LUGGAT
OSMANLICA TÜRKÇE SÖZLÜK

{ lügât . lügat . لغت }

Arapça ve Farsça yazımları, Osmanlıca okunuşları 
ve detaylı açıklamaları ile birlikte.

Arama yapmak istediğiniz kelimeyi girip
karşılığını bulmak istediğiniz "OSMANLICA ARA" ya da "TÜRKÇE ARA" butonlarına tıklayın.
Türkçe - Osmanlıca Sözlük'te çay ifadesini içeren 199 kelime bulundu...

ma-icari / mâ-icârî

  • Akar su. Devamlı akmakta olan ve üzerinde herhangi bir pisliğin durması mümkün olmayan çay, dere, ırmak, nehir veya yer altından çıkarılan artezyen suları. Bir saman çöpünü götüren su, akar su sayılır.

a'ceb

  • Çok acâyib. Pek tuhaf olan.

a'cemi / a'cemî

  • Aceme mensub.
  • Arapçayı iyi konuşmayan. Dilsiz.
  • Beceriksiz.

abab / âbab

  • Otu bol olan yerler, çayırlar, otlaklar, mer'alar.

abil

  • Koyun, at ve deve gibi hayvanlara iyi bakan.
  • Çayırda otlayarak suya muhtaç olmayan hayvan.

acaib

  • Şaşırtıcı, acayip.

acaib vezaif / acaib vezâif

  • Acayip vazifeler, hayret ve hayranlık uyandıran görevler.

acib / acîb / عجيب

  • Tuhaf, acayip, ilginç. (Arapça)

aciyy

  • (Çoğulu: Acâyâ) Anası öldüğünden, başka kimsenin sütüyle beslenen çocuk.
  • Anası sütünü vermeyip yemeği öğrettiği çocuk.

acube

  • Çok acayip, garip, şaşırtıcı.

acube-i hilkat / acûbe-i hilkat

  • Acayip, hayrette bırakan bir yaratılışta.

acze

  • (Çoğulu: Acâyiz) Her nesnenin sonu.
  • Kadın dübürü.

an'aneli sened

  • Hadîs aktarımında Peygamber Efendimize (a.s.m.) varıncaya kadar "filandan, o da filandan" şeklinde oluşan isim listesi.

arabiyyat

  • (Tekili: Arabiyyet) Arapçaya dâir ilimler, kitab veya fikirler. Arap edebiyatı.

arazi-i emiriyye / arâzi-i emiriyye

  • Huk: Beytülmâle mahsus olup devlet tarafından şahıslara dağıtılan yerler. (Tarla, çayır, koru ve emsali gibi.)

asr-ı evvel

  • İlk asır.
  • Ist: Fey-i zevâle ilâveten, herşeyin gölgesi kendisinin bir misli daha uzadığı zamandan başlayıp, iki misli uzayıncaya kadar süren ikindi vaktidir. (Fey-i zevâl; güneş tam ortada iken, gölgenin uzunluğudur.)

atba'

  • (Tekili: Tıb') Akarsular, çaylar, dereler, kanallar, sel yatakları.

azib

  • Uzak merâ, otlak ve çayır.

ba / bâ

  • Arabçaya göre harfinin okunuşu. Ebced hesabında iki sayısını ifade eder. Mektup ve eski evraklarda Receb ayına işarettir.

balistik

  • yun. Merminin ateşlendikten sonra hedefe varıncaya kadar uğradığı te'sirleri tedkik edip inceleyen ilim dalı.

berzah-ı sugra / berzâh-ı sugrâ

  • Kabre konduktan kıyâmet kopup kabirden kalkıncaya kadar olan zaman.

bevar

  • Mahvolma, çürüme, yok olma.
  • Kadının kocaya varmayıp evde kalması.

bevs

  • Acele, ileri geçme, ileri gitme.
  • Bıktırıncaya kadar israr etme.
  • Bir kimseden kaçıp gizlenme.
  • Bir şeyin rengi.

bid'atüzzaman

  • Zamanın bid'ası; zamanın yenilikçi acayip kişisi.

bühre

  • Geniş yer, büyük mekân.
  • Kesik kesik soluyuş.
  • Dere içindeki sazlık ve çayırlık.

ca'fer

  • Küçük akarsu, çay.

can-nisar

  • Canını harcayan, canını fedâ eden. (Farsça)

çemen / چمن

  • Yeşil ve kısa otlarla kaplı yer, çimen. Ağaç ve çiçekleri olan yeşillik, çayır.
  • Pastırmaya konulan bir çeşit ot.
  • Çimenlik, çayırlık. (Farsça)
  • Yeşillik. (Farsça)

çemenzar

  • Yeşillik, çayır. (Farsça)

çera-zar

  • Otlak, çayır. (Farsça)

cevi

  • Akarsu, nehir, dere, çay. (Farsça)

cimri

  • Hasis, varyemez, pinti. Elindeki mal veya parayı harcayamıyan ve türlü sıkıntılara katlanarak daha çok biriktirmeye çalışan kimse. Cimrilik, müsriflik (savurganlık) gibi İslâmda kötü huy olarak bilinir. Cömertlik ve tutumluluk ise övünülen ahlâkî vasıflardandır. Cömertlikte de ölçülü olmak tavsiye e (Farsça)

ciya'

  • (Tekili: Câyi') Karınları acıkmış olanlar, açlar.

cu / cû / جو

  • Akarsu, ırmak, nehir, çay. (Farsça)
  • Çay, ırmak. (Farsça)

cüda'

  • Ölüm. Mevt.
  • Hayvana muzır olan otlak, çayır.

cul

  • Çaylak. (Farsça)

cuy / cûy / جوی

  • Nehir, akarsu, ırmak, dere, çay. (Farsça)
  • Çay, ırmak. (Farsça)

cuybar

  • Akarsu, nehir, dere, çay, ırmak. (Farsça)
  • Irmak kenarı. (Farsça)

cüz'i

  • Azdan olan. Parçaya âit olan. Biraz. Pek az. Kıymetsiz. Mühim olmayan. Esasa ait olmayan. Cüz'e âit olan. Külli olmayan.

dev-i acib-i cehennem / dev-i acîb-i cehennem

  • Acayip ve dehşet veren cehennem devi.

ebb

  • (Çoğulu: Abâb) Kuru ot. Taze ot.
  • Mer'a, otlak, çayır.
  • Kavga etmek veya bir yerden gitmek için hazırlanmak.
  • Kuru ot, taze ot. Mera, otlak, çayır.

ehülacaib / ehülacâib

  • Acayip şeylerin kardeşi.

el-aceb

  • Acayip, Şaşılacak şey. Tuhaf şey.

elsine-i terkibiye

  • Birbirine eklenen kelimelerle konuşulan diller. Terkibli ifâdesi çok olan, Arabçaya uymayan lisanların hususiyeti. (Arabî Lisanına "Tasrifî" denilir. Çünkü aynı kökten kelimeler rahatlıkla yapılmaktadır. Arabçaya bu hususta yetişen başka bir lisan yoktur.)

enbüre

  • Dere, çay. (Farsça)
  • Tüyü dökülmüş olan hayvan. (Farsça)
  • Dolap beygiri. (Farsça)
  • İşkembe. (Farsça)

enhar

  • (Tekili: Nehr) Nehirler, çaylar, ırmaklar.

enhür

  • (Tekili: Nehr) Nehirler, ırmaklar, çaylar, akarsular.

erga

  • (Ergav) : Irmak, dere, çay, nehir, akarsu. (Farsça)
  • Su akıtmak için açılan yol, ark. (Farsça)

eyne'l-meferr

  • 'Nereye kaçayım?' mânâsına gelen korku ifadesi.

fecia / fecîa

  • (Çoğulu: Fecâyi') Belâ, felâket, âfet, musibet, fâcia.

fettah-ı allam / fettâh-ı allâm

  • Herşeyi en ince ayrıntılarına varıncaya kadar bilen ve her şeye ayrı ayrı sûretler veren; Allah.

feyz

  • (Çoğulu: Füyuz) Bolluk, bereket.
  • İlim, irfan. Mübareklik.
  • Şan, şöhret.
  • İhsan, fazıl, kerem. Yüksek rütbe almak.
  • Suyun çoğalıp çay gibi taşması. Çok akar su.
  • Bir haberi fâş etmek.
  • İçindeki düşüncesini izhar etmek.

gays

  • İmdad. Yardım.
  • Yağmur.
  • Yağmurla meydana çıkan çayır.

gevar

  • Ark. Bahçeleri sulamak için çayırdan ufak bir arkla alının kol. (Türkçe)

giya-zar

  • Çayır, çimenlik, otluk. (Farsça)

goncaruhsar / goncaruhsâr / غنجه رخسار

  • Yanağı goncaya benzeyen. (Farsça)

gönder

  • Tar: Seferde ordunun ve ileri gelen vezir ve diğer devlet ricalinin atlarına bakmak ve sair zamanlarda ise has ahır ve çayır hizmetlerinde kullanılmak üzere gayr-ı müslimlerden ve hasseten Bulgarlardan tertip edilmiş bir sınıf olan voynukların her mıntıkada iki, üçü ve dördü hakkında kullanı

güruh-u mücahid / güruh-u mücâhid

  • Din için cihad edip çalışan, çaba harcayan kimseler topluluğu.

had

  • Çaylak kuşu. (Farsça)

hadile / hadîle

  • Çayır, çimen.

hadis-i ahad / hadîs-i âhâd

  • Hep bir kimse tarafından rivâyet edilen, bildirilen, müsned-i muttasıl (Resûlullah efendimize varıncaya kadar, rivâyet edenlerden yâni nakledenlerden hiçbiri noksan olmayan) hadîs-i şerîfler.

hadis-i mütevatir / hadîs-i mütevâtir

  • Bir çok Sahâbînin Peygamber efendimizden ve başka bir çok kimsenin de bunlardan işittiği ve kitâba yazılıncaya kadar, böyle pek çok kimsenin haber verdiği hadîs-i şerîfler.

hals

  • Bir şeyi soymak. Çalmak. Kapmak.
  • Dibinden taze yetişen çayırla karışık olan kuru çimen.

har

  • (Her) Merkep, himar, eşek. (Farsça)
  • Çay ve havuz diplerinde olan balçık. (Farsça)
  • Mc: İdraksiz kimse. (Farsça)
  • Kargaşa. (Farsça)

hat

  • Çaylak kuşu. (Farsça)

hatt-ı ictima-i miyah / hatt-ı ictima-i miyâh

  • Suların toplandığı hat. Dere, çay, nehir.

hatt-ı istiva / hatt-ı istivâ

  • Dünyanın kuzey ve güney kutuplarına aynı uzaklıkta olduğu ve dünyayı iki müsavi parçaya böldüğü farzedilen dâire çizgisi. (Farsça)
  • Ekvator. (Farsça)
  • Mevlevi semahânesinde, şeyhin oturduğu post ile meydan kapısı ortasında farzolunan çizgi. (Farsça)

havbet

  • (Havb) Açlık, hâcet, meskenet.
  • Çayırı, otlağı olmayan kır yer.

haymana

  • Başıboş hayvanları haylayıp salıverdikleri çayırlık yer.
  • Ankara'nın bir kazası.

hercai / hercaî

  • (Hercâyî) Her yerde bulunur, kendine mahsus belirli bir yeri bulunmayan. Serseri, derbeder.
  • Kararsız, sebatsız, vefasız, dönek, mütelevvin.

hicr

  • Men etmek; akıl ve bâliğ olmamış çocuk, deli, bunak, sefih yâni malını kötü yere harcayan ve borçlu gibi kimseleri, tasarruf-i kavlîsinden yâni alış-veriş, kirâlama, havâle, kefillik, emânet ve rehin alıp-verme, hibe gibi işlerin tasarruflarından men' etme.
  • Dostluğu bırakmak, dargın

hıdane / hıdâne

  • Çocuğu kucağa almak, besleyip büyütmek üzere yanında bulundurmak. İslâm nikâhının bozulmasından sonra (ayrılıkta), çocuğu, selâhiyetli (yetkili) olan kimsenin yâni başkası ile evli olmayan annenin belirli bir yaşa gelinceye (oğlan çocuğu yedi, kız ye tişkin oluncaya) kadar yanında alıkoyması ve terb

hidaye

  • Çaylak kuşu.

hıma

  • Kimsenin giremediği mahfuz otlak.
  • Sultan için korunup hıfz edilen çayır.

hoca-vari / hoca-vâri

  • Hocaya benzer surette.

hovarda

  • Sefih, çapkın. Malını mülkünü zevk u safa yolunda harcayan, sefâhette sarfeden.

hüseyin-i cisri / hüseyin-i cisrî

  • (Hi: 1261- 1327) Suriye ulemasındandır. Baba ve annesi Ehl-i Beyt'tendir. Câmi-ül Ezher'de tahsil görmüş ve zamanının dinî, edebî ve felsefî ilimleriyle iştigal etmiştir. En meşhur eseri "Risale-i Hamidiye"sidir. Türkçeye ve Orducaya tercüme edilmiştir. 1307 senesinde Tercüman-ı Hakikat gazetesi, ki

ibram

  • Israrla rica etmek. Usandırıncaya kadar üzerine düşmek.
  • Usandırmak, yıldırmak.
  • İpi sağlam bükmek.
  • Muhkem kılmak.

ibret

  • Uyanıklığa sebeb olan ders.
  • Çok çirkin ve düşündürücü.
  • Tuhaf, acâyip.

ibrik

  • (Çoğulu: Ebârik) Topraktan, tenekeden, hattâ bakırdan, gümüşten, altundan yapılan emzikli su kabı.
  • Abdest almağa, çay, kahve v.s. yapmağa yarayan ayrı ayrı ve türlü türlü kaplar.
  • İyi ve parlak kılıç.

ictisas

  • Hayvanın, ağzı ile çayırı araştırarak otlaması.

ictizaz

  • Yün kırkma.
  • Çayır ve ot biçme.

iddet

  • Bekleme müddeti.
  • Sayılmış. Madud.
  • Cemaat.
  • Hıfz.
  • Fık: Kocasından ayrılan kadının, başkası ile evlenebilmesi için, üç defa hayız görüp temiz oluncaya kadar geçen zaman. (Kocasından boşanırsa 100 gün, kocası ölürse 130 gün.)

ihcam

  • Bir şeyden korkarak vaz geçme, dönme. cayma. Men olunma.

ıhlamur

  • Kerestesi marangozlukta kullanılan ve çiçeği haşlanıp çay gibi içilen ağaç.
  • Ihlamur ağacından yapılmış.

imrac

  • Ahde vefa etmeme, sözden cayma.
  • Hayvanı çayıra salıverme.

infak

  • Nafaka verme. Besleme. Geçindirme.
  • Harcayıp tüketme.
  • Fakir olma.

inkılab-ı acib-i medeni ve dünyevi / inkılâb-ı acîb-i medenî ve dünyevî

  • Medeniyet sahasında ve dünya hayatıyla ilgili acayip köklü değişim.

inkılab-ı acibe / inkılâb-ı acibe

  • Acayip, hayret verici köklü değişim, dönüşüm.

inkılab-ı acip / inkılâb-ı acip

  • Acayip köklü değişim.

irtibab

  • Kokulu şeyler yapma.
  • Bir çocuğu büluğ çağına varıncaya kadar besleme.

ırza

  • Çayırlık, çimenlik. Otu bol olan yer.

irza

  • Çayırlık. Otluk yer.

isfar / isfâr

  • Sabah namazını ortalık aydınlanıncaya kadar geciktirmek.

isfirar-ı şems vakti / isfirâr-ı şems vakti

  • Güneşin sararması vakti. Tozsuz, dumansız, berrak bir havada güneş ışığının geldiği yerlerin veya kendisinin bakacak kadar sararmaya başlamasından (güneşin alt kenarının görünen ufuktan bir mızrak boyu yükseklikte olduğu vakitten) güneş batıncaya kadar geçen zaman. İslâm astronomi âlimleri, bir mızr

istisal

  • (Asl. dan) Kökten koparıp çıkarmak.
  • Tıb: Bedenden kesilmesi veya koparılması istenen bir parçayı, uru kökünden koparmak.

kalus

  • (Çoğulu: Kulus-Kalâyıs) Ayakları uzun genç deve.
  • Yüksek.
  • Murdarlıklar akan çay. Kirli ırmak.

kaynata

  • Karı ve kocaya göre birbirlerinin babası.
  • Kayınpeder.

keramet-i acibe-i gaybiye

  • Gayba ait acayip keramet; Allah'ın bir ikramı olarak gelecekle ilgili verdiği acayip haber.

lahza / lâhza

  • Göz açıp kapayıncaya kadar geçen zaman, an.

lebab

  • Sahralarda ve çayırlarda az miktar olan yaş ot.

lefk

  • Giymek.
  • Örtünmek.
  • İki parçayı birbiri üstüne koyup dikmek.

lemha-i basar

  • Pek az bir zaman. Göz açıp kapayıncaya kadar geçen zaman.

ma'rez-i acaip ve garaip

  • Acayip ve garipliklerin teşhir edildiği sergi, fuar.

ma-i cari / mâ-i câri

  • Akarsu. (Çay ve ırmak suları gibi.)

mahall

  • Yer. Mekân. Cây.

menabit

  • (Tekili: Menbet ve Menbit) Çayırlar, otlaklar.

menbit

  • Otlu yer, otlak, çayır.

mer'a

  • Hayvanların otladığı yer. Kır. Mera. Çayırlık. Otlak.
  • Hayvanların otladığı yer, otlak, çayır.

merai / meraî

  • (Tekili: Mer'a) Otlaklar, çayırlıklar.

merati'

  • (Tekili: Merta) Çayırlıklar, mer'alar, otlaklar.

merg

  • Çayır. (Farsça)
  • Sebze. (Farsça)

mergzar

  • Çayırlık, çimenli ve sulak yer. Mer'a. (Farsça)

merta'

  • Otlak, çayır, mer'a, çimen.

mesa

  • Akşam. Akşam vakti. Akşam olmak.
  • Gamlı olmak.
  • Öğleden güneş batıncaya kadarki vakit.

mesarib

  • (Tekili: Mesrebe) Otlaklar, çayırlar, mer'alar.
  • Karından göğüse kadar olan yerde biten kıllar.

mesarih

  • (Tekili: Mesrah) Çayırlar, otlaklar, mer'alar.

mesrah

  • (Çoğulu: Mesârih) Çayırlık, otlak, mer'a.

mesrebe

  • (Çoğulu: Mesârib) Deve ve koyun sürülerinin çayırlık, mer'a, otlakları.
  • Vücudda karından göğüse kadar olan kıllı yer.

metab

  • Tevbe etmek.
  • Rücu etmek, geri dönmek, caymak, vazgeçmek.

mi'şab

  • Otu bol olan çayırlık yer.

mirasyedi

  • Mirasa konan; çalışmadan hazıra konan ve hesapsızca harcayan.

mishab

  • (Çoğulu: Mesâhib) Sacayak.

mızya'

  • Malını çok harcayan kimse. Malını fazlaca zâyi eden adam.

muamma-i acibane / muammâ-i acibâne

  • Çözülmesi zor olan acayip sır.

muan'an

  • An'aneli; bir haberin veya hadisin ilk kaynağına ulaşıncaya kadar "filandan, o da filandan" şeklinde isim listesiyle birlikte nakledilmesi.

mübezzir

  • Müsrif, Sefih. Hesabsız sarfiyat yapan. Harcayan.
  • Çok söz söyleyen. Sırrı ifşâ eden.
  • Lüzumsuz, gereksiz harcayan.

mübtedi

  • Bir işe yeni başlayan, çaylak, acemi.

mücahede eden

  • Cihad eden, din uğrunda çaba harcayan.

mücahid / mücâhid

  • Cihad eden, din uğrunda çaba harcayan.

mücahid-i islam / mücahid-i islâm

  • İslâm mücahidi, din için çaba harcayan.

mücahit

  • Cihat eden, din uğrunda çaba harcayan kimse.

mudga

  • Et parçası; embriyo; döllenmiş hücrenin, bütün organlar oluşuncaya kadar geçirdiği dönem.

muhallil

  • (Hall. den) Eriten. Analiz yapan, tahlil eden.
  • Fık: Üç talakla boşanan ve iddetini bitiren bir kadınla evlenen erkek. (Karıyı boşayan birinci kocaya: Muhallelün leh denir.)
  • Tıb: Şişlere, iltihablara yarıyan ilaç.

muhit-i acib

  • Acayip, tuhaf çevre.

mühtecin

  • Pek küçük yaşta iken evlendirilerek kocaya verilmiş olan kız.

mün'adil

  • (Adul. dan) Doğru yoldan sapan. Cayan.

münasafa

  • (Nısf. dan) Yarıyarıya paylaşma. İki eşit parçaya ayırma.

mürtei / mürteî

  • Çayırda otlayan.

müruc

  • (Tekili: Merc) Çayarlar,otlaklar, çayırlıklar.

muş-gir

  • "Sıçan tutan" Çaylak kuşu. (Farsça)

müsrif

  • Boş yere malını harcayan, tutumsuz, Allah'ın (C.C.) razı olmayacağı şeylere parasını, malını ve zamanını harcayan.

müsrifane / müsrifâne

  • İsraf ederek, boş yere harcayarak. (Farsça)

müstehlik

  • (Helâk. den) İstihlâk eden, satın aldığı şeyi bizzat kullanıp sarfeden, harcayan. Tüketici.

mütevatir hadis / mütevâtir hadîs

  • Birçok sahâbînin Resûl-i ekremden ve başka birçok kimsenin de bunlardan işittiği ve kitaba yazılıncaya kadar, böyle hep, çok kimselerin haber verdiği hadîs-i şerîfler.

nakil

  • Vazgeçen, cayan, dönen.
  • Çekinen, kaçınan.

nasıf

  • Geo: Açıyı iki eşit parçaya bölen doğru. Açı ortayı.

nebiz

  • Hurma veya kuru üzümü soğuk suda bırakıp, şekeri suya geçince, kaynayıncaya kadar ısıtıldıktan sonra soğuyunca süzülerek elde edilen sıvı.

nefite

  • Unu suya koyup kaynatıp koyulaşıncaya kadar karıştırmak.

nehr

  • Çay, ırmak.
  • Vüs'at, bolluk. Genişlik.

nekabet / nekâbet

  • Dönme, vazgeçme, cayma.

nükul / nükûl

  • Vazgeçme, geri dönme, cayma.
  • Dönme, cayma, vazgeçme; bir malı satın aldıktan sonra vazgeçerek satıcıya geri verme.

oruç

  • İslâm'ın beş şartından biri. Fecrin (tan yerinin) ağarmasından yâni imsaktan güneş batıncaya kadar yimeği, içmeği ve cimâ'ı terk etmek.

paryab

  • Irmak ve çay suyu ile sulanan ekin. (Farsça)

piş-müzd

  • Pey, pey akçesi. Satılık bir şeye talip olan kimsenin, sonradan caymayacağını temin makamında olmak üzere satıcıya peşin verdiği bir miktar para. (Farsça)

püşte-i bağ

  • Çimenlik, çayırlık.

rag

  • Çimenlik, çayırlık, bahçelik, bağlık. (Farsça)
  • Dağ eteği. (Farsça)

recai

  • Ricacı. Ricayla ilgili. Dua ve yalvarmağa, ümide dair.

revzat

  • (Çoğulu: Ravz-Ravzât-Riyaz-Rizât) Çayırlı, çimenli ve sulu yer.
  • Bostan.

rücu'

  • Geri dönme, vazgeçme, cayma. Sözünden dönme.
  • Edb: Bir fikri daha kuvvetli anlatmak için söylenilen sözden caymış gibi görünmek.
  • Geri dönme, cayma, fikrini değiştirme.

rud

  • Irmak, çay. (Farsça)
  • Saz teli, saz kirişi. (Farsça)
  • Kemençe. (Farsça)

sa'y-i beliğ

  • Emek harcayarak gereği gibi çalışma.

sai / sâî

  • Emvâl-i zâhirenin zekâtını toplayan me'mûr; sâime (senenin ekserisini çayırda otlayan) hayvanların ve toprak mahsûllerinin zekâtlarını toplamakla vazîfeli kimse, zekât me'muru.

saime

  • Çayıra başı boş olarak salıverilen hayvan.

şakk-ı kamer

  • Ayın iki parça olması mu'cizesi. (Kur'ân-ı Kerimin nass-ı kat'isi ile de sâbit olan ve mütevâtir olarak da bilinen Peygamberimiz Hazret-i Muhammed Aleyhissalâtü Vesselâmın parmağının işâreti ile ayın iki parçaya ayrıldığı hadisesi ki, büyük mu'cizelerindendir.)

şakkıkamer

  • Peygamberimizin ayı iki parçaya ayırması mûcizesi.

sarf eden

  • Harcayan.

sarf-ı nazar

  • Bir şeyden vazgeçme, cayma.
  • Nazar-ı itibare almama.
  • Bir şeyden vazgeçme, cayma.

sarif

  • (Sarf. dan) Değiştiren.
  • Harcayan, sarf eden.

sebzezar

  • Çayırlık, çimenlik, yeşillik. (Farsça)
  • Bostan, sebze tarlası. (Farsça)

sefahet ehli

  • Zevk ve eğlenceye düşkün olan ve sermayesini gereksiz yere harcayanlar.

sefih / sefîh

  • Zevk ve eğlenceye düşkün. Sefahete düşmüş. Malını düşünmeden harcayan.
  • Zevk ve eğlenceye düşkün, sefahata düşmüş, malını düşünmeden harcayan.

şehid-i ahiret / şehîd-i âhiret

  • Bir kimsenin Allah için olan cihâdın hazırlığı esnâsında tâlimlerde veya zulüm ile öldürülmesi veya cihâdda ve eşkıyâ, âsî, yol kesici, gece hırsızla vuruşmada yaralanarak hemen ölmeyip bir namaz vakti çıkıncaya kadar yaşayan veya başka yere götürülü p, orada ölen. Âhiret şehîdi.

senet

  • Hadis naklinde Hz. Peygambere varıncaya kadar uzanan isimler zinciri.

sevaim

  • (Tekili: Sâime) Otlak hayvanları. Çayıra başı boş salınan hayvanlar.
  • Zekâtı icab eden koyun, keçi, sığır, deve gibi çift tırnaklı hayvanlar.

sıyam / sıyâm

  • Oruç tutmak. Fecrin ağarmasından (imsaktan) güneş batıncaya kadar, yemeyi, içmeyi ve cimâ'ı terk etmek.

süftece

  • Tahrîmen mekrûh olan bir havâle şekli. Yolcuya borç verip, gittiğin yerde, falancaya ödeyeceksin demek.

şükuf-misal / şükûf-misal

  • Goncaya, çiçeklere benzer.

taacib

  • Acayib şeyler. Tuhaf şeyler.

tarfetü'l-ayn

  • Bir göz açıp kapayıncaya kadar olan an.

tarfetülayn / طرفة العين

  • Göz açıp kapayıncaya kadar.
  • Göz açıp kapayıncaya dek, bir anda. (Arapça)

tavile

  • Birbiri ardına bağlanmış bir sıra hayvan. Hayvan katarı.
  • Tavla, ahır.
  • Çayıra salınan hayvanın ayağına bağladıkları tavla ipi.

tavr-ı acib / tavr-ı acîb

  • Acayip tavır, davranış.

tazyik

  • Daraltmak, sıkıştırmak.
  • İcbar etmek.
  • Sıkıntı ve ızdırab vermek.
  • Zorlama, baskı.
  • Fiz: Bir kuvvet harcayarak yapılan basma veya itme işi. Basınç. Katı cisimler, üzerine konuldukları satıhlara; sıvılar, içinde bulundukları kabın hem dibine ve hem de yanlarına; ga

te'sif

  • Sacayak üstüne çömlek koymak.

temren

  • Okların ucuna demir veya sarıdan takılan parçaya verilen addır. Menzil oklarına maden yerine kemik takılır ve ona da "soya" adı verilirdi. Temren ile soyanın takılışında fark vardı. Temren oka; ok ise soyaya takılırdı.

terai / teraî

  • Çayıra çıkma. Otlama.

terviz

  • Bir yeri çayır çimen yapmak.

tezvic / tezvîc

  • Evlendirme, kocaya verme.

u'cube / u'cûbe / اعجوبه

  • Acayip, şaşılacak şey. (Arapça)

üksum

  • Çimenlik yer. Çayırı bol ve güzel olan bahçe.

ünuf

  • Henüz daha yedirilmemiş olan çayır.
  • (Tekili: Enf) Burunlar.

urb

  • Şiddetli akıcı çay.
  • Ferah, sevinç, neşat.

uşir

  • Taze çayır, taze ot.

zagan

  • Çaylak. (Farsça)

zağan / زغن

  • Çaylak. (Farsça)

zaman-ı rücu'

  • Huk: Cayma tazminatı. Vadinden dönme tazminatı.

zaviye

  • Köşe.
  • Küçük tekke.
  • İki çizginin birleşmesi ile hasıl olan köşe, şekil.
  • Mat: Birbiriyle kesişen iki satıh veya iki çizginin birleştiği yerde meydana gelen açıklık. Açı. Açı ölçü birimi 360 eşit parçaya bölündüğü takdirde "derece", 400 eşit parçaya bölündüğü takdirde "g

zegan

  • Çaylak. (Farsça)

 

Bağış Yapmak İçin Tıklayın