. Kötü hayata alışmış kadın.

herzeka

  • Çirkin gülmek.

hevacir

  • (Tekili: Hâcire) Günlerin en sıcak olan anları.
  • Göçenler, göç yapanlar, hicret edenler.
  • (Hücr) Hezeler, hezeyanlar, boş ve mânasız sözler.

hevesat-ı rezile / hevesât-ı rezile

  • Rezilce hevesler, günah ve çirkin olan arzular.

hic / hîc

  • Deveyi azarlama ve zecir sesi.

hicr

  • (Hicir) Men'etmek, bırakmak.
  • Şer'an haram olan şey.
  • Semud Kavmi'nin bulundukları vadinin ismi.

hile-i batıla / hîle-i bâtıla

  • Haramı helâl ve helâli haram yapmak veya farzı kendisine uygun gelecek şekilde yapmak yâhut birinin hakkına mâni olmak veya haksız mal ele geçirmek için yapılan hîle.

hınak

  • İdam ederken boyna geçirilen ip.

hıncer

  • (Çoğulu: Hanâcir) Hançer.

hırk

  • Törpülemek.
  • Kızgınlıktan dolayı dişini gıcırdatmak.
  • Bir şeyi dürtmek.

hışaş

  • Başı küçük adam.
  • Küçük başlı yılan.
  • Devenin burnuna geçirdikleri burunduruk.
  • Kuşlardan, dimağı olmayan.
  • Çuval.
  • Cânip, taraf.
  • Sinir.

hisbe

  • Ecir, sevap.
  • İslâm hukukunda, devlet muhasebesi. Muhasebe dairesi.
  • Huk: Hisbe, daha sonraki çağlarda zabıta, çarşı zabıtası, ahlâk zabıtası gibi değişik müesseselerin adı oldu.

hişne

  • Kin tutmak.
  • Çirkin ve pis kokmak.

hısset

  • Bayağılık, çirkinlik, değersizlik.

hışt

  • Küçük mızrak şeklinde, ortasında ipten örtülü bir halka olan ve orta parmağa geçirilerek atılan eski bir savaş âleti.
  • Kerpiç.
  • Tuğla.

hızecr

  • (Çoğulu: Hazâcir) Karnı büyük kişi.

hobi

  • ing. Her zamanki çalışmaların haricinde yer alan dinlendirici bir merak veya işlem. Severek yapılan iş, vakit geçirme yolu.

hubüs

  • Necaset, çirkinlik.

hücr

  • (Çoğulu: Hevacir) Fuhş, hezeyan, kötü sözler.

hülagu / hülâgu

  • Mi: 1258' de Bağdadı zaptederek halkını kılıçtan geçirmiş, Abbasi Halifesi Musta'sımı ve bütün âile efradını öldürtmüştür. Cengiz Hanın torunu, Tülay Hanın oğludur. Tarihde en çok kan döken hükümdar olarak bilinir. Abbasi Devletini yıkan Moğol Başkumandanıdır.

hunayis

  • Çirkin.

hünba'

  • Ağır ve çirkin kadın.

huncur

  • (Çoğulu: Hanâcir) Sütlü deve.

hür'

  • Fâsid kelâm, çirkin söz.

hüsn ü kubh

  • Güzellik ve çirkinlik.

hüsn ü kubuh

  • Güzellik ve çirkinlik.

hüsn-ü münezzeh

  • Her türlü kusur ve çirkinlikten arınmış güzellik.

hüsn-ü münezzeh ve mücerred

  • Her türlü kusur ve çirkinlikten arınmış ve soyutlanmış güzellik.

huz ma safa, da' ma keder / huz mâ safâ, da' mâ keder

  • "Güzel ve duru olanı al, çirkin ve bulanık olanı bırak".

iaşe / iâşe

  • Besleme, yedirip içirme.

iaşe-i rabbaniye / iaşe-i rabbâniye

  • Herbir varlığa yaratılış gayelerine ulaşmaları için muhtaç olduğu şeyleri veren, onları terbiye edip idaresi ve egemenliği altında bulunduran Allah'ın beslemesi, yedirip içirmesi.

ibate / ibâte / اباته

  • Gece yatırma, geceyi geçirtme, barındırma. (Arapça)

ibkar

  • Fecirden kuşluğa kadar olan vakit.
  • Tehir etmek, sonraya bırakmak.

ibrahim bin edhem

  • Babası Belh Şehrinin Pâdişahı idi. Hicri 2. asırda yetişmiş büyük bir veliyullahtır. Bir çok kerametleri görülmüş, Allah rızası yolunda dünya saltanatını terk ederek fakirliği kabul etmiş ve bütün ömrünü ibadet ve taat ile geçirmiştir. Kerametleri dillere destandır.

ibret

  • Uyanıklığa sebeb olan ders.
  • Çok çirkin ve düşündürücü.
  • Tuhaf, acâyip.

icare-i faside / icare-i fâside

  • İn'ikad şartlarını câmi' olduğu halde sıhhat şartlarını tamamen veya kısmen cami olmayan icaredir. Bu, aslen meşru olduğu hâlde vasfen meşru bulunmamış olur. Binaenaleyh böyle bir icareyi mucir ile müstecirden herhangi biri fesh edebilir.

iccar

  • (Çoğulu: Ecâcir) Dam, çatı.

idaa-i vakt / idâa-i vakt

  • Vaktini boşa geçirmek. Vaktini zâyi etmek.

ifate

  • (Fevt. den) Kaybetme, kaçırma, elden çıkarma.

ifate-i fırsat

  • Fırsatı kaçırma. Fırsatı değerlendirememe.

ifcar

  • Fecir vaktine girme.
  • Bir kimseyi fâcir sayma.

ifrar

  • Kaçırmak. Kaçırılmak. Firara mecbur etmek.

iftihar-ı kudsi / iftihar-ı kudsî

  • Her türlü eksik ve çirkinlikten yüce sevinç ve övünme.

ıhfas

  • Çirkin olmak.

ihsas-ı ganaim

  • Düşmandan ele geçirilen ganimet mallarını paylaşma.

ihtilac / ihtilâc / اختلاج

  • Çırpınma, seğirme.
  • Çırpınma. (Arapça)
  • Seğirme. (Arapça)

ihtilas / ihtilâs / اختلاس

  • Zimmetine para geçirme, para çalma. (Arapça)

ihtizaza getirme

  • Harekete geçirme.

ihtizaza getirmek

  • Titretmek, harekete geçirmek.

ihya / ihyâ / احيا

  • Diriltmek. Yeniden hayata kavuşturmak. Canlandırmak. Şenlendirmek. Uyandırmak.
  • Gece de uyumayıp çalışmak veya ibâdetle vakit geçirmek.
  • Vaktini ibâdet ve iyi işler yaparak geçirmek, kıymetlendirmek.
  • Ölüleri diriltmek.
  • Diriltme, yaşatma. (Arapça)
  • Canlılık kazandırma. (Arapça)
  • Geceyi ibadet ederek geçirme. (Arapça)
  • İhyâ olunmak: Yaşatılmak, canlandırılmak. (Arapça)

ihya-yi leyl

  • Geceyi ibadetle geçirmek.

ilel-i müterettibe-i müteselsile

  • Zincirleme uzayıp giden düzenleyici sebepler.

ilel-i müteselsile

  • Zincir gibi birbirine bağlı olup devam eden sebepler, illetler.
  • Zincir gibi birbirine bağlı olup devam eden sebepler, illetler.

ilkam

  • Yutturma, boğazından geçirtme.

imparator

  • Lât. Büyük kral. Birkaç devlete hükmünü geçiren büyük hükümdar. Tahta çıkan kadın olursa ona imparatoriçe denir.

imrar / imrâr / امرار

  • Geçirmek. Mürur ettirmek.
  • İpi sağlam bükmek.
  • Acıtmak. Acı olmak.
  • Geçirme.
  • Geçirme. (Arapça)

imrar-ı evkat

  • Vakitleri geçirmek.
  • Vakit geçirme.

imrar-ı hayat etmek

  • Hayat geçirmek, sürmek.

imrar-ı hayat eyleme

  • Hayat geçirme, sürme.

inaf

  • Bir kimseyi, bir şeyden vazgeçirmeğe çalışmak.

inbik

  • Süzme âleti. Akıcı maddelerin süzgeçten geçirilmesine mahsus âlet.

infaz

  • Sözünü geçirme. Bir hükmü yerine getirme.
  • Aldığı emre göre birisini öldürme.
  • Öte tarafa geçirme.

infaz-ı ferman

  • Hükmünü geçirme, emrini dinletme.

inficar

  • Tan yeri ağarma. Fecir sökme.
  • Tohumun yerde çatlaması.
  • Suyun, yerden kaynayıp çıkması.

intihaz

  • Fırsat bilip kaçırmamak. Fırsat gözlemek.

inziva

  • Feragat edip bir tarafa çekilmek. Bir işe karışmamak. Dünya işlerini bırakmak. Süfli ve hevesi işleri bırakıp ilm-i Kur'an ve imanla, ibadet ve taatla, Kur'ân ve imana hizmetle vakit geçirmek.

ırgat

  • (Rumca) Rençber, işçi.
  • Yapı işçisi. Amele.
  • Gemilerde demir zincirini toplamak için ve binalarda bazı ağır şeyleri kaldırmak için zincirlerle çevrilmiş, ufki bucurgat.

irhab

  • Korkutma veya korkutulma.
  • Kaçırma.

irtikab / irtikâb

  • Bir işe girişmek.
  • Kötü bir iş işlemek. Rüşvet almak gibi çirkin bir şey yapmak.
  • Bir makamı âlet ederek, hakkı olmayan para veya malı hile ile almak.

ıs'ad

  • Yukarı çıkarmak. Yükseltmek.
  • Mekke-i Mükerreme'ye gitmek.
  • İnbikten geçirmek.

isabet

  • Ecir, mükâfât, karşılık vermek.
  • Doldurmak.

ısdar

  • (Sudur. dan) Çıkarma, çıkarılma, sudur ettirme.
  • Deveyi sudan geri döndürmek.
  • Rücu ettirmek, geri döndürmek, vazgeçirmek.

işgal / işgâl / اشغال

  • İstilâ etme, ele geçirme.
  • Meşgul etme. (Arapça)
  • Ele geçirme. (Arapça)
  • İşgal etmek: (Arapça)
  • Meşgul etmek. (Arapça)
  • Ele geçirmek. (Arapça)

ishal / ishâl / اسهال

  • Sürgün, cırcır olma. (Arapça)

islak

  • (Silk. den) Düzenleme, sıraya koyma.
  • Yola getirme.
  • Diziye geçirme.
  • Mesleğe sokma, sokulma.

ism-i kuddus / ism-i kuddûs

  • Allah'ın her türlü kusur ve çirkinlikten yüce olduğunu ve her işinde sınırsız bir temizlik görüldüğünü ifade eden ismi.

ismet

  • Peygamberlerin sıfatlarından biri. Peygamberlerin, peygamber oldukları bildirilmeden önce ve sonra; küçük olsun, büyük olsun bilerek veya bilmeyerek günah işlemekten korunmuş olmaları.
  • Günahlardan sakınma, kötü ve çirkin şeylerden uzak durma.

ısparmaca

  • Deniz içinde birkaç zincirin birbirine karışması.

işrab

  • (Şürb. den) İçirme veya içirilme.
  • Bir maksadı açıktan değil de, dolayısıyla gösterme. Kapalı surette anlatma.

işsa

  • (Teşsi') Ayakkabısına tasma takma, kayış geçirme.

istenbe

  • Cesur, yiğit, bahadır, kahraman. (Farsça)
  • Çirkin. (Farsça)
  • Kâbus. (Farsça)

istihcan

  • (Hücnet. den) Kötü görme, çirkin sayma, ayıplama.

istihlaf

  • Halef bırakmak. Birisini kendi yerine geçirmek. Kendi yerine başkasını tayin etmek. Kuyudan su çekmek.

istihsal

  • Elde etme, ele geçirme.

istikbah

  • (Kabih. den) Çirkin görme, ayıplama, kabih sayma.

istikzar

  • Çirkin, pis ve kötü görmek.

istila / istilâ / istîlâ / استيلا / اِسْت۪يلَا

  • (Vely. den) Kaplamak, yayılmak.
  • Ele geçirmek. İşgal etmek.
  • Meydanın sonuna erişmek.
  • Basmak. Galebe etmek.
  • Ele geçirme, işgal.
  • Bir yeri kuvvet kullanarak ele geçirmek.
  • Yayılma, ele geçirme. (Arapça)
  • İstîlâ etmek: Yayılmak, ele geçirmek. (Arapça)
  • Kaplama, ele geçirme.

istila eden / istilâ eden

  • Ele geçiren.

istilakarane / istilâkârâne

  • Her şeyi ele geçirir bir şekilde.

ıstıyad

  • Avlamak. Vahşi hayvanı ele geçirmek.

ıstıyaf

  • Yaz mevsimini geçirmek, bir yerde yazlamak.

it'am / it'âm

  • Nimet vermek, yedirip içirme.

itad

  • İnekten süt sağarken, hayvanın ayağına geçirilen ip.

ıtlal

  • Havâle olma, birşey üzerine yüklenme.
  • Boşu boşuna zaman geçirme, vakit öldürme.

izafat

  • (Tekili: İzâfet) İzafetler, isim takıları, isim tamlamaları.
  • Gr: Zincirleme isim tamlaması.

ka's

  • Çirkin kokulu toprak.

kabahat / kabahât

  • Kusur, çirkin iş, tekdir edilmeğe müstehak hareket.
  • (Tekili: Kabahat) Kusurlar, kabahatler. Suçlar, çirkin hareketler.

kabaih

  • (Tekili: Kabayih) (Kabiha) Kabahatlar. Çirkin işler, kabih haller.

kabih / kabîh / قبيح

  • (Kabiha) Çirkin, fena, kötü, yakışıksız, ayıp.
  • Kötü, çirkin.
  • Çirkin.
  • Çirkin, hoş olmayan. (Arapça)

kabih-kabiha

  • Çirkin, yakışıksız, fena, ayıp.

kabih-ül vech

  • Çirkin yüzlü. Suratı, siması güzel olmayan.

kabiha

  • (Çoğulu: Kabâih) Çirkin davranış, ayıp iş. Fena muamele.

kadana

  • Forsaların ayağına vurulan zincir.

kafder

  • Çirkin yüzlü, katı başlı kimse.

kafender

  • Çirkin yüzlü, katı başlı kimse.

kaim

  • Ayakta duran. Mevcut. Baki.
  • Vaktini ibadetle geçiren.

kalfa

  • Sarayla konaklardaki cariyeler hakkında kullanılan bir tâbir idi. Konaklarda bu tâbir, daha çok bunların eskileri ve yaşlıları hakında kullanılırdı. Gençlerine "kız" denilir ve adlarıyla çağrılırlardı.
  • Eski tarz mekteblerde öğretmen yardımcısı.
  • Bir san'atta usta ile çırak ara

kallidna / kallidnâ

  • Boynumuza geçir, tak (manâsındadır).

kar-azmude / kâr-azmude

  • Görgülü, tecrübeli, görmüş geçirmiş. (Farsça)

kar-nüma / kâr-nüma

  • Menfaat gösteren. (Farsça)
  • Usta çıkacak olan çırakların, ustalıklarını göstermek için yaptıkları örneklik iş. (Farsça)

kararet

  • Kısa ayaklı ve çirkin yüzlü bir cins koyun.
  • Düz yuvarlak yer.

kaşb

  • Karıştırmak.
  • Zehir içirmek.
  • Yaramazlıkla hatırlamak.
  • İncitmek.

kasf

  • Kırmak.
  • Oyun, eğlence.
  • Devenin diş gıcırdatması.

kassar / قصار

  • Leke çıkaran.
  • Çırpıcı, yıkayıcı.
  • Çamaşırcı, çırpıcı. (Arapça)

katl-i am / katl-i âm

  • Bir yerde çoklarının öldürülmesi. Herkesi kılıçtan geçirme. Toptan imha.
  • Halkı bütünüyle kılıçtan geçirme.

kavvad

  • Kötü ve çirkin işler için yol gösterici.

kayd / قيد

  • Kelepçe, bağ.
  • Bağlamak.
  • Bir şeyi bir yere yazmak.
  • Deftere geçirmek.
  • Sınırlamak.
  • Şart.
  • Bağ. (Arapça)
  • Zincir. (Arapça)
  • Kayıt. (Arapça)

kayd-ı esaret

  • Esaret zinciri, bağı.

kemend

  • Eskiden idam için boyna geçirilen yağlı kayış. (Farsça)
  • Uzakta bulunan herhangi bir nesneyi yakalayıp çekmek için üzerine atılan ucu ilmekli uzunca ip. (Farsça)
  • Geyik ve benzeri hayvanların yuları. (Farsça)
  • Güzelin saçı. (Farsça)

kerahet / kerâhet / كَرَاهَتْ

  • Çirkinlik.
  • İğrenme, çirkin bulma.

kerahiyyet

  • Mekruh oluş. Kerih ve çirkin olan işin hâli.

kerih

  • İğrenç, tiksindirici.
  • Muharebe ve cenkte olan şiddet.
  • Pis, çirkin, fena şey.
  • Nefse kerahetlik vercek kabahat.

kerih-ül manzar

  • Görünüşü ve manzarası çirkin ve iğrenç.

keşan

  • Zincirden yular.

kıbah

  • (Tekili: Kabih) Çirkinler, kabihler.

kifl

  • Nazir, benzer.
  • Nasib, ecir.
  • Oturma yeri.

kil-u-kal / kîl-u-kâl

  • Dedi-kodu. Gîbet.Geçirme ömrünü mü'min, sakın ki, kîl-ü-kâl üzre! Sözün mânâsını anla, ne yürürsün hayâl üzre.

klüp

  • ing. Eğlenerek boş olarak vakit geçirmek yahut okumak, konuşmak üzere üyelere mahsus toplantı veya eğlence yeri.

köle

  • Bütün tarihî devirlerde başka milletlerden, yabancılardan zorla kaçırılıp hürriyetten mahrum hale getirilerek hizmette kullanılan erkek. (Türkçe)

kordon

  • Zincir.

kubh / قبح

  • Günah ve çirkin hareket. Kabahat. Suç.
  • Fık: Aklen ve şer'an müstehcen olup dünyada zemme, âhirette azaba ve itaba mahal olan şey.
  • Çirkinlik.
  • Çirkinlik, çirkin iş.
  • Çirkinlik.
  • Çirkinlik. (Arapça)

kubh-u mutlak / قُبُحُ مُطْلَقْ

  • Sınırsız çirkinlik.
  • Nihâyetsiz çirkinlik.

kubhiyyat

  • (Tekili: Kubh) Çirkin hareketler ve işler. Günah ve çirkin şeyler.

kubuh / قُبُحْ

  • Çirkinlik, kötülük.
  • Çirkinlik.

küfr-i mutlak

  • Hiç bir imâni hükmü olmamak, dine âit hiç bir hakikatı, Allah'ın varlığına âit hiç bir delili kabul etmemek. İhsan ve inayet-i İlâhiyyeye karşı şükür etmiyerek fiilen ve kavlen inkâr etmek. ("Neuzü billâh" dine söğmek gibi) Küfr-ü icabettiren bazı çirkin sözlere de "küfür" denilmiştir.

külah

  • Takke. Kalpak. Baş örtüsü.
  • Kazıkların toprağa girmesini kolaylaştırmak için uçlarına geçirilen huni şeklindeki demir gömlek.

künde

  • Suçlu bir kimsenin ayaklarına geçirilen tomruk. (Farsça)
  • Kalın ve yüksek ağaç. (Farsça)

kustar

  • Kesedar. Sarraf.
  • Tüccar, tâcir.
  • Mizan, ölçü.
  • Bir şehre veya bir beldeye vâli olan kimse.

kut'ül amare / kut-ül amare / كوتول امار

  • Kut'ül Amare ne demektir?

    Yeni kurulan Osmanlı 6. Ordusu'nun Komutanlığı'na atanarak 5 Aralık'ta Bağdat'a varan Mareşal Colmar Freiherr von der Goltz Paşa'nın emriyle Irak ve Havalisi Komutanı Miralay (Albay) 'Sakallı' Nurettin Bey'in birlikleri 27 Aralık'ta Kut'u kuşattı. İngilizler Kut'u kurtarmak için General Aylmer komutasındaki kolorduyla hücuma geçti ancak, 6 Ocak 1916 tarihli Şeyh Saad Muharebesi'nde 4.000 askerini kaybederek geri çekildi. Bu muharebede 9. Kolordu Komutanı Miralay 'Sakallı' Nurettin Bey görevinden alındı ve yerine Enver Paşa'nın kendisinden bir yaş küçük olan amcası Mirliva Halil Paşa (Kut) getirildi.

    İngiliz Ordusu, 13 Ocak 1916 tarihli Vadi Muharebesi'nde 1.600, 21 Ocak Hannah Muharebesi'nde 2.700 askeri kaybederek geri püskürtüldü. İngilizler mart başında tekrar taarruza geçti. 8 Mart 1916'da Sabis mevkiinde Miralay Ali İhsan Bey komutasındaki 13. Kolordu'ya hücum ettilerse de 3.500 asker kaybederek geri çekildiler. Bu yenilgiden dolayı General Aylmer azledilerek yerine General Gorringe getirildi.

    Kut'ül Amare zaferinin önemi

    Kût (kef ile) veya 1939’dan evvelki ismiyle Kûtülamâre, Irak’ta Dicle kenarında 375 bin nüfuslu bir şehir. Herkes onu, I. Cihan Harbinde İngilizlerle Türkler arasında cereyan eden muharebelerden tanır. Irak cephesindeki bu muharebeler, Çanakkale ile beraber Cihan Harbi’nde Türk tarafının yüz akı sayılır. Her ikisinde de güçlü düşmana karşı emsalsiz bir muvaffakiyet elde edilmiştir.

    28 Nisan 1916’da General Townshend (1861-1924) kumandasındaki 13 bin kişilik İngiliz ve Hind askerlerinden müteşekkil tümenin bakiyesi, 143 günlük bir muhasaradan sonra Türklere teslim oldu. 7 ay evvel parlak bir şekilde başlayan Irak seferi, Basra’nın fethiyle ümit vermişti. Gereken destek verilmeden, tecrübeli asker Townshend’den Bağdad’a hücum etmesi istendi.

    Bağdad Fatihi olmayı umarken, 888 km. yürüdükten sonra 25 Kasım 1915’de Bağdad’a 2 gün mesafede Selmanpak’da miralay Nureddin Bey kumandasındaki Türk ordusuna yenilip müstahkem kalesi bulunan Kût’a geri çekildi. 2-3 hafta sonra takviye geleceğini umuyordu. Büyük bir hata yaparak, şehirdeki 6000 Arabı dışarı çıkarmadı. Hem bunları beslemek zorunda kaldı; hem de bunlar Türklere casusluk yaptı.

    Kût'a tramvayla asker sevkiyatı

    İş uzayınca, 6. ordu kumandanı Mareşal Goltz, Nureddin Bey’in yerine Enver Paşa’nın 2 yaş küçük amcası Halil Paşa’yı tayin etti. Kût’u kurtarmak için Aligarbi’de tahkimat yapan General Aylmer üzerine yürüdü. Aylmer önce nisbî üstünlük kazandıysa da, taarruzu 9 Mart’ta Kût’un 10 km yakınında Ali İhsan Bey tarafından püskürtüldü.

    Zamanla Kût’ta kıtlık baş gösterdi. Hergün vasati 8 İngiliz ve 28 Hindli ölüyordu. Hindliler, at eti yemeği reddediyordu. Hindistan’daki din adamlarından bunun için cevaz alındı. İngilizler şehri kurtarmak için büyük bir taarruza daha geçtiler. 22 Nisan’da bu da püskürtüldü. Kurtarma ümidi kırıldı. Goltz Paşa tifüsten öldü, Halil Paşa yerine geçti. Townshend, serbestçe Hindistan’a gitmesine izin verilmesi mukabilinde 1 milyon sterlin teklif etti. Reddedilince, cephaneliği yok ederek 281 subay ve 13 bin askerle teslim oldu. Kendisine hürmetkâr davranıldı. Adı ‘Lüks Esir’e çıktı. İstanbul’a gönderildi. Sonradan kendisine sahip çıkmayan memleketine küskün olarak ömrünü tamamladı.

    Böylece Kûtülamâre’de 3 muharebe olmuştur. İngilizlerin kaybı, esirlerle beraber 40 bin; Türklerinki 24 bindir. Amerikan istiklâl harbinde bile 7000 esir veren İngiltere, bu hezimete çok içerledi. Az zaman sonra Bağdad’ı, ardından da Musul’u ele geçirip, kayıpları telafi ettiler. Kût zaferi, bunu bir sene geciktirmekten öte işe yaramadı.

    Bu harbin kahramanlarından biri Halil Paşa, Enver Paşa’nın amcası olduğu için; diğer ikisi Nureddin ve Ali İhsan Paşalar ise cumhuriyet devrinde iktidar ile ters düştüğü için yakın tarih hafızasından ustaca silindi. 12 Eylül darbesinden sonra Ankara’da yaptırılan devlet mezarlığına da gömülmeyen yalnız bunlardır.

    Binlerce insanın kaybedildiği savaş iyi bir şey değil. Bir savaşın yıldönümünün kutlanması ne kadar doğru, bu bir yana, Türk-İslâm tarihinde dönüm noktası olan çığır açmış nice hâdise ve zafer varken, önce Çanakkale, ardından da bir Kûtülamâre efsanesi inşa edilmesi dikkate değer. Kahramanları, yeni rejime muhalif olduğu için, Kûtülamâre yıllarca pek hatırlanmadı. Gerçi her ikisi de sonu ağır mağlubiyetle biten bir maçın, başındaki iki güzel gol gibidir; skora tesiri yoktur. Hüküm neticeye göre verilir sözü meşhurdur. Buna şaşılmaz, biz bir lokal harbden onlarca bayram, yüzlerce kurtuluş günü çıkarmış bir milletiz.

    Neden böyle? Çünki bu ikisi, İttihatçıların yegâne zaferidir. Modernizmin tasavvur inşası böyle oluyor. Dini, hatta mezhebi kendi inşa edip, insanlara doğrusu budur dediği gibi; tarihi de kendisi tayin eder. Zihinlerde inşa edilen Yeni Osmanlı da, 1908 sonrasına aittir. İttihatçıların felâket yıllarını, gençlere ‘Osmanlı’ olarak sunar. Bu devrin okumuş yazmış takımı, itikadına bakılmadan, münevver, din âlimi olarak lanse eder. Böylece öncesi kolayca unutulur, unutturulur.

    Müşir İbrahim Edhem Paşa’nın oğlu Sakallı Nureddin Paşa (1873-1932), sert bir askerdi. Irak’ta paşa oldu. Temmuz 1920’de Ankara’ya katıldı. Fakat karakterini bilen M. Kemal Paşa, kendisine aktif vazife vermek istemedi. Merkez kumandanı iken Samsun’daki Rumları iç mıntıkalara sürgün ettiği esnada çocuk, ihtiyar, kadın demeden katliâma uğramasına göz yumdu. Bu, milletlerarası mesele oldu. Yunanlılar, bu sebeple Samsun’u bombaladı. Nureddin Paşa azledildi; M. Kemal sayesinde muhakemeden kurtuldu. Sonradan Kürtlerin de iç kısımlara göçürülmesini müdafaa edecektir. Batı cephesinde, kendisinden kıdemsiz İsmet Bey’in maiyetinde vazife kabul etti. İzmir’e girdi. Bazı kaynaklarda İzmir’i ateşe verdiği yazar. I. ordu kumandanı olarak bulunduğu İzmit’te, Sultan Vahîdeddin’in maarif ve dahiliye vekili gazeteci Ali Kemal Bey’i, sivil giydirdiği askerlere linç ettirdi; padişaha da aynısını yapacağını söyledi. Ayağına ip takılarak yerlerde sürüklenen cesed, Lozan’a giden İsmet Paşa’nın göreceği şekilde yol kenarına kurulan bir darağacına asılarak teşhir edildi. Mustafa Kemal Paşa, İstanbul’da bir fedainin vursa kahraman olacağı bir insanı, vuruşma veya mahkeme kararı olmaksızın öldürmeyi cinayet olarak vasıflandırıp kınadı. M. Kemal’e gazi ve müşirlik unvanı verilmesine içerleyen Nureddin Paşa iyice muhalefet kanadına geçti. 1924’de Bursa’dan müstakil milletvekili seçildi. Asker olduğu gerekçesiyle seçim iptal edildi. İstifa edip, tekrar seçildi. Anayasa ve insan haklarına aykırılık cihetinden şapka kanununa muhalefet etti. Bu sebeple antikemalist kesimler tarafından kahraman olarak alkışlanır. Nutuk’ta da kendisine sayfalarca ağır ithamlarda bulunulur, ‘zaferin şerefine en az iştirake hakkı olanlardan biri’ diye anılır.

    Halil Kut (1882-1957), Enver Paşa’yı İttihatçıların arasına sokan adamdır. Sultan Hamid’i tevkife memur idi. Askerî tecrübesi çete takibinden ibaretken Libya’da bulundu. Yeğeni harbiye nazırı olunca, İran içine harekâta memur edildi. Irak’taki muvaffakiyeti üzerine paşa oldu. Bakü’yü işgal etti. İttihatçı olduğu için tutuklanacakken, kaçıp Ankara hareketine katıldı. Rusya ile Ankara arasında aracılık yaptı. Sonra kendisinden şüphelenilince, Almanya’ya kaçtı. Zaferden sonra memlekete dönüp köşesine çekildi. Politikaya karışmadı.

    Ali İhsan Sâbis (1882-1957), Sultan Hamid’i tahttan indiren Hareket Ordusu zâbitlerindendi. Çanakkale, Kafkasya’da bulundu. Irak’ta paşalığa terfi etti. İttihatçı olduğu için Malta’ya sürüldü. Kaçıp Ankara hareketine katıldı. I. batı cephesi kumandanı oldu. Cephe kumandanı İsmet Bey ile anlaşmadı; azledilip tekaüde sevkolundu. M. Kemal’e muhalif oldu. Nazileri öven yazılar yazdı. 1947’de devlet adamlarına yazdığı imzasız mektuplar sebebiyle 15 seneye mahkûm oldu. 1954’te DP’den milletvekili seçildi. Hatıraları, Nutuk’un antitezi gibidir.

kuvveden fiile çıkarma

  • Bir düşünceyi veya potansiyeli hayata geçirme.

kuyud

  • (Tekili: Kayd) Kayıtlar. Resmi muâmelelerin veya her hangi bir şeyin kayıtları, deftere geçirilmeleri, yazılmaları.

lağım

  • Kaleleri düşürmek için gedik açmak veya düşman ordugâhına zarar yapmak maksadıyla açılan ve barut konulup atılan yerler. Bu işi yapanlara "lâğımcı" denilirdi. Sonradan bu türlü işlere "İstihkâm" denilmiş ve o ad altında askeri teşkilât yapılmıştır.
  • Kazurat ve çirkef sularının akmasın

lagv

  • Faydasız çirkin söz.
  • Köpeğin ürkmesi.
  • Deve avazı.
  • Rağbet olunmayan nesne.
  • Hükümsüz.
  • Kaldırmak.
  • Hata etmek.
  • İbtâl etmek.

lale

  • Lâle denen meşhur çiçek.
  • Vaktiyle suçluların ve delilerin boynuna takılan halka.
  • İncir koparmak için ucu çatallı değnek.

lebs

  • Bir yerde eğlenip durma. Vakit geçirme.

lenger

  • Gemiyi yerinde sâbit kılmak için denize atılan zincir ucundaki büyük demir çapa. (Farsça)
  • Bakırdan yayvan ve kenarları genişçe sahan veya tepsi. (Farsça)

lezzet-i menhus

  • Çirkin ve uğursuz bir lezzet.

lezzet-i menhuse / lezzet-i menhûse

  • Kötü, çirkin lezzet.

loça

  • Geminin baş tarafında ve iki yanda demir zincirin geçmesine mahsus delikler.

luti / lûtî

  • Lût kavminin çirkin işini (livâta) yapan.

ma-i mukattar / mâ-i mukattar

  • İnbikten geçirilmiş (damıtılmış), saf su.
  • İmbikten geçirilmiş, damıtılmış saf su.

maal-kerahe

  • Kerih, çirkin, kötü olmakla beraber. Kerahetle beraber. Mekruh olarak.

maalkerahe / maalkerâhe

  • Kerahetle, çirkinlikle.

maani-i müteselsile / maâni-i müteselsile

  • Zincirleme, peş peşe gelen mânâlar.

magafir

  • Çirkin kokulu bir zamk.

maganim

  • (Tekili: Magnem) Ganimetler. Düşmandan ele geçirilen mallar.

maglul

  • Susuz kalmış. Su sıkıntısında bulunan.
  • Eli bağlı. Zincirle bağlanmış kimse.
  • Hapsedilmiş olan.

magnem

  • (Çoğulu: Maganim) Ganimet. Harpte düşmandan ele geçirilen mal.

mahcir

  • (Çoğulu: Mehâcir) Göz çukuru.
  • Gözün çevre yanı. Yüzde perde varken gözden ve etrafından görünen yerler.
  • Bahçe.

mahcur

  • (Hacr. den) Huk: Hacir altına alınmış, malını kullanmaktan men' edilmiş, hacredilmiş.

makabih

  • (Tekili: Makbaha) Çirkin ve yakışıksız davranışlar.

makbah

  • (Çoğulu: Mekâbih) Çirkin olmak. Çirkin olacak yer.

makbaha

  • (Çoğulu: Makabih) Kabih, yakışıksız ve çirkin hareket.

makbuh

  • Beğenilmeyen. Çirkin ve kabih görülen.

makdur-üt teslim

  • Ele geçirilmesi mümkün olan.

malayaniyat-ı rezile / mâlâyâniyât-ı rezile

  • Anlamsız, boş, kötü ve çirkin şeyler (mâ-lâ).

manşet

  • Bir gazetede ilk sayfanın en üst kısmındaki büyük puntolu başlık. (Fransızca)
  • Bir gömleğin kol kısmına geçirilen ve elbisenin kolundan dışarı çıkan kumaş parçası. (Fransızca)

masile

  • Üzerinde mum veya fitil yakılan çıra ve şamdan.

matl

  • Atlatma, geçirme, defetme.
  • Çekme.

mazbut / مضبوط

  • Zabtolunmuş, elegeçirilmiş.
  • Sağlam.
  • Yazılmış. Kaydedilmiş. Hatırda tutulmuş. Derli toplu.
  • Muhâfazalı. Korunmuş.
  • Belli, belirtilmiş.
  • Zaptedilmiş. (Arapça)
  • Kayda geçirilmiş. (Arapça)
  • Derli toplu. (Arapça)
  • Sağlam. (Arapça)

mazbut-u ümmet

  • Aynen yazıya geçirdiği.

mazbutat / mazbutât / مضبوطات

  • (Tekili: Mazbut) Ele geçirilmiş; kaydedilmiş; hatırda tutulmuş şeyler. Mazbut olan şeyler.
  • Kayda geçirilenler. (Arapça)

mazcer

  • (Çoğulu: Mazâcir) Gönül daralacak ve sıkıntılı yerler.

me'cur

  • Ecir veya sevabı verilmiş olan.
  • Kiraya verilen.

mecnun

  • Deli. Çılgın.
  • İnsanlara çok hususta uymayan.
  • Birini çok fazla sevip aklını kaçıran. Âşık.

medeniyet-i habise / medeniyet-i habîse

  • Pis, çirkin medeniyet.

meftuh

  • Fethedilmiş, açılmış, açık.
  • Zaptedilmiş, ele geçirilmiş. Sonu üstün ile harekeli isim.
  • Açılmış. Fethedilmiş.
  • Ele geçirilmiş, zabtedilmiş.
  • Gr: Fethalı (üstünlü) okunan harf.

mekr

  • Hile, oyun, düzen.
  • Hile ile aldatma, maksadından vazgeçirme.

mekruh

  • Kötü, çirkin.

mektumat

  • (Tekili: Mektume) Hükümetten kaçırılarak gizlenmiş ve yazdırılmamış nüfus, mal veya gelir.

melamih

  • (Tekili: Lemha) Lemhalar. Bir şeyin başka bir şeye benzeme noktaları. Güzellik ve çirkinlik eserleri.

melik-i adud / melik-i adûd

  • Hükûmeti, idâreyi kuvvet zoru ile ele geçiren kimse, sultan. Buna halîfe-i câire de denir.

memsuh

  • Suratı, daha çirkin şekle sokulmuş. Biçimsiz ve çirkin surete girmiş olan.
  • Biçimsiz ve çirkin surete girmiş.

menal

  • Yetiştirme, nâil olma, kavuşma.
  • Ele geçirilen şey. Nâil ve sahib olunan şey.

mes'a

  • Çirkin yürümek.

meşacir

  • (Tekili: Meşcer ve Meşcere ve Meşcire) Koruluklar, ağaçlık yerler.

mesh / مَسْخْ

  • Bir şeyin suretini çirkin ve kötü hale çevirmek.
  • Hayvanı kovarak koşturup onu sıkıştırmakla yormak, bitâb hale getirmek.
  • Şeklini değiştirerek çirkin bir hale koyma.
  • Şeklini değiştirip çirkin bir hâle sokma.

meşnu'

  • Çirkin kimse.
  • Buğzolunmuş.

mest

  • Abdest alırken ayağın yıkanması farz olan yerini yâni topuklarla birlikte ayakları örten deriden yapılmış su geçirmez ayakkabı.

mezbuhane / mezbuhâne

  • Boğazlanır gibi. Boynundan kesilircesine. (Farsça)
  • Çırpınarak, son ümid ve son kuvvetle. (Farsça)

mezmum / mezmûm

  • Yerilen, kötülenen, beğenilmemiş, çirkin.

micerre

  • (Çoğulu: Mecirr) Yer düzeltilen sürgü.
  • Demir kürek. ("Bel" denir)

mincere

  • Soğuk suya harâret veren kızmış sıcak taş. (O suya "necire" derler.)

mısbah

  • Kandil. Çıra. Meş'ale. Lâmba. (Aya, güneşe, yıldızlara ve mecâzen de Resul-i Ekrem'e (A.S.M.) bu isim verilmiştir.)Sabah ve sabahat maddesinden ism-i âlettir ki; sabah gibi lâtif ve kuvvetli aydınlık veren lâmba demektir.

mişcer

  • (Çoğulu: Meşâcir) Çamaşır asacak yer.
  • Mahfe ağacı.
  • Ağaçlık.

muahhir

  • Allahü teâlânın Esmâ-i hüsnâsından (güzel isimlerinden). Peygamberlerini, evliyâsını, sevdiklerini kendine yaklaştırıp, kâfirleri (inanmayanları), fâcirleri, düşmanlarını, sevmediklerini kendisinden uzaklaştıran, hor ve hakîr edip alçaltan.

muavvez

  • Gerdanlık. Nazarlık. Nüsha geçirilecek yer.
  • Evin etrafındaki mer'a.

muayene / muâyene

  • Zâhir ve âşikâre olmak, görünmek, belli olmak.
  • Gözden geçirme, yoklama, kontrol etmek.
  • Gözden geçirme.

mübaşeret-i fahişe / mübâşeret-i fâhişe

  • Kadın ile erkeğin, çıplak olarak çirkin yerlerini birbiriyle sürtünmesi.

mücavir / mücâvir

  • Komşu.
  • Bir mâbed veya tekke yakınında çekilip oturan.
  • Yurdunu terkederek zamanını Haremeyn-i Şerifeyn'de ibadetle geçiren.
  • Komşu. Memleketini ve yurdunu terk ederek, zamânını Haremeyn-i şerîfeynde yâni Mekke-i mükerremedeki Mescid-i Harâm'da ve Medîne-i münevverede ise Mescid-i Nebî'de (Peygamber efendimizin mescidinde) ibâdetle geçiren kimse.

mucir

  • (Ecir. den) İcar eden, kiraya veren.

mudga

  • Et parçası; embriyo; döllenmiş hücrenin, bütün organlar oluşuncaya kadar geçirdiği dönem.

mug-beçegan / mug-beçegân

  • (Tekili: Mugbeçe) Mecusi çocukları. (Farsça)
  • Meyhâne çırakları. (Farsça)

mugbeçe

  • (Çoğulu: Mugbeçegân) Meyhaneci çırağı. (Farsça)
  • Mecusi çocuğu. (Farsça)

muhacerat

  • Göç etmeler, hicretler. Muhacirlik.

muharrik

  • Harekete geçirici, tahrik edici.

muharrik-i vicdan

  • Vicdanı harekete geçiren, faaliyet azmi veren.

muharrike

  • Harekete geçiren duygu, refleks.

muhrez

  • Kazanılmış, elde edilmiş.
  • Sudaki balık, av hayvanları v.s. gibi, kimsenin malı olmayıp herkesçe faydalanılan bir şeyin ele geçirilmesi.

muhtelis

  • Beylik maldan çalan. Çalıp çırpan.

muhtelisane / muhtelisâne

  • Çalarcasına. Çalıp çırparcasına. (Farsça)

mukadderat-ı hayatiye

  • Bütün canlıların hayatları müddetince geçirdikleri ve geçirecekleri tavır, hareket, şekil ve amelleri gibi hususiyetleri.

mukaddes

  • Her türlü çirkinlik ve eksiklikten arınmış.
  • Mübârek, kutsal. Ayb, çirkin ve kötü şeylerden uzak; temiz.

mukaddim

  • (Kıdem. den) Takdim eden. Sunan. Öne, ileriye geçiren. Öne koyan.
  • Cür'etli çeri kimse.
  • Gözün pınarı, ("mukdim-ül ayn" da derler.)

mukallib

  • (Kalb. den) Başka tavra geçiren. Başka hâle değiştiren. Bir başka tarafa döndüren.

mukattar

  • (Katr. den) İnbikten geçirilmiş saf su. Taktir edilmiş. Damıtılmış su.

mukayyed / مقيد

  • Kayıtlı. Serbest olmayan. Sınırlı. Bağlı.
  • Deftere geçmiş, kaydedilmiş olan. Bağlanmış. El veya ayağında zincir, kelepçe bulunan. Mevkuf olan.
  • Bir işe ehemmiyet veren. İşine önem verip bakan.
  • Bağlı, zincire vurulmuş. (Arapça)
  • Kayıtlı. (Arapça)

mukmehun

  • Elleri boyunlarına bağlı veya boyunlarından zincir takılı olarak azab çekenler.
  • Başı yukarı kalkmış, gözleri bir yere dikilmiş ve etrafa bakamayan somurtmuş kimseler.

mükteseb hak

  • Kazanılmış, ele geçirilmiş, elde edilmiş hak.

muktesid

  • İktisadlı, tutumlu. Malını, ömrünü, vaktini boşuna geçirmeyen, lüzumsuz masrafta bulunmayan.

muktesidan

  • (Tekili: Muktesid) Muktesidler. Lüzumsuz masrafda bulunmayan ve vaktini boşa geçirmeyenler. İktisadlılar, tutumlular.

mümatala

  • Vâdeyi, borcu uzatıp geçirmek.

mün'im

  • Nimet veren, yedirip içiren.

münselib

  • (Selb. den) Kaçırılmış, kalmamış, kaldırılmış. (Bu tâbir; huzur, asayiş, emniyet ve rahat hakkında kullanılır.)

müntehiz

  • (Nehz. den) Vakit ve fırsatı kaçırmayan.

münzeviyane

  • Bir köşeye çekilip ibadetle uğraşarak, vaktini ibadetle geçirerek.

mürevvic

  • (Revâc. dan) Tervic eden, geçiren, itibâr veren, yürüten. Tervicine sebep olan, itibâr eden.

musab

  • Sevab kazanmış olan. Ameline karşılık ecir kazanmış olan.

müsag

  • Kolay yutulmuş. Boğazdan kolaylıkla geçirilmiş.

musahhar

  • Teshir edilmiş. Ele geçirilmiş. Fethedilmiş.
  • İstenilen hâle konulmuş.
  • Birine bağlanmış.

müsahhar

  • (Sihriyy. den) Fetih ve teshir olmuş, ele geçirilmiş. Zaptedilmiş. İtaat ve hizmete alınmış.

musahhir

  • Ele geçiren.

müseccel

  • (Secl. den) Kayda geçmiş, sicilli.
  • Mahkeme defterine geçirilmiş.
  • Kimseden men'olunmayan mübah nesne.

müseccil

  • (Secl. den) Tescil eden. Sicile, deftere geçiren.

müselsel / مسلسل / مُسَلْسَلْ

  • Zincirleme, ard arda gelen.
  • (Silsile. den) Teselsül eden, birbirine bağlı olan, bir sırada devam eden. Zincir halkaları gibi bir sırada olan.
  • Edb: Bütün mısraları kafiyeli manzume.
  • Silsile halinde, zincirleme.
  • Zincirleme. (Arapça)
  • Zincirleme.

müselselen

  • (Silsile. den) Birbirinin ardından, aralıksız. Teselsül ederek, zincirleme, birbirine bağlı olarak.

müşevveh

  • Şekil ve kıyafeti çirkin. Bed-endâm kimse.

müsta'mer

  • Muhacir yerleştirilerek imar edilen yer.
  • Müstemleke, sömürge.

müsta'mir

  • İsti'mar eden, bir yere muhacir yerleştirerek orasını mâmur hâle getiren.
  • Müstemlekeci. Sömürgeci.

müstahlef

  • (Halef. den) Kendi yerine geçirilmiş. Başkasının yerine konulmuş.

müstahlif

  • (Halef. den) Kendi yerine geçiren. Başkasının yerine koyan.

mustani'

  • Birini yetiştirip adam eden kimse.
  • Yedirip içiren, ikram eden, ziyâfet veren.

müşte

  • Yumruk, muşta. (Farsça)
  • Birine vurmak için ele veya parmaklara geçirilen demirden yapılmış âlet. (Farsça)
  • Kunduracıların deriyi vurarak inceltmekte kullandıkları maden tokmak. (Farsça)

müste'cirin / müste'cirîn

  • (Tekili: Müste'cir) Kiracılar.
  • Kira ile tutanlar.

müste'sal

  • (İstisal. dan) Kökünden koparılmış.
  • Ele geçirilmiş.

müste'sil

  • (İstisal. dan) Kökünden koparan.
  • Ele geçiren.

müstecirane / müstecirâne

  • Aman dileyerek, müstecircesine. (Farsça)

müstehcin

  • (Hücnet. den) Kötü, çirkin ve ayıp sayan. Fenâ gören.

müstekreh / مُسْتَكْرَهْ

  • Çirkin görülen.

müstevli / müstevlî

  • İstilâ eden, ele geçiren, zapteden. Galib olan. Yayılan, her tarafı kaplayan.
  • İstilâ eden, ele geçiren.

mutasayyif

  • Bir yerde yazlıyan.. Yaz mevsimini geçiren.

mutavvak

  • (Tavk. dan) Boynu halkalı, zincirli.
  • Boynuna gerdanlık vs. takılmış. Boynuna halka olan.

müteallil

  • Bahane ve özür ile vakit geçiren.

mütedahilen müteselsil / mütedâhilen müteselsil

  • İç içe girmiş daireler şeklinde zincirleme devam eden; küçükten büyüğe iç içe sıralanmış daireler.

mütehayyil

  • (Hayal. den) Kuvve-i hayaliyeden geçiren, hayal kuran. Bir şeyi görüp gözetici, idrak edici olan.

mütelehhi

  • (Lehv. den) Oyunla, sazla vakit geçiren.

mütemessih

  • Çirkin kılığa giren. Temessüh eden. İnsaniyetten hayvaniyete değişen.

müteşacir

  • (Çoğulu: Müteşâcirin) Birbirlerine sopayla, ağaçla vuran.

müteşacirin / müteşacirîn

  • (Tekili: Müteşacir) Birbirlerine ağaçla, sopayla vuranlar.

müteselsil / متسلسل

  • Birbirini takib eden. Zincirleme, arasız, uzayıp giden.
  • Zincirleme, peşpeşe gelen.
  • Zincirleme, birbirini izleyen, zincir gibi birbirine bağlı olan.
  • Zincirleme.
  • Zincirleme. (Arapça)

müteselsil-i ezeli / müteselsil-i ezelî

  • Başlangıcı olmayan sonsuz bir zincir.

müteselsile

  • Zincirleme olarak, birbirine bağlı şekilde sıralanan.

müteselsilen / متسلسلا

  • Birbirine bağlanmış sıra halinde, zincirleme şekilde.
  • Sıra ile, zincirleme olarak, birbiri peşi sıra.
  • Zincirleme olarak.
  • Zincirleme olarak, birbirinin ardı sıra. (Arapça)

müteşetti

  • Kışı geçiren, bir yerde kışlıyan.

muvaffakiyet

  • (Çoğulu: Muvaffakiyât) (Vefk. den) Allah'ın yardımıyla başarı gösterme.
  • Ele geçirme, başarma.

müvekkil

  • Vekil eden, bir kimseyi kendi yerine geçiren.

müzdecer

  • Sakınılması lâzım gelen âkıbet.
  • Sakındıracak nasihat. Vaz geçirecek, zecr edecek olan.

na-meysur

  • Ele geçirememiş. Elde edememiş. (Farsça)
  • İşi kolaylaştırılmış. (Farsça)

nacak

  • Bir ağaç sapa geçirilen, ağzı keskin, genişçe demir âlet. Balta.

naib

  • Karga gibi çirkin sesli kuşların ötüşü.

nail

  • Muradına eren, nâil olan, ele geçiren. Erişmiş.

nailiyet

  • Ele geçirmek, murada ermek, elde etmek.

nakıle

  • Nakleden.
  • Cereyan geçiren.

naur

  • Kanı durmayan damar.
  • Değirmen kanadı.
  • Döndükçe gıcırdayan dolap.

nebras

  • (Nibrâs) (Çoğulu: Nebâris) (Süryânice) Kandil. Çıra. Lâmba.
  • Mc: Nur merkezi.

nebve

  • Uzaklaşmak.
  • Ok hedefe varamamak.
  • Bir yerin havasının mizaca uygun olmaması.
  • Kılıncın vurulan şeye saplanmayıp geri sıçraması.
  • Pek çirkin ve kötü suretten gözün kaçması.

nefs-i emmare

  • İnsanın çirkin ve şeytanın teşviklerine itirazsız ve mücahedesiz tâbi olması hâli.

negühide

  • Çirkin, kötü. (Farsça)

nekad

  • (Çoğulu: Nukyud-Nikâd) Ayakları kısa, yüzü çirkin koyun.
  • Büyümesi geç olan çocuk.
  • Ağızda dişler çürüyüp ufanmak.
  • Davarın tırnağı soyulup yüzülmek.

neseb

  • Sülâle, hısımlık, karabet, soy. Baba soyu, atalar zinciri.
  • Vuslat.
  • Sülâle, hısımlık, karabet, soy, baba soyu, atalar zinciri.

netane

  • Çirkin kokmak, pis kokmak.

netk

  • Atmak.
  • Yüzmek.
  • Kendine çekmek, cezbetmek.
  • Depretmek, silkmek, harekete geçirmek.
  • Oğlu ve kızı çok olmak.

nev-i müteselsil

  • Varlığı (ana babadan evlâda) zincirleme devam eden tür.

nibras

  • (Süryânice) Lâmba, çıra.

nikayet / nikâyet

  • Düşmanı kılıçtan geçirme.

niyyet

  • Kasd etme, kalbin bir şeye yönelmesi. İbâdetleri, emre itâat ve Allahü teâlânın rızâsına kavuşmak için yaptığını kalbinden geçirmek.

nizar

  • Korkutup, uygunsuz şeylerden vazgeçirmek için söylenilen söz.

nur-u çırağ-ı yezdan / nur-u çırâğ-ı yezdan

  • Cenâb-ı Hakkın nurunun çırası, Allah'ın nuruyla tutuşmuş, aydınlatan bir çıra.

nüşu'

  • İlâç içirmek.

özr

  • Abdesti bozan bir şeyin bir namaz vakti durdurulamayıp, devâm etmesi. İdrârını tutamama, iç sürmesi, yel kaçırmak, burun kanaması, yaradan kan, sarı su akması, ağrı ile göz yaşı akması birer özür olup, özürlü erkeğe mâzûr, kadına ma'zûre denir.
  • Mâzeret. Af talebi, engel.

pa-bend / pâ-bend

  • Ayak bağı. Köstek. Ayağa vurulan zincir.
  • Engel, mâni.

pa-bend-i terakki / pâ-bend-i terakki

  • İlerlemeğe mâni olan zincir, köstek.

palaheng

  • Yular, dizgin. (Farsça)
  • Av veya suçlu bağlanacak kement. (Farsça)
  • Kemer. (Farsça)
  • Tazı boynuna geçirilen ağaç halka. (Farsça)

paldüm

  • Hayvanın semerinin ileri geri kaymaması için arka ayaklarının kaba etleri üzerinden geçirilen kayış. (Farsça)

pejvin

  • Kirli, pis. Çirkin. (Farsça)

perdedar-ı dest-i kudret / perdedâr-ı dest-i kudret

  • Kudret elinin perdecisi; hikmetli olduğu hâlde ilk bakışta çirkin gibi görünen hâdiselerde İlâhî kudreti gizleyen perde.

pergune

  • Yakışıksız, çirkin. (Farsça)

pervaz ü perdaz / pervâz ü perdâz

  • Kanat çırparak uçan.

pranga

  • İng. Eskiden ağır cezalı mahkûmların ayaklarına takılan kalın zincir.
  • Halkalarıyla beraber iki okka yüz dirhem ağırlığındaki demire verilen addır.
  • Umumi hapishanelerde, hapishanenin iç nizamını bozan ve taşkınlık gösteren mahkûmların ayaklarına da pranga vurulurdu.

puç

  • Kaba, çirkin. (Farsça)
  • Boş ve faydasız şey. (Farsça)
  • İçi boş. (Farsça)

redane

  • Tentelerin kenarlarında açılan ufak deliklerin yırtılmaması için o deliklere geçirilen mâdeni halka.

reddet

  • Güzellikler arasında nazara çarpan çirkinlik.
  • Bir defa reddediş.

rezail / rezâil

  • Rezillikler, ahlâka aykırı çirkin ve alçak şeyler.

ruy-i zişt

  • Çirkin yüz.

sa'leb

  • (Çoğulu: Seâlib) Tilki.
  • Süngü demirinin ağaç geçirecek yeri.

sabiha

  • Fecir vakti.

sabikun-ı evvelun / sâbikûn-ı evvelûn

  • Dinlerini muhâfaza için yurtlarından ayrılan, Resûlullah sallallahü aleyhi ve selleme son derece bağlılık gösteren muhâcirlerden, iki kıbleye karşı namaz kılmış olanlar veya Bedr gazvesinde (harbinde) bulunanlar veya Hudeybiye'de Bîat-ür-Rıdvân'da bu lunanlar veya hicretten evvel müslüman olanlar yâ

sadd

  • Yüz çevirmek, men eylemek, bir şeyden birini vazgeçirmek.
  • Fikir, niyet, kasd.
  • Yakınlık, civar.
  • Konuşulan husus.

safh

  • Suç bağışlama, dostluk etme. Günah ve cürmü afveyleme.
  • Bir şeyin bir tarafı.
  • Bir şey içirme.
  • Yüz çevirme.

şagird / şâgird / شاگرد

  • Öğrenci. (Farsça)
  • Çırak. (Farsça)

şagirdan / şâgirdân / شاگردان

  • Öğrenciler. (Farsça)
  • Çıraklar. (Farsça)

sahib-huruc

  • Ayaklanmış, isyân etmiş, âsi. Ayaklanıp isyân ederek idâreyi ele geçirmiş kimse. (Farsça)

sahib-i huruc / sâhib-i huruc

  • İsyan edip ayaklanarak idareyi ele geçirmiş olan kimse. (Farsça)
  • Büyük kahraman. (Farsça)
  • Şarktan zuhuru beklenen mehdi. (Farsça)

sahra-nişin

  • Çölde oturan. Sahrada hayat geçiren. (Farsça)

sak'

  • Kuşun, kanadını çırparak öttürüp uçması.

sakif

  • Nüfuz eden, sözünü dinletip geçiren.

sakil / sakîl

  • (Sıklet. den) Ağır, can sıkan, sıkıcı. Çirkin kaba.
  • Ağır, can sıkıcı. Çirkin.
  • Gr: Ağır ve kalın okunur harf veya hece.
  • Ağır, can sıkıcı, çirkin.
  • Çirkin, ağır.

şakird / şâkird / شاكرد

  • Talebe, çırak. (Farsça)
  • Öğrenci. (Farsça)
  • Çırak. (Farsça)

saky

  • Sulamak. Su içirmek.
  • Bedende su toplamak.

sarif

  • Kapı gıcırtısı.
  • Diş gıcırtısı.
  • Makara sesi.

sarir

  • (Kapı, kalem vs. de) Cızırtı, gıcırtı.

savalic

  • Cirit oynanan eğri sopalar.

savat

  • (Aslı: Sevâd'dır) Gümüş üstüne kurşunla yapılan kara kalem nakışlar.
  • Derede hayvanlara su içirilen yer.

savlecan

  • (Çoğulu: Savâlic) Cirit oynanılan eğri sopa.

savm

  • Oruç. İkinci fecirden başlıyarak güneşin batmasına kadar yemekten, içmekten ve cinsi mukarenetten nefsi men'etmek suretiyle yapılan ibâdet.

şeb-i hicran

  • Ayrılıkla geçirilen gece. Hicran gecesi.

sebt / ثبت

  • Yazma, deftere geçirme, bir yere kaydetme.
  • Kayda geçirme. (Arapça)
  • Sebt edilmek: Kayda geçirilmek. (Arapça)
  • Sebt etmek: Kayda geçirmek. (Arapça)

sebt-i defter

  • Deftere geçirme, deftere yazma.

şecere-i risalet

  • Peygamberlik ağacı, Hz. Âdem'den gelen peygamberlik zinciri.

sefalethane

  • Yasak zevk ve eğlencelerin ve çirkin işlerin yapıldığı yer.

sefer der vatan

  • Nakşibendiyye yolunun on bir temel esâsından biri. Sâlikin (tasavvuf yolunda bulunan kimsenin) kötü ahlâk, beşer (insan) tabiatının sıfatlarından kurtulması, beşerî sıfatlardan meleklere âit sıfatlara, kötü, çirkin vasıflardan, iyi, güzel ahlâka geçm esi.

şeffaf

  • Işığa mâni olmayan, ışık geçiren parlak cisim. Saydam.

şefkat-i mukaddese

  • Bütün çirkinliklerden uzak bir şefkat.

şehamet / şehâmet

  • İyi işler yapmak, yüksek mertebeler ele geçirmek; zekâ ve akıllılıkla berâber olan cesâret, yiğitlik.

seher

  • Tan. Sabah olmağa başladığı vakit.
  • Fık: İkinci fecirden biraz evvel olan vakit.

selasil / selâsil / سلاسل

  • (Tekili: Silsile) Silsileler.
  • Zincir gibi olanlar. Zincirler.
  • Sıradağlar.
  • Zincirler. (Arapça)

selasil-i resail / selâsil-i resâil

  • Mektup silsileleri, mektup zincirleri.

selef

  • Eskiden olan, önce bulunmuş olan.
  • Yerine geçirilen.
  • Önde olmak, ileri geçmek.

selsele

  • Ulaştırmak, vardırmak.
  • Zincir örmek.

şem'a

  • Işık, çıra. Nur.
  • Muma batmış fitil.

şema / şemâ

  • Işık, çıra.

semacet / semâcet / سماجت

  • Kötü görünüş, çirkinlik.
  • Söz çirkinliği.
  • Kabahat.
  • Çirkinlik. (Arapça)

semacet-i ibtida

  • Sözün başlangıcındaki çirkinlik.

semic

  • (Semc) Çirkin, kötü görüşlü.

senet

  • Hadis naklinde Hz. Peygambere varıncaya kadar uzanan isimler zinciri.

şeni / şenî

  • Kötü, çirkin, alçakça.

şeni' / şenî' / شنيع

  • (Şeni'a) Kötü, çok fena, çirkin, günahlı iş.
  • Kötü, çirkin. (Arapça)

serd

  • Sözü muttasıl ve güzel bir eda ile söylemek.
  • Halkaları birbirine geçirmek.
  • Delmek.
  • Dikmek.
  • Vurmak.

şerid

  • Şerit, zincir.

sert

  • Çiriş mâaunu.

şetame

  • Çirkin yüzlü ve yaramaz sözlü olmak.

şetim

  • Küfredilmiş sövülmüş kimse.
  • Kerih ve kabih olan, çirkin.
  • Çirkin söz, kötü düşünce.

şetm

  • Çirkin söz, kötü düşünce.

sevab / sevâb

  • İyilik ve ibâdet yapana âhirette Allahü teâlâ tarafından verilecek mükâfât, iyi karşılık. Ecir.

şeveh

  • (şevh) Kara olmak ve çirkinlik.

şevh

  • Kara ve çirkin olmak.

şevha

  • Avurtları ve burun delikleri geniş olan çirkin yüzlü kadın.

seyyiat

  • Çirkinlikler.

seyyiatalud / seyyiatâlûd

  • Çirkinliklerle karışık.

seyyie

  • Çirkinlik, günah.

siccin

  • Sert, şiddetli olan şey.
  • Dâim olan.
  • Fâsık ve fâcirlerin amel defterlerinin konulduğu yer.
  • Cehennemde bir vâdi'nin adı. Fâcirlerin ruhunun gittiği yer.

şiddet-i kubh

  • Şiddetli çirkinlik.

şikal

  • Devenin palanını bağlıyan ip.
  • Devenin ayağının bağlandığı ip, köstek.
  • El ve ayak zinciri.
  • Üç ayağı beyaz olan at.

şikar

  • Av, avlanan hayvan. Avlama. (Farsça)
  • Düşmandan ele geçirilen mal. Ganimet. (Farsça)

silis-ül-bevl

  • Devamlı idrar kaçırmak. İdrârını tutamamak.

silsile / سلسله / سِلْسِلَه

  • Birbirine bağlanan, bir sıra meydana getiren şey. Zincir. Zincir gibi birbirine ekli ve bitişik olan.
  • Soy, sop.
  • Sıradağ.
  • Seri. Dizi.
  • Ard arda gelen şeylerin meydana getirdiği sıra.
  • Zincir.
  • Zincir, zincirleme, ard arda gelen.
  • Zincir.
  • Zincir. (Arapça)
  • Hanedan. (Arapça)
  • Sıradağ. (Arapça)
  • Dizi. (Arapça)
  • Zincir.

silsile-i acibe

  • Hayret verici haller ve durumlar zinciri, dizisi.

silsile-i berahin / silsile-i berâhin

  • Deliller zinciri.

silsile-i cevahir

  • Cevherler zinciri.

silsile-i diyanet

  • Din zinciri.

silsile-i dua

  • Dua zinciri.

silsile-i ef'al

  • Fiiller zinciri.

silsile-i efkar / silsile-i efkâr / سِلْسِلَۀِ اَفْكَارْ

  • Fikirler zinciri.
  • Fikirler zinciri.

silsile-i enbiya

  • Peygamberler zinciri.

silsile-i esbab

  • Sebepler zinciri.

silsile-i eşya

  • Varlıklar zinciri.

silsile-i felsefe

  • Felsefe zinciri.

silsile-i felsefe ve hikmet

  • Hikmet ve felsefe zinciri.

silsile-i hadisat / silsile-i hâdisât

  • Meydana gelen olaylar zinciri.

silsile-i hakaik

  • Gerçekler zinciri.

silsile-i hasenat / silsile-i hasenât / سِلْسِلَۀِ حَسَنَاتْ

  • İyilikler zinciri.
  • İyilikler zinciri.

silsile-i i'caz

  • Mu'cizelik zinciri.

silsile-i icaz-ı i'cazi / silsile-i îcâz-ı i'câzî

  • Mu'cize olan veciz ifadeler zinciri.

silsile-i ihsanat / silsile-i ihsânât

  • İyilikler zinciri.

silsile-i ilim

  • İlim silsilesi, zinciri.

silsile-i kainat / silsile-i kâinat

  • Kâinat halkası, varlıklar zinciri.

silsile-i keramat / silsile-i kerâmât

  • Kerâmetler zinciri.

silsile-i keramet / silsile-i kerâmet / سِلْسِلَۀِ كَرَامَتْ

  • Kerametler zinciri, peş peşe gerçekleşen kerametler.
  • Kerâmet zinciri.

silsile-i mahlukat / silsile-i mahlûkat

  • Yaratıklar zinciri.

silsile-i mevcudat / silsile-i mevcûdât / سِلْسِلَۀِ مَوْجُودَاتْ

  • Varlıklar zinciri.
  • Varlıklar zinciri.

silsile-i mevhumat / silsile-i mevhûmât

  • Kuruntular zinciri.

silsile-i neseb

  • Soy zinciri.

silsile-i nübüvvet

  • Peygamberlik zinciri.

silsile-i nübüvvet ve diyanet

  • Din ve peygamberlik zinciri.

silsile-i nur

  • Nur zinciri.

silsile-i nurani / silsile-i nurânî

  • Nurlu halka, zincir.

silsile-i rivayet

  • Birinin diğerine nakletmesiyle gelen rivayet, nakil zinciri.

silsile-i şuunat / silsile-i şuûnât

  • İşler zinciri.

silsile-i tefekkür

  • Tefekkür mânâları ve ifadeleri bulunan ve günlük olarak tekrarlanan bölümlerin zincirleme devam etmesi.

silsile-i tefekkürat / silsile-i tefekkürât

  • Tefekkürler zinciri.

silsile-i vücud-u ilmi / silsile-i vücud-u ilmî

  • İlim halinde olan varlıklar zinciri.

silsile-i zerrat / silsile-i zerrât

  • Zerreler, atomlar zinciri.

silsileli

  • Zincirleme, peşpeşe.

şirb

  • (Şürb) İçme veya içirme nöbeti. İçmek.

sırr-ı sübhani / sırr-ı sübhânî

  • Her türlü eksiklikten, kusur ve çirkinlikten yüce olan Allah'a ait sır.

şişe / şîşe

  • Camdan yapılmış ağzı dar uzunca kap. Lâmbaya geçirilen camdan küçük baca.
  • Çeşitli maksatlarla çakılan çıta.
  • Lâmbaya geçirilen sırça, camdan yapılmış küçük baca, camdan yapılmış dar ağızlı uzun kap.

sivcar

  • Tazı ve köpeğin boynuna halka geçirmek. Tasma takmak.

süftece

  • (Çoğulu: Süfâtic) İçi kovuk boş cisim.
  • Bir yerden bir yere armağan olarak gönderilen şey.
  • Yol korkusundan emin olmak için tâcirlere borç olarak verilen para.

sükala'

  • (Tekili: Sakil) Ağırlar. Kabalar. Çirkinler. Sözü sohbeti çekilmeyen kimseler.

sultan reşad

  • (Mi: 1844-1918) Meşrutiyet devri Osmanlı Padişahıdır. Merhametli ve halim tabiatlı olan bu dindar ve abdestsiz gezmiyen padişah, Mevlevi Tarikatına bağlı idi. Boş vakitlerini Mesnevi okumakla geçirirdi.

surah

  • Bir tavus kuşu ismi.
  • Kapının gıcırdaması.
  • Ses.
  • İnlemek.

suret-i mülevves

  • Kirli ve çirkin görünüş.

ta'diye

  • Tecavüz ettirmek, geçirmek. Bir eylemi müteaddi hali koymak. (Gramer terimi)
  • Tecavüz ettirmek, geçirmek.
  • Gr: Bir fiili müteaddi hâle koymak. Meselâ: "Gülmek. den: Güldürmek. Ölmek. den: Öldürmek" gibi.

ta'rib

  • Bir kimseden söz nakletmek.
  • Çirkin etmek.
  • Arabî olmayan kelimeyi arabi lügatına nakletmek.

tagşiye

  • (Gışâ. dan) Örtmek, örtünmek. Bürünmek.
  • (Gaşi. den) Kendinden geçirilmek.

tahassür

  • (Hasret. den) Hasret çekmek. Elde edilmesi istenilen ve ele geçirilemeyen şeye üzülmek.

tahayyül-ü şetim

  • Çirkin sözü ve kötü düşünceyi hayal etme.

tahayyül-ü şetm

  • Çirkin ve kötü şeyleri hayal etme.

tahlif / tahlîf / تحليف

  • And içirme. (Arapça)
  • And içme. (Arapça)
  • Tahlîf etmek: Halef bırakmak. (Arapça)

tahrik

  • Harekete geçirme.

tahrik eden

  • Harekete geçiren.

tahrik etme

  • Harekete geçirme.

tahrik etmek

  • Harekete geçirmek.

takabbuh

  • Çirkinlik.

takallüd

  • (Çoğulu: Takallüdât) (Kald. dan) Bir işi üstüne almak.
  • Takınma, kuşanma. Gerdanlık veya muska gibi boyuna geçirme.
  • (Kılıç) kuşanma.

takazzür

  • Çirkin şeylerden uzak olmak.

takbih / takbîh / تقبيح

  • Çirkin görmek. Beğenmemek.
  • Kabahatli bulmak.
  • Kötü gördüğünü bildiren söz söylemek.
  • Çirkinliğini göstermek, kötüleme.
  • Çirkin görme.
  • Çirkin görmek, beğenmemek, kabahatli bulmak, kötü gördüğünü bildirmek.
  • Ayıplama, çirkin görme. (Arapça)
  • Takbîh etmek: Ayıplamak, kınamak. (Arapça)

takbihat / takbihât

  • Çirkinlikle niteleme, çirkin gösterme.
  • (Tekili: Takbih) Ayıplamalar, çirkin görmeler.
  • Çirkin görmeler.

takdim

  • (Kıdem. den) Arzetmek. Sunmak.
  • Küçük bir kimseyi yaş, amel, mevki ve takva itibariyle büyük bir kimse ile tanıştırmak.
  • Öne geçirmek, bir şeyi başka bir şeyden önde tutmak.
  • Bir büyüğün önüne geçip bir şey vermek.
  • Sunma, öne geçirme.

takdim edilme

  • Öne alınma, öne geçirilme.

takdim-te'hir

  • Öne geçirmek, sonraya bırakmak.

takdimen

  • Takdim ederek, öne geçirerek.

takdis / takdîs

  • Kutsamak, Allah'ın her türlü eksiklik ve çirkinlikten yüce olduğunu ilân etme.

takdis etmek

  • Kutsamak, Allah'ın her türlü eksiklik ve çirkinlikten yüce olduğunu ilân etmek.

takdis ve tenzih etmek

  • Allah'ın her türlü eksiklik ve çirkinlikten yüce olduğunu ilân etmek.

takdisat

  • Allah'ı her türlü eksiklik ve çirkinlikten yüce tutmalar.

tancere

  • (Bak: TANCİR)

tancir

  • (Çoğulu: Tanâcir) Tencere.

tantif

  • Kulağına küpe geçirmek.

tas'id

  • Eritme.
  • Yukarı çıkma ve çıkarılma.
  • Buharlaştırarak temizleme. İnbikten geçirip buhar haline getirme.

tasayyuf

  • (Sayf. dan) Yazlıkta oturma, yazlama, bir yerde yaz mevsimini geçirme.

tasbih

  • Rüzgârdan dolayı otun kuruması.
  • Sütü su ile karıştırıp içirmek.

tasdir

  • İcra etme. Vaz' etme.
  • Başlama.
  • Başlangıç yazma.
  • Örtme.
  • Başa geçirme, başa koyma.
  • Yazma.
  • Çıkarma, çıkartma.

tasdiye

  • Alkış. El çırpma.

tasfih

  • (Safh. dan) (Çoğulu: Tasfihât) Alkışlama, el çırpma.
  • Yaprak yapma.
  • Tağyir etme, değiştirme.

tasfik

  • (Çoğulu: Tasfikat) Kanat çırpma.

tasgir

  • Küçültmek. Cirm ve kadrini eksiltmek. Hakir eylemek.

tazyi-i evkat

  • Boş yere vakit geçirme. Zaman harcama. Vakit kaybetme.

teblim

  • Çirkin yapmak, çirkinleştirmek.

tecemmül

  • Çirkinliği gidermek, vakar sâhibi olmak, şükr etmek ve nîmeti göstermek için zînetlenmek, süslenmek.

tecennün / تجنن

  • Cinnet geçirme. (Arapça)

tecri'

  • (Cer. den) Yudum yudum içirme.

tecrübe

  • (Tecribe) Deneme, sınama.
  • Görmüş, geçirmişlik.
  • Anlamak için yapılan iş. İmtihan.
  • İlmi bir gerçeği göstermek için yapılan deneme. Deney.

tedarik / tedârik

  • Edinme, ele geçirme.

tedarük

  • (Tedârik) Ele geçirmek. Edinmek. Hazırlamak.
  • Araştırıp bulmak.
  • Ardı ardına erişip katılmak ve tevâli etmek.

tefahhuş

  • Fuhşa düşmek, fâhişe olmak. Ahlâksız olmak.
  • Çirkin sözler söylemek.

tefahuş

  • Birbirine çirkin sözler söylemek.

tefekkük

  • Zincir halkası gibi birbirinden ayrılma.

tefekkür

  • Fikretmek. Düşünmek. Düşünceyi harekete geçirmek. Akıl yormak.

tefrig

  • (Feragat. dan) Boşaltma.
  • Azade etme.
  • Dökme.
  • Kurtarma.
  • Zâil ve hâlî eyleme.
  • Vazgeçirme.

tefrir

  • Ürkütmek. Kaçırmak.

tefvit

  • (Fevt. den) Geçirme, kaçırma.

tefvit-i salat / tefvit-i salât

  • Namaz vaktini geçirme veya kaçırma.

tegarbül

  • (Gırbâl. den) Kalburdan geçirme.

tehcir / tehcîr / تهجير

  • Göçe zorlama, göç ettirme. (Arapça)
  • Tehcîr etmek: Göç ettirmek. (Arapça)

tehrib

  • Kaçırma. Kaçırılma. Firar ettirme.

tehyiç / tehyîç

  • Heyecanlandırma, harekete geçirme.

tehyiç etmek

  • Harekete geçirmek.

tekabbuh

  • (Kubh. dan) Çirkin görme. kötü sayma.

tekdir

  • Azarlamak.
  • Kederlenme.
  • Bulanık etme.
  • Mektebde talebeye verilen ve siciline geçirilen bir ceza. Ta'zir.

tekrih

  • Nefret ettirmek. Çirkin göstermek.

telahi

  • Oyun. Oyun âleti ile vakit geçirme.

telamiz

  • (Tekili: Tilmiz) Talebeler, çıraklar.

telehhi

  • Oynama. Oyun ile vakit geçirme.

temlik / temlîk / تَمْل۪يكْ

  • Mülkiyeti başkasına geçirme.

tenfiz

  • İnfaz etmek. Hükmünü yürütmek.
  • İçinden geçirmek ve öteye çıkarmak.

tenkil

  • Uzaklaştırmak. Tepeleyip sindirmek.
  • Başkalarına ders ve ibret olacak şekilde ceza vermek. Rezil ve rüsvay eylemek.
  • Zincire vurmak.

tenzih

  • Eksik ve çirkinliklerden arınmış tutma.

tenzih etmek

  • Eksik ve çirkinliklerden arınmış tutmak.

terhis

  • Askeri sivil, serbest hayata geçirmek. İzin ve ruhsat vermek. Serbest bırakmak.

tesa'su

  • Çok yaşlanmak.
  • Artık gün geçirmek.
  • Bir nesnenin ekserisinin geçmesi.

tescil / tescîl / تسجيل

  • Sicile geçirme, deftere kaydetme.
  • Sağlamlaştırma.
  • Sicile geçirme.
  • Kayıt defterine geçirme, sicile kaydetme. (Arapça)
  • Tescîl edilmek: Sicile kaydedilmek. (Arapça)
  • Tescîl etmek: Sicile kaydetmek. (Arapça)

tescilat / tescilât

  • (Tekili: Tescil) Kütüğe geçirmeler, sicile geçirmeler.

teşcir / teşcîr

  • Teşcîr etmek: Ağaçlandırmak.

teselsül / تسلسل

  • Zincirleme, ard arda gelme.
  • Zincirleme. Zincir gibi birbirine bitişik kısımlar olma. Silsile peyda etme.
  • Ulaştırma.
  • Man:
  • Zincirleme devam etme, ard arda gelme.
  • Burhân-ı tatbîk delîli ve benzerlerinde, Allahü teâlânın varlığının lâzım olduğunu isbat etmekte kullanılan delillerden biri. Hâdislerin (sonradan var olan şeylerin) birbirinin varlığına sebeb olarak geriye doğru sonsuza kadar zincirleme birbiri ardı sıra gitmesi.
  • Zincirleme. (Arapça)

teselsül eden

  • Zincirleme devam eden, peşpeşe gelen.

teselsül-ü ilel

  • İlletlerin zincirleme devam etmesi. Sebeblerin teselsülü.
  • Sebeplerin zinciri, arka arkaya gelmesi.

teselsülat / teselsülât

  • (Tekili: Teselsül) Zincirlemeler. Zincirleme gitmeler.

teselsülen

  • Zincirleme olarak.

teşetti

  • (Şitâ. dan) Kışlama. Kış mevsimi boyunca bir yerde oturma. Kışı geçirme.

teşevvüh

  • Çirkinlik.

teshir / teshîr / تسخير

  • Zaptetme, hâkim olma, zorla ele geçirme.
  • İtaat ettirme.
  • Hakir ve zelil etmek.
  • Büyüleme, sihir yapma, aldatma.
  • Zaptetme, hakim olma. Zorla ele geçirme. İtaat ettirme. Hakîr ve zelil etmek.
  • Ele geçirme. (Arapça)

teşniat / teşniât

  • Çirkin görme, çirkin sayma.
  • Ayıplamalar, çirkin bulmalar.
  • (Tekili: Teşni') Ayıplamalar, çirkin bulmalar.

teşrid

  • Ayırma, dağıtma. Dilim yapıp kesmek.
  • Nefyetme, kovalama.
  • Belâya atma. Ürkütüp kaçırma. Sevketme.
  • Birisinin ayıbını teşhir eylemek.

teşvih

  • Çirkin yapmak.

tetabu-u izafat

  • Bir çok kelimenin birbirine muzaf ve muzafün ileyh olması. Zincirleme isim takımı. (İhtizazat-ı esvat-ı beşeriye misalinde olduğu gibi.)

tevhiş

  • Ürkütme, kaçırma, korkutma.
  • Ürkütüp kaçırma.

teyettün

  • İncir yemek.

tilmiz

  • Çırak. Talebe. Kalfa.

tin / tîn

  • İncir.
  • İncir.
  • İncir.

tüccar / tüccâr / تجار

  • (Tekili: Tâcir) Tacirler, satıcılar. Ticaret yapanlar.
  • Tacirler. (Arapça)

ücur

  • (Tekili: Ecir) Ecirler, sevablar.

umumi vekil / umûmî vekil

  • Yerine geçirilen kimseye mutlak halde istediğini yap diyerek verilen vekâlet.

umur-u hasise

  • Çirkin ve kötü işler.

ünvan-ı mukaddes

  • Her türlü kusur ve çirkinlikten yüce ünvan.

uruk-u insaniyetkarane / uruk-u insaniyetkârâne

  • İnsanlık değerlerini harekete geçiren damarlar, insanlık damarı, insanî duygular.

vakt-i fecir

  • Fecir vakti.

varik

  • (Çoğulu: Vürük) Süs için palanın önüne geçirip astıkları saçaklı kıvrımlı esvap.
  • Nakışlı kumaştan yapılmış saçaklı palan ve eyer örtüsü.

vazı-ul yed / vâzı-ul yed

  • El koyan. Eline alan. Bir malı eline geçirmiş olan.

vecar

  • (Çoğulu: Vücür - Evcire) Sel suyunun oyduğu yer.
  • Arslan ve kurt gibi vahşi hayvanların yatağı. İn.

vekalet / vekâlet

  • Bir kimsenin, bir veya birçok işi yapmak için, başkasını kendi yerine koyması yâni başkasına iş havâlesi. Vekil edene sâhib veya müvekkil, vekâlet verilip yerine geçirilene vekîl denir.

velayet / velâyet

  • Veli olan kimsenin hali. Velilik, dervişlik.
  • Dostluk.
  • Sadakat.
  • Başkasına sözünü geçirmek. Bir şeye kudret cihetiyle bizzat mutasarrıf olmak.
  • Veli olan kimsenin hali, dervişlik, dostluk, sadakat, başkasına sözünü geçirmek.

vezk

  • Çirkin yürüyüşlü olmak.

vicar

  • (Çoğulu: Vücur - Evcire) Sel suyunun oyduğu yer.
  • Arslan ve kurt gibi vahşi hayvanların yatağı. İn.

vilayet / vilâyet

  • İl.
  • Velilik, ermişlik.
  • Veli olan kimsenin hali.
  • Başkasına sözünü geçirme.

yaran-ı safa / yârân-ı safâ

  • Zevk ve eğlence ile vakit geçiren dostlar. Safâ dostları.

zabt / ضبط

  • Tutma. (Arapça)
  • Ele geçirme. (Arapça)
  • Kavrama. (Arapça)
  • Zabt edilmek: Ele geçirilmek. (Arapça)
  • Zabt etmek: Ele geçirmek. (Arapça)

zacire

  • (Bak: ZACİR)

zaha

  • Çirkin kokulu, pis kokulu.

zapt

  • Bk. zabt.
  • Zapt edilmek: Ele geçirmek.
  • Zapt etmek: Ele geçirmek.

zaptedilen

  • Tutulan, ele geçirilen.

zat-ı mukaddes / zât-ı mukaddes

  • Her türlü noksanlık ve çirkinlikten yüce olan Zât, Allah.

zayh

  • İncir ağacı.

zebib

  • Kuru üzüm. Kuru incir.
  • Yılan veya akrep gibi hayvanların zehiri.

zefir

  • Çok şiddetli ses.
  • Hıçkırıkla nefes vermek. Göğüs geçirmek.
  • Ağlatmak.
  • İnlemek.
  • Ateş gürültüsü.
  • Eşek anırtısının evveli.
  • Belâ.

zekzeke

  • Çirkin ve yaramaz huylu olmak.

zemcere

  • (Çoğulu: Zemâcir) Şiddetle çağırmak.

zencir / zencîr / زنجير

  • Zincir. (Farsça)
  • Zincir. (Farsça)

zencir-bend

  • Zincire vurulmuş, zincirle bağlı mânasına gelir. Eskiden azılı katiller ve deliler, zincirle bağlandıkları için bu tâbir meydana gelmiştir. (Farsça)
  • Edb: Her mısranın son kelimesi, bir sonra gelen mısraın ilk kelimesini teşkil etmek şekliyle meydana getirilen manzumelere verilen addır. Divan (Farsça)

zencirbend / zencîrbend / زنجيربند

  • Zincire vurulmuş. (Farsça)
  • Zencîrbend edilmek: Zincire vurulmak. (Farsça)

zenciri / zencîrî / زنجيری

  • Zincirli. (Farsça)
  • Zincirlik deli. (Farsça)

zerk

  • Çirkin söz söylemek.
  • Kuşun terslemesi.

zevacir

  • (Tekili: Zâcire) Yasak edenler, men'edenler, önleyenler.

zevk

  • Lezzet alma, hoşa gitme, tatma.
  • Hoş, hoşa giden. Mânevi haz.
  • Boş vakit geçirmek. Eğlenmek.
  • Alay etmek. Güzeli çirkinden ayırma kabiliyeti.

zırban

  • (Çoğulu: Zerâbin) Kokarca denilen küçük, kediye benzer, çirkin kokulu bir hayvan.

 

Luggat Yazarları

Luggat.com Yazarlarını Belirliyor

Luggat.com'da "yazar" olarak görev almak ister misiniz?
Hazırlıkları devam eden Luggat Blog'da yazılarınız yayınlanabilir, milyonlara Luggat.com üzerinden sesinizi duyurabilirsiniz.

HEMEN BAŞVUR