LUGGAT
OSMANLICA TÜRKÇE SÖZLÜK

{ lügât . lügat . لغت }

Arapça ve Farsça yazımları, Osmanlıca okunuşları 
ve detaylı açıklamaları ile birlikte.

Arama yapmak istediğiniz kelimeyi girip
karşılığını bulmak istediğiniz "OSMANLICA ARA" ya da "TÜRKÇE ARA" butonlarına tıklayın.
Türkçe - Osmanlıca Sözlük'te çini ifadesini içeren 199 kelime bulundu...

af'af

  • Devedikeni ağacının yemişi.

afar

  • Arap diyarında çok olan bir yeşil ağaç.
  • Hurma ağacını islah etmek.
  • Katıksız ekmek yemek.

ahseb

  • Çok iyi hesab edilmiş, münâsib.
  • Çok fazla cimri, hasis.
  • Miskin.
  • Saçının rengi kırmızıya yakın.
  • Tüyünün rengi boz renk olan kızıl deve.

aks

  • Boynuzu eğri ve kayık olmak.
  • Bağlamak.
  • Dövmek.
  • Saçlarının ucunu başının etrafına kadınlar gibi lif etmek.
  • Saçını kıvırcık göstermek.
  • Bahillik etmek.

arrade

  • (Çoğulu: Arrâdât) Küçük bir çeşit mancınık ki, hareket eden tekerlek üzerine konurdu.
  • Dişi çekirge.

arşi ve süllemi / arşî ve süllemî

  • Devir ve teselsülü inkâr maksadıyla yukarıya doğru gittikçe daralan ve tek bir yaratıcının varlığına dayanan mantıkî delil.

arz-ı hacet / arz-ı hâcet / عَرْضِ حَاجَتْ

  • İhtiyacını, muhtaç olduğunu bildirmek.
  • İhtiyacını bildirme.
  • İhtiyâcını arzetme.

arz-ı iftikar etmemek

  • Fakirliğini bildirmemek, ihtiyacını göstermemek.

arz-ı ihtiyaç

  • İhtiyacını arzetme, dile getirme.

arz-ı ihtiyaç etme

  • Muhtaç olma, ihtiyacını bildirme.

arz-taleb

  • Üreticinin piyasaya belli fiyatla mal sürmesi ve tüketicinin de piyasadan mal çekmesi hâdisesi.

ayn-ı elem

  • Acının tâ kendisi.

barograf

  • yun. Hava basıncını ölçen bir alet. (Bu alet vasıtasıyla bir yerin yüksekliği de ölçülür.)

barometre

  • Hava basıncını gösterir âlet. (Fransızca)

batın / bâtın

  • Bütün varlıkların içini yaratan ve dahiline hükmeden Allah.

behv

  • (Behve) Misafir odası.
  • Yer altında hayvan ağılı. (Bu iki mananın cem'i Ebhâ-Bühüvv şeklindedir)
  • Geniş meydan, yer.
  • Göğüsün içi, boğazdan mideye kadar olan aralık.
  • Rahim ile mahrecinin arası.

belut / belût

  • Bot: Meşe ağacı.
  • Meşe ağacının meyvesi olan palamut.

belva-yı am / belvâ-yı âm

  • Umûmî sıkıntı, meşakkat, kaçınılması mümkün olmayan zorluk.

berail

  • Horozun, güvercinin ve diğer kuşların boynunda çarpık bitmiş olan yelek.

beştek

  • (Beştük) Zarf. Vazo. Kap. Kâse. Çiniden yapılmış saksı. (Farsça)

bey'-i bil vefa / bey'-i bil vefâ

  • Vefa ile satış. Alıcı ve satıcının, satıştan vazgeçmek hakkına sâhip olduğu alış-veriş.

burhan-ı tatbik / burhân-ı tatbîk

  • Kelâm ilminde Allahü teâlânın varlığını ve kadîm (ezelî), olduğunu (başlangıcının olmadığını) isbâtta kullanılan delîllerden biri.

bürs

  • Ardıç ağacının meyvesi.

cahar

  • Kuyunun içinin geniş olması.

cedi

  • Güneş medarının oniki burcundan birisi. Oğlak burcu. (Güneşin cenuba doğru inişinin en aşağı derecesini bildirir.)
  • Keçinin erkek yavrusu, erkek oğlak.

cemal-i ba-kemal-i rabbaniye / cemâl-i bâ-kemâl-i rabbaniye

  • Her bir varlığın her türlü ihtiyacını karşılayan Allah'ın mükemmel güzelliği.

çerh

  • Çark. Dolap. (Farsça)
  • Felek. Talih. (Farsça)
  • Dingil üzerine dönen. (Farsça)
  • Gök. (Farsça)
  • Def. (Farsça)
  • Zenberek. (Farsça)
  • Mancınık. (Farsça)
  • Elbise yakası. (Farsça)
  • Ok yayı. (Farsça)
  • Çakır gözlü doğan kuşu. (Farsça)

cesis

  • Hurma ağacının yeni çıkan budağı. (Fesîl-ün-nahl derler).

cilaz

  • Kamçının ucuna bağlanan kayış.

cilz

  • Süngü demiri.
  • Kamçının ucundan tuttukları yer.

çinimaçin

  • Çin ve Çinin güney kısmı.

ciz / cîz

  • Hurma ağacının kökü.

ciz'

  • Ağaç kütüğü. Ağaç kökü. Kuru direk. Hurma ağacının kökü. Hurma ağacı.
  • Çatı örtüsünde kullanılan ağaçlar.

ciz'-un nahl

  • Hurma ağacının kökü, kütüğü.

cizl

  • (Çoğulu: Cüzul-Eczâl) Büyük odun ağacının kökü, tomruk.

cümmar

  • Hurma yağı denilen beyaz bir maddedir ve hurma ağacının başından çıkar ve araplar onu yerler.

delail-i sani / delâil-i sâni

  • Yaratıcının varlığına ait deliller.

ebhel

  • Ardıç ağacının yemişi.
  • Ardıç ağacının bir nevi

ecel-i mübrem

  • Kaçınılmaz olan ecel.
  • Elinden kurtulunması mümkün olmayan, kaçınılmaz olan ecel.

eddai / eddâî

  • "Mâlum bir duâcı. Duâcınız. Hayrınızı isteyen" meâlinde imza yerine yazılan bir tâbir.
  • Belli bir duacı, duacınız.

edvek

  • Devenin, misvak ağacını yemesi.
  • Bir yerde sâkin olmak.
  • Yaranın veremi sakin olmak.

emr-i ademi / emr-i ademî

  • Olması mümkün olan birşeyin sebeblerinden bir veya birkaçını yapmamakla o şeyin olmamasına sebep olmak.

erek

  • Misvak ağacını çok yediğinden dolayı devenin karnı incinmek.

eşa

  • (Çoğulu: Âşâ) Hurma ağacının küçüğü.

esmat

  • (Çoğulu: Sümut) Saçının ve sakalının karası beyazıyla karışıp ikisi beraber olmak.

etnoloji

  • yun. Kavimleri, ayrı dil ve ırktan toplumların hayat ve özelliklerini inceleyen ilim. Önce hristiyan misyonerleri dinlerini yaymak için kavimlerin özelliklerini öğrenme ihtiyacını duymuşlar ve onların zayıf damarlarından faydalanmayı düşünmüşlerdir. 19.yy.dan itibaren ilmî gaye ile araştırmalar yapı

ezeliyet-i ruh

  • Ruhun öncesinin ve başlangıcının olmaması.

fağfuri / fağfûrî / فغفوری

  • Çini. (Farsça)

fahte / fâhte / فاخته

  • Güvercin, yaban güvercini. (Arapça)

fakr / فَقْرْ

  • İhtiyaç, yoksulluk.
  • Azlık, muhtaçlık.
  • Cenab-ı Hakk'a karşı fakrını, ihtiyacını hissetmek.
  • Tas: Kendisindeki bütün her şeyin Allah'a âit olduğunu bilmek.
  • Fakirlik, ihtiyacını karşılayamama.

fariza / farîza

  • Kaçınılmaz ödev, boyun borcu.

fena fiş-şeyh / fenâ fiş-şeyh

  • Tasavvuf ilminde talebenin velî olan hocasının arzû ve isteklerine tâbi olması, irâdesini isteğini onun eline bırakması. Ölü yıkayıcının elindeki meyyit (ölü) gibi olması. Ona hiç bir işinde muhâlefet etmemesi.

feşş

  • Eritmek.
  • Süt sağmak.
  • Çıkarmak.
  • Yabani olan keçiboynuzu ağacının yemişi.

gal

  • (Çoğulu: Gılâl) Ağaçlı çukur yer.
  • Muz ağacı.
  • Selem ağacının bittiği yer.
  • Bir ot cinsi.

gargara

  • Suyu, içilen ilâcı veya başka bir sıvıyı, boğazda oynatıp çalkalama.
  • Tavuk ve güvercinin ötmesi.
  • Can boğaza gelip tereddüt etmek.
  • Çömleğin kaynayıp fıkırdaması.
  • Çoban koyuna haykırıp çağırması.

gülabdan

  • İçine gülsuyu konularak mevlüt gibi toplantılarda serpmeye mahsus kap. Bu, çiniden, gümüşten veya altundan yapılırdı. Buhurdanlar ile birlikte bir takım teşkil ederdi.

hafif-i kebuter

  • Güvercinin uçarken çıkardığı ses.

hakimiyet-i milliye / hâkimiyet-i milliye

  • Millî egemenlik (İslâm dini, şeriatı ve inancının egemenliği).

halıkın hukuku / hâlıkın hukuku

  • Hukukullah, Yaratıcının hukuku.

hamer

  • Davarın arpa yemekten dolayı içinin ve ağzının kokması.

hararet-i hüzün

  • Hüznün şiddeti, çokluğu, acının büyüklüğü.

haşv

  • (Haşiv) (Çoğulu: Ahşâ) Tıb: Vücudun içindeki uzuvlardan her birisi.
  • Minder, yastık gibi şeylerin içini dolduran pamuk, kuru ot.
  • Kırılması ihtimali olan eşyanın arasına konan yumuşak, ot gibi şey.
  • Edb: İbarede lüzumsuz söz bulunması, aynı mânada iki kelimeyi yanyana sö

hazal

  • Selem ağacının kökünden çıkan bir nesne ki, suda ıslatıp yerler.

hikmet-i halık / hikmet-i hâlık

  • Yaratıcının hikmeti.

hipotenüs

  • Mat: Bir dik üçgende dik açının karşısında bulunan kenar. (Diğer kenarların her birerlerinden büyük, toplamlarından küçüktür.) (Fransızca)

hurma

  • Nahle ağacının meyvesi.

hürriyet-i vicdan

  • Vicdan hürriyeti; kişinin, başkasına zarar vermemek şartıyla, inancını özgürce yaşayabilmesi.

icazet alma / icâzet alma

  • Eski medrese usûlüne göre bir öğrencinin hocasından öğrendiği ilimler hakkında yeterlilik belgesi alması.

ictiba / ictibâ

  • Seçmek, seçilmek. Evliyâlıkta, vâsıtanın, aracının şart olmadığı cezbe (çekilme) ile ilerleme.

iddianame / iddiânâme / اِدِّعَانَامَه

  • Müddei umuminin (savcının), iddialarını topladığı ve soruşturma sonunda mahkemede okuduğu yazı. (Ceza işlerinde hazırlık tahkikatının neticesi, davasının açılması için kâfi olduğu anlaşılırsa savcı bu dâvayı, ya ilk tahkikatın açılması hakkında sorgu hakimine bir talepname veya doğrudan doğruya mahk
  • İddia yazısı; savcının, yapılan soruşturmalar neticesinde tutuklu hakkındaki suçlamalarını bildirmek üzere mahkemeye sunduğu yazı.
  • Savcının cezâ talep ettiği yazı.

iddira'

  • Anlama, derketme, kavrama, fehmetme.
  • Hile ile aldatma.
  • (Kadın) saçını tarayıp salıverme.

ifade-i naşir / ifade-i nâşir

  • Yayımcının yazar ve eseri hakkındaki sözü.

insikab-ı lü'lü'

  • İncinin delinmesi.

irade-i halık / irade-i hâlık

  • Yaratıcının iradesi.

irzak

  • Rızıklandırmak, maddi veya mânevi ihtiyacını vermek.

iş / îş

  • Yaşayış. Yaşamak. Zevk u safa sürmek.
  • Hayata medar olan ve geçinilen şeyler.
  • Ekmek. Gıda.

isar / îsâr

  • Keçinin memesine takılan torba, kese.
  • Başkasının ihtiyâcını kendi ihtiyâcından önce düşünmek. Muhtac olduğu hâlde, elindeki malı muhtâc din kardeşine verip, yokluğa katlanmak.

ism-i evvel

  • Allah'ın her şeyin aslını ve başlangıcını ezelî ilmiyle tespit eden ve Kendisinden önce hiçbir şeyin olmadığını ifade eden ismi.

ispir

  • Arabacı. Arabacının yanında bulunan at uşağı.
  • Zabıta memuru.
  • Beyaz doğan kuşu.

istihdam

  • Bir hizmette kullanmak, hizmete almak, hizmet ettirmek.
  • Edb: Bir çok mânâsı olan bir kelimenin her mânâsına muvâfık kelime söylemek. Meselâ: "Avcınızın attığı da, sözleri de saçma idi" cümlesinde olduğu gibi.

istimzac

  • Uyuşmak. Beraber karışmak.
  • Birisinin mizacını, huyunu öğrenmeğe çalışmak.
  • Yoklamak. Fikrini, re'yini sormak.

izhar-ı hacet / izhar-ı hâcet

  • İhtiyacını söyleme.

izn-i rabbani / izn-i rabbânî

  • Her bir varlığı yaratan ve her türlü ihtiyacını karşılayan Allah'ın izni.

kabadayı

  • Mc: Cesur, kahraman, cengâver. Eskiden kabadayılar ağırbaşlı, fenalıktan kaçınır, iyiliği sever insanlar oldukları için muhitlerinde hürmet görürlerdi.
  • Kimseden korkmaz görünerek şuna buna meydan okuyan kimse, yiğit taslağı.

kal'a

  • Kale. Eskiden yapılan büyük merkezlerin ve şehirlerin bulunduğu etrafı duvarlarla çevrili ve düşmanın hücumundan muhafaza edilen yüksek yerlerde inşa edilmiş yapı.
  • Çobanın çantası.
  • Hurma ağacının dibinden kesilen taze fidan.

kanaat / kanâat

  • Yeme, içme ve barınacak yer husûsunda bileğin emeği, alın teri ile kazanılana râzı olmak, başkasının kazancına göz dikmemek. Kanâat, çalışmayıp, sâdece eline geçeni kullanmak, tembel oturup, başka bir şey aramamak değildir. Aksine hırslı hareketlerden kaçınıp, gönül huzûru ile yaşamaktır.

karv

  • Ağaç kadeh.
  • Köpek yalağı.
  • Hurma ağacının kökü.
  • Uzun havuz.
  • Hayanın derisi inip büyümek.
  • Kast.
  • Etraflıca araştırmak, tetebbu.
  • Bir kimsenin mesleğine girmek, onun yoluna süluk etmek.

karz

  • Selem ağacının yaprağı.

kaşi / kaşî / kâşî / كاشى

  • İran'ın Kâş şehrinde yapılan bir çeşit çini. (Farsça)
  • Çini, fayans. (Farsça)

kaşiger / kâşiger

  • Çinici, çini yapan san'atkâr. (Farsça)

kaza-i hacet / kaza-i hâcet

  • İhtiyacını gidermek.
  • Büyük abdest bozmak.

kaza-i şehvet

  • Şehvet ihtiyacını gidermek. Cinsî münasebet (ki, insanlar arasında nikâh olmadıkça haramdır.)

kaza-yı şehvet / kazâ-yı şehvet

  • Şehvet ihtiyacını giderme.

kebas

  • Misvak ağacının yemişi.
  • Bir şeyin kokup bozulması.

kebuter-i name-ber

  • Posta güvercini. Mektup götüren güvercin.

kemal-i zühd / kemâl-i zühd

  • Allah korkusuyla tam olarak günahlardan kaçınıp kendini ibadete verme.

kereb

  • Kova bağladıkları ip.
  • Suyu yatıp ağızla içmek.
  • Hurma ağacının kökü.

kermarik

  • Ilgın ağacının koruğu.

kernaf

  • (Çoğulu: Kerânif) Hurma ağacının budaklarının aslı. (Kesildikten sonra ağacında bâki kalır.)

kernafe

  • (Çoğulu: Kürnüf) Dibinden kesilmiş olan hurma ağacının budakları.

kerv

  • Top oynamak.
  • Kapı içini taş ile örmek.

keşef

  • Alın saçının ve kâkülün dâire şeklinde yukarı doğru devrik olması.

kesret-i ihtiyac

  • Büyük ihtiyaç, ihtiyacının çokluğu.

kezmazic

  • İlgın ağacının koruğu.

levm-i laim / levm-i lâim

  • Çekiştiricinin, kınayanın kınaması.

lühve

  • (Çoğulu: Lühâ-Lühât) Değirmencinin, eliyle değirmenin ağzına döktüğü tane. (Daha çok hediye, atâ ve hibe mânasına kullanılmıştır.)

lükk

  • Nar ağacına benzer bir hindi ağacının zamkı.
  • Kılıç ve bıçak saplarını berkitmekte kullanılan meşhur bir nesne.

maarif

  • Tahsil ile elde edilen ilim, malûmat, bilgi.
  • Meharet. Üstadlık. Hüner.
  • Marifetler. Mâruflar. Kültürler.
  • Çehrenin manzarada zâhir olan yerleri.
  • Bir memleketin okullarını ve tahsil ihtiyacını idâre ve te'mine çalışan bakanlık.

maaş

  • Geçinilecek şey. Yaşayış. Aylık para.
  • Geçinilecek şey, yaşayış, aylık para.

makrut

  • Selem ağacının yaprağıyla dibâgat olan gön ve sahtiyan.

mecanik

  • (Tekili: Mencenik) Mancınıklar.

medr

  • Havuzun içini sıvamak.
  • Düzmek.

mencenik

  • (Bak: Mancınık)

mencınık

  • (Çoğulu: Mencınıkât) Mancınık.

merd

  • Misvak ağacının yemişi.
  • Emmek.
  • Silmek. Mesh etmek.

mevlid

  • Dünyâya gelme; doğum yeri ve zamânı. Peygamber efendimizin dünyâya gelişini, mi'râcını ve mübârek hayâtını anlatan eser.

mezd

  • Misvak ağacının yemişi.

mıkvem

  • (Çoğulu: Mekâvim) Saban ağacının tutulacak yeri.

millet-i ibrahim

  • İbrahim milleti, tevhid inancını benimseyenler.

millet-i ibrahimiye

  • İbrahim milleti, tevhid inancını benimseyenler.

mirade

  • Mancınık taşı.

muaşir

  • Muâşeret eden ve birbiriyle iyi geçinir olan.

mübrem / مبرم

  • Kaçınılmaz olan. Vazgeçilmez olan. Acele yapılması lüzumlu bulunan. Elzem.
  • Kaçınılmaz, vazgeçilmez.
  • Kaçınılmaz, vazgeçilmez.
  • Kaçınılmaz, zorunlu. (Arapça)

mübremleşmek

  • Kaçınılmaz bir hal almak.

müctenibane / müctenibâne

  • Kaçınırcasına, sakınırcasına.

müdafaa

  • Bir hücuma ve zarar veren bir harekete karşı durmak. Def'etmek. Savmak.
  • Düşman hücumunu men'etmek.
  • Mahkemede: İddiacının dâvasını def' edecek bir surette bir iddia dermeyân etmek, beyânatta bulunmak.

müddea bih / müddeâ bih

  • Dâvâcının dâvâ ettiği, dâvâya sebeb olan şey.

muğni / muğnî

  • Allahü teâlânın Esmâ-i hüsnâsından (güzel isimlerinden). Hikmeti îcâbı, her şeyin ihtiyâcını giderici, tamamlayıcı ve lütfuyla doyurucu.

mülmi'

  • Abanoz ağacının âlâsı.
  • Birbirine karışmış nesne.

müseylime

  • Peygamberlik dâvâ eden yalancının adı.

müstağni / müstağnî

  • Başkasına muhtâç olmayan.
  • Sâhib olduğu şeyle kanâat edip, insanlardan bir şey beklemiyen. İhtiyâcını başkalarına söylemiyen.

mutazarrıane / mutazarrıâne

  • Kendi kusurlarını bilerek, ihtiyacını anlayarak, tevazu ile niyaz ederek, yalvararak. (Farsça)

mütehaşiyane / mütehaşiyâne

  • Çekingenlikle, sakınganlıkla, kaçınırcasına. (Farsça)

mütemaşşit

  • Saçını sakalını tarayan.

müterezzik

  • Rızıklanan, gıdalanmakla ihtiyacını gideren.

naciş

  • Avı ürküterek avcının tarafına kovalayan adam.

nahr

  • Kurbanlık deveyi göğsü üstünden (evdâcını yâni iki büyük damarını) kesmek.

nar-ı teessüf / nâr-ı teessüf

  • Bir ateş gibi insanın içini yakan üzüntü ve kırgınlık.

nebik

  • (Çoğulu: Nebâyık) Sedir ağacının yemişi.

netl

  • Önüne çekmek.
  • Deve kuşu yumurtasının içini su ile doldurup bir yere gömmek.

nezahet-i istiğna / nezâhet-i istiğna

  • Cenâb-ı Haktan başkasına ihtiyacını arz etmemekten gelen paklık.

nibz

  • Hurma ağacının dış kabuğu.

nisab

  • Zekât ölçüsü, ölçü miktarı.
  • Üzerine zekât verilmesi farz olan mal miktarı.
  • Asıl, esas. Sermaye mal. Derece, had.
  • Fık: Altının nisabı: 20 miskal; gümüşünki 200 dirhem (yani 600 gram); koyun ile keçinin 40 adet; sığır, manda 30; ve devenin nisabı da 5'dir.
  • Bir m

ra'le

  • (Çoğulu: Riâl-Erâl-Erâil) At sürüsü.
  • Hurma ağacının uzunu.

rabb-i hakim / rabb-i hakîm

  • Herşeyi hikmetle belirli gayelere yönelik olarak, mânâlı, faydalı ve tam yerli yerinde yaratan ve herbir varlığın her türlü ihtiyacını karşılayıp idare eden Allah.

rabb-i muhtar-ı hakim / rabb-i muhtar-ı hakîm

  • Herbir varlığın her türlü ihtiyacını karşılayan, dilediğini dilediği gibi yapan, herşeyi belirli maksat ve faydalara uygun ve tam yerli yerinde yaratan Allah.

radif

  • Binicinin ardına binen kişi.

rahmaniyyet

  • Cenab-ı Hakk'ın Rahman oluşu. (Yâni: Gözümüzle görüyoruz, birisi var ki, bize zemin yüzünü rahmetin binlerle hediyeleri ile doldurmuş, bir ziyafetgâh yapmış ve Rahmâniyetin yüz binlerle ayrı ayrı lezzetli taamları içinde dizilmiş bir sofra etmiş ve zemin içini rahimiyyet ve hakîmiyetin binlerle kıym

raiyyet-perver

  • Halka iyi bakan, iyi idare eden. İnsanların ihtiyacını te'min eden, onların iyiliğini seven ve onlar için iyilik isteyen. (Farsça)

razık

  • Rızık veren; yiyecek, içecek, giyecek gibi canlı mahlukata lüzümu bulunan her çeşit ihtiyacını te'min edip veren. (Allah)

rencidegi / rencidegî

  • İncinip hatırı kırılmış olma. (Farsça)
  • Dertlilik, kederlilik. (Farsça)

renciş

  • Sızlanış, inciniş, eziyet ve sıkıntı veriş. Keder. (Farsça)

reted

  • Defne ağacının yaprağı.

riba / ribâ / ربا

  • Tefecinin aldığı aşırı faiz. (Arapça)

risale

  • Mektup.
  • Bir ilme dair yazılmış küçük kitap.
  • Haber göndermek.
  • Elçinin götürdüğü mektup, name.
  • Fık: Bir kimsenin sözünü veya emrini başka birisine tebliğ etmek.

sadr

  • Her şeyin öncesi ve başlangıcının en iyisi. Kalp, göğüs, ön.Başkan... Baş. Oturulacak yerlerin en iyisi.
  • Her şeyin evveli ve başlangıcının en iyisi.
  • Kalb, göğüs, ön.
  • Meclisin önü ve en muteber yeri. Reisin oturduğu yer.
  • Rücu.
  • Bir aruz kalıbı.
  • Baş, reis, başkan.
  • Oturulacak yerlerin en iyisi.

sady

  • Taarruz eden kimse.
  • Bedeni, endamı hoş olan.
  • Dimağ. Başın içini dolduran haşev.
  • Ölü insan cesedi.
  • Baykuş.

safka

  • Bir satış anında müşteri ile satıcının tokalaşarak, "hayrını gör" demeleri.
  • Yapılan satış.

şatbe

  • (Çoğulu: Şütab-Şütub) Hurma ağacının budağı.
  • Yaş ekin yaprağı.
  • Yarmak.
  • Kesmek.
  • Uzun boylu kadın.

şecere-i tuba-i hilkat / şecere-i tûbâ-i hilkat

  • Tûbâ ağacını andıran yaratılış ağacı.

şehdanec

  • İncinin irisi ve iyisi.
  • Kendir otunun tohumu.

şehik

  • Hıçkırıkla içini çekme.
  • Nefesi dışarı çıkarma. Soluk alma.
  • Nefesi dışarı çıkararak eşeğin anırması.

şekakıl

  • Bir Hind ağacının dalları.

şekur

  • Çok şükreden. Allahın (C.C.) lütuflarına karşı pek fazla memnuniyetini, sevincini gösteren. Az şükredene dahi çok nimet veren Allah (C.C.).

selva

  • Bal, asel.
  • Bıldırcının büyüğü.

semere-i şecere-i hilkat / ثَمَرَۀِ شَجَرَۀِ خِلْقَتْ

  • Yaratılış ağacının meyvesi.
  • Yaradılış ağacının meyvesi.

sevm-i şira'

  • Bâyi'in (satıcının) ve müşterinin, mebî'e (mala) fiyat koymaları, bir fiyatta anlaşmaları.

sikaf

  • Rende.
  • Süngü ağacını düzeltecek ağaç.

tahdis-i nimet / tahdîs-i nimet

  • Cenab-ı Hakk'a karşı şükrünü edâ etmek ve teşekkür etmek maksadiyle nâil olduğu nimeti anlatmak, onunla sevincini ve şükrünü bildirmek.
  • Şükür maksadıyla Cenab-ı Hakkın verdiği nimetleri anlatma, sevincini ve şükrünü bildirme.

tahzif

  • Saçını düzüp bezemek, süslemek.

takıyye / تقيه

  • İdâre, korunmak, sakınmak; iki yüzlülük; sevmediği kimse ile dost geçinmek. Bir kimsenin hakîkatte sâhib olduğu görüş ve inancını saklaması.
  • Gizleme. (Arapça)
  • Sakınma. (Arapça)
  • Takıyye yapmak: (Arapça)
  • Mezhebini gizlemek. (Arapça)
  • Amacını gizlemek. (Arapça)

tamm

  • Saçını kesmek.
  • Galebe etmek. Galib gelmek.
  • Yükselmek, yüce olmak.
  • Defnetmek, gömmek.

tasmid

  • Hükmetmek. İçini doldurmak.

teb'a

  • Uyruk, bir idarecinin yönettiği halk.

tebattun

  • Bir şeyin içini dışını iyice anlamak için çalışma.

tebrik

  • Bir kimseyi eriştiği bir iyilikten dolayı "Bârekellâh" diye sevincini bildirmek. Mübarekliğini, Cenab-ı Hakk'ın onu muvaffak kıldığını söyleyerek ta'ziz etmek.

tecmir

  • Buhur etmek.
  • Taş atmak.
  • Hapsetmek.
  • Aşağı sarkıtmamak.
  • Kadının saçını toplayıp bağlaması.

telvi'

  • (Çoğulu: Telviât) İçini yakıp dertlendirme.

temeşşut

  • (Muşt. dan) Saçını, sakalını tarama.

tencid

  • Evin içini nakışlı bezlerle süslemek.
  • Kahraman yapmak.

tercil

  • Arıtmak.
  • Saçını tarayıp düzeltmek.

tesmih

  • Yab yab gitmek.
  • Süngü ağacını yontup düzeltmek.

tevhid-i halık / tevhid-i hâlık

  • Sadece bir Yaratıcının olduğuna, başka yaratıcıların olmadığına inanma.

tevhid-i sermedi / tevhid-i sermedî

  • Sürekli var olan yaratıcının birliği.

tezlik

  • (Çoğulu: Tezlikât) Sürçtürme, kaydırma.
  • Başın saçını yolmak.

tezyif

  • Çürütmek. Küçük düşürmek. Eğlenmek, alaya almak.
  • Bir şeyin dışını tezyin ve tanzim edip, içini fena yapmak. Kötü ayar etmek.
  • Tahkir etmek.

tufye

  • Mukul ağacının yaprağı. Yılanın arkasındaki hatta teşbih edilir.

tumum

  • Su baskını.
  • Saçını kırkıp tıraş etmek.

umale

  • Bir işçinin, işi karşılığında aldığı ücret.

umumü'l-belva / umûmü'l-belvâ

  • Umuma yayılmış, genelleşmiş belâ; kaçınılması mümkün olmayan umumî problem.

vahdet-i saki midadı / vahdet-i sâki midadı

  • Su dağıtıcının birlik mürekkebi.

verşan

  • (Çoğulu: Virşân-Verâşin) Yaban güvercini.
  • Kumru kuşunun erkeği.

vesvas

  • Müvesvis. Vesveseye sürükleyen şeytan. Nefsin zihinde ilka eylediği dağdağa ve fitne. Avcının ve köpeklerin gizli sesi.

vücub-u vücud / vücûb-u vücud

  • Varlığının zorunlu oluşu ve var olmak için bir sebebe ihtiyacının olmayışı.

zakkum-u cehennem

  • Cehennemdeki zakkum ağacının meyvesi.

zari'

  • Hurma ağacının dikeni.

zeleme

  • Keçinin boğazı altında sarkık olan kıllar. (Müz: Ezlem. Müe: Zelmâ)

zenme

  • Keçinin kulağı ucunda küpe gibi sarkan kıllar.
  • Devenin kulağından kesip ilişik koydukları parça.

zeria

  • (Çoğulu: Zerâi) Vesile.
  • Yol.
  • Geçit.
  • Avcının, arkasında gizlendiği deve.

 

Bağış Yapmak İçin Tıklayın