LUGGAT
OSMANLICA TÜRKÇE SÖZLÜK

{ lügât . lügat . لغت }

Arapça ve Farsça yazımları, Osmanlıca okunuşları 
ve detaylı açıklamaları ile birlikte.

Arama yapmak istediğiniz kelimeyi girip
karşılığını bulmak istediğiniz "OSMANLICA ARA" ya da "TÜRKÇE ARA" butonlarına tıklayın.
Türkçe - Osmanlıca Sözlük'te çar ifadesini içeren 585 kelime bulundu...

a'mal-i erbaa / a'mâl-i erbaa

  • Mat: Dört işlem. (Toplama, çıkarma, çarpma, bölme.)

aceleten / عجلة

  • Çarçabuk, alelacele. (Arapça)

acz / عجز

  • Acizlik, çaresizlik, bir şey yapamama. (Arapça)

adetullah / âdetullah

  • Allah'ın kâinatta câri olan usûl ve kanunu, sünneti.

ahen-be

  • Dokunacak bezin veya çulhanın iki yanına konan demirli ağaç. Bu demirli ağaç bezin buruşukluğunu da açar. (Farsça)

ahna

  • Çapraz ve birbirine zıt işler. Çarpık, eğri şeyler.

ahnef

  • Ayakları çarpık ve eğribüğrü olan.

ajans

  • Her türlü havadisi toplayıp, ilgili mevkilere bildiren kuruluş. (Fransızca)
  • Ticari bir teşekkülün kolu. (Fransızca)

akidefuruş / akîdefurûş / عقيده فروش

  • İnanç tüccarı. (Arapça - Farsça)

akis

  • (Aks) Bir şeyin zıddı, simetriği, tersi.
  • Hareketli bir cismin hareketinin tersine dönmesi.
  • Bir şeyin evvelinin âhirine, âhirinin evveline dönmesi.
  • Çarpışma, çarpıp geri dönme.
  • Mantıkta: Bir düşünme ve akıl yürütme şekli; bir iddianın konusunu yüklem, yüklemini
  • Tersine dönen, vuran, çarpan. Akseden.

akrebe

  • Dişi akrep.
  • Çevik ve zeki cariye.
  • Ayakkabı bağcığı.
  • Kazan, tencere gibi eşyaları ateş üzerine asmağa yarayan "S" şeklindeki kanca.

aks

  • (Çoğulu: Ukus) Hilâf, muhâlif, zıd, ters.
  • Gölge gibi şeylerin bir yerde eser peydâ etmesi. Sesin veya ışık gibi şeylerin bir yere çarparak geri dönmesi.
  • Döndürmek.
  • Bir şeyin evvelini ahir ve âhirini evvel yapmak.
  • Devenin yularının ucunu ayağına bağlamak.
  • <

aks-endaz

  • Çarpıp duran. (Farsça)

aks-i sada / aks-i sadâ

  • Sesin bir yere çarpıp geri gelmesi. Yankı. Çok evvelden söylenen bir hakikatın sonradan tekrar edilmesi.

aksiyon

  • Şirket ve ticaret hissesi. (Fransızca)
  • Kuvvet ve enerjinin dışa ve fiile çıkması. (Fransızca)

ale-l-acele

  • Çarçabuk, acele olarak, çabuk.

alelacele / على العجله

  • Çarçabuk. (Arapça)

araste

  • Bezenmiş süslenmiş. (Farsça)
  • Çarşının bir esnafa mahsus kısmı. (Farsça)
  • Vaktiyle ordu çarşısı, ordugâhta kurulan seyyar çarşı. (Farsça)

ardiyye

  • Ticaret eşyasının saklandığı yer.
  • Böyle bir yerde saklanan eşya için ödenen ücret.

ariş

  • Samandan yapılan bir çeşit ev.
  • Çardak, asma çardağı.
  • Sundurma, takdim ettirme.

arre

  • Câriye.
  • Uyuz hastalığı.

arş / عرش

  • Bağ çardağı.
  • Gölgelik.
  • Kürsü, taht, yüce makam. En yüksek gök. Allahın kudret ve saltanatının tecelli yeri. (Arş kâinatı kaplar. Allah'ın kudreti ve ilmi de herşeyi kaplar.)
  • Fevkiyyet, ulviyyet.
  • Arş-ı Alâ, Arş-ı Rahman, Arş-ı İlâhi, Arş-ı Yezdan, Felek-i Eflâk
  • Taht.
  • Dokuzuncu gök.
  • Çardak.
  • Cenab-ı Hakk'ın kudret ve azametinin tecelli ettiği yer.
  • Gök. (Arapça)
  • Taht. (Arapça)
  • Çardak. (Arapça)

arşidük

  • Avusturya ve Macaristan İmparatorluk hanedanı prenslerine verilen ünvandır ve "Büyük Düka" demektir. Türkçe'de Arşuduka da denmiştir. (Fransızca)

as'ar

  • Çok kibirli, mağrur.
  • Çarpık suratlı, eğri yüzlü, eğri boyunlu.

asga

  • Öğrenmeğe çok hevesli.
  • Çarpık suratlı.

asib / âsib

  • Musibet, belâ, âfet, felâket. (Farsça)
  • Çarpışma. (Farsça)

aşir / âşir

  • İslâm devletlerinde, şehir dışında durarak; müslüman tüccârdan o anda yanında bulunan ticâret malının zekâtını, müslüman olmayanlardan ise, gümrük denilen vergiyi toplayan me'mur.

atyeş

  • Gayet tez uçar bir kuş.

aval

  • Bir ticaret senedine yazılan kefillik. Böyle bir kefalete girişen kimse. (Fransızca)

balapervazane / bâlâpervazâne

  • Yüksekten uçar gibi.
  • Çok yüksek rütbelilere yakışır şekilde.
  • Yüksekten uçarcasına.

banka

  • İtl. Faizle para alıp veren, kredi, iskonto, kambiyo işlerini gören ticari kuruluş.Faiz dinimizde günahtır. Bankalar dar gelirlilerin paralarını faiz karşılığı toplar, zenginlere daha yüksek faizle verir. Bunlar dar gelirlilerin tasarruf ettikleri paralarla bir iş yeri açar, bir mal üretir ve bu mal

bazergan / bâzergân

  • Tüccar, alış veriş eden esnaf. (Farsça)
  • Bezirgan. (Farsça)
  • Ağa makamındaki yahudilere verilen isim. (Farsça)

bazergani / bâzerganî

  • Tüccarlık, tâcirlik. (Farsça)

bazirgan / bazirgân

  • Eskiden Musevi tüccarlar hakkında kullanılan bir tabirdi.

becrem

  • (Çoğulu: Becârim) Belâ ve zahmet, dâhiye.

bed-endam

  • Endâmı bozuk, biçimsiz, çarpık. (Farsça)

bedel-i ferag

  • Huk: Arazi-i emiriye ve icareteynli vakıf gayr-i menkullerinin tasarruf haklarının devredilmesi karşılığı alınan bedeldir.

bedestan / bedestân

  • Değerli, kıymetli kumaşlar, silâhlar ve mücevherler vs. alış-verişine mahsus üstü örtülü ve mahfuz çarşı. (Farsça)
  • Çarşı.

bediy

  • Çok âşikâr, göze çarpan.
  • Çölde sahrada oturan.

behv

  • Çardak. (Farsça)
  • Köşk. (Farsça)
  • Sofa. Salon. (Farsça)
  • Cumba. (Farsça)

behvet

  • Sofa.
  • Çardak.
  • Odaların önüne yapılan oda.

bekre

  • Kuyu ve benzerlerinde kullanılan makara, çıkrık, çark.
  • Mafsallarda bulunan makara şeklindeki kemik.

benadir

  • (Tekili: Bender) Ticaret yerleri. Ticareti işlek limanlar.

bender

  • (Çoğulu: Benâdir) Ticaret yeri, işlek ticaret iskelesi, büyük iskele.

beraber mi-zenend her şey / beraber mî-zenend her şey

  • Herşey berâber söylüyor, çarpıyor, konuşuyor.

berail

  • Horozun, güvercinin ve diğer kuşların boynunda çarpık bitmiş olan yelek.

berat-ı cibayet

  • Vergi, icâre ve resim gibi vakfa veyahut da hazineye ait olan paraları toplamak salâhiyetini veren vesika.

beray-ı ticaret / berây-ı ticâret

  • Ticâret için. Ticâret maksadı ile.

berbar

  • Evin dam kısmında bulunan oda. (Farsça)
  • Çardak. (Farsça)
  • Kemeriye. (Farsça)
  • Tahtaboş. Damın düz bir kısmı ki, en çok çamaşır sermeye yarar ve çinko ile döşelidir. (Farsça)

berem

  • Asma ve kabak çardağı. (Farsça)
  • Üzüm çubuklarının altına konulan çatal şeklindeki ağaç. Herek. (Farsça)

berhem-zened

  • Birbirine çarpıyor. Beraber çarpıyor. Birlikte çalışıyor. (Farsça)

beyariş

  • Çare. Tedbir. Deva, derman. İlâç, tiryak. (Farsça)

beyya'

  • (Bey'. den) Dellal.
  • Alıp satan kimseler.
  • Perâkende olarak satış yapan küçük tüccar.

bezesten

  • Değerli eşyanın satıldığı kapalıçarşı. (Farsça)

bezirgan / bezirgân / بازرگان

  • (Bâzâr-gân) Tacir, tüccar, alışveriş eden esnaf. Efendi ve ağa yerine Yahudiler için söylenen ünvandır. (Farsça)
  • Mesleğini sadece kazanç için kullanan kimse, tüccar.
  • Tüccar.
  • Tüccar. (Farsça)

bezzazistan

  • Esnaf çarşısı. Bedestan. (Farsça)

bi-çare / bî-çare

  • Çaresiz. Zavallı. Şaşkın. (Farsça)

bi-çaregan / bî-çaregân

  • Zavallılar. Biçareler. (Farsça)

bi-çaregi / bî-çaregî

  • Zavallılık, biçarelik. (Farsça)

bi-çarevar / bî-çarevâr

  • Zavallı gibi, biçare gibi. (Farsça)

bi-neva / bî-neva

  • Zavallı, nasibsiz, muhtaç, çaresiz. (Farsça)

biçare / bîçâre

  • Çaresiz, zavallı.
  • Çaresiz.

Biçare / Bîçare

  • Çaresiz

biçare / bîçâre / بيچاره / ب۪يچَارَه

  • Çaresiz. (Farsça)
  • Zavallı. (Farsça)
  • Çâresiz.

biçaregan / bîçâregân / بيچارگان

  • Çaresizler. (Farsça)
  • Zavallılar. (Farsça)

biçaregan-ı ümmet / bîçâregân-ı ümmet

  • Ümmetin çaresizi, zavallısı.

bilanço

  • ing. Ticarî bir müessesenin muayyen bir devre sonunda alacak verecek durumunu göstermek üzere meydana getirdiği cetvel.
  • Mc: Herhangi bir işte belirli bir müddet sonundaki iyi ve kötü neticelerin karşılıklı durumu.

bistar

  • Çarpık, eğri. Gevşek. (Farsça)

bitane

  • (Çoğulu: Betâyin) Çarşaf.
  • Kaftan astarı.
  • Dostluk.
  • Hâlis olmak.
  • Kuvvetli olmak.

bono

  • İtl. Ticaret senedi. Muayyen bir va'denin sonunda belirli bir paranın belli bir kimseye ödeneceğini bildiren senet.

borsa

  • (Ticarette) Vasıfları belli ölçülere uyan yani standartlaştırılabilen malların örnekleri üzerinden alım satımının yapıldığı devlet kontrolü altında teşkilâtlanmış pazar yeri.

burjuvazi

  • Burjuvaların meydana getirdiği içtimaî (sosyal) sınıf. Avrupa'da burjuvazi, ticaret ve sanayi ile zenginleşti. Soylular sınıfı ile mücadele ederek Fransız İhtilali ile iktidara geldi. İhtilalde işçilerin, köylülerin, fakir halk tabakalarının desteğini sağladı. Onlara eşitlik, hürriyet, adalet vaad e (Fransızca)

büruc

  • (Tekili: Burc) Burç, aslında âşikar şey mânasına gelir. Her bakanın gözüne çarpacak şeklide zâhir olan yüksek köşk mânasına da kullanılmıştır.
  • Bunlara teşbihen veya zuhur mânâsıyla semâdaki bir kısım yıldızlara veya bazı yıldızların toplanmasından meydana gelen şekillere ve farazi su

çaçele

  • Postal, ayakkabı, çarık, pabuç. (Farsça)

çağlar

  • Kayalara veya setlere çarparak, yerden köpürerek düşen su. Şelâle, çağlayan.

cahile

  • (Çoğulu: Cevâhil) Değirmen çarkı.

çakeri / çâkerî

  • Abd'e, köleye ait. (Farsça)
  • Kölelik. Kulluk, abdlik, esirlik, cariyelik. (Farsça)

car / câr

  • Kadınların, elbisenin üstünde örtündükleri çarşaf.

çar / çâr / چار

  • Çare. (Farsça)

çar-baliş / çâr-bâliş

  • (Bak: ÇÂR-BÂLİŞT)

çar-şeb

  • Cilbab, ferace, çarşaf. (Farsça)

çar-şenbih

  • Haftanın dördüncü günü. Çarşamba günü. (Farsça)

çar-tak

  • Çardak. (Farsça)
  • Dört köşe çadır. (Farsça)

çar-yari / çar-yarî

  • Çar-yâra ait. Sünnîlik. (Farsça)

çardak / چارطاق

  • Çardak. (Farsça)

çare / çâre / چاره

  • Tedbir. (Farsça)
  • Çare. (Farsça)
  • İlaç, derman. (Farsça)

çare-cu / çâre-cu

  • Çâre arıyan. (Farsça)

çare-i halas / çare-i halâs

  • Kurtuluş çaresi.
  • Kurtuluş çaresi.

çare-i kur'aniye / çare-i kur'âniye

  • Kur'ân'ın çaresi.

çare-i necat

  • Kurtuluş çaresi.

çare-i yegane / çâre-i yegâne

  • Tek çare.

çare-i yeganesi / çare-i yegânesi

  • Tek çare.

çare-saz / çâre-sâz

  • Çâre bulan. (Farsça)

çarecu / çârecû / چاره جو

  • Çare arayan. (Farsça)

çaresaz / çâresâz / چاره ساز

  • Çare bulan. (Farsça)
  • Çâresâz olmak: Çare bulmak. (Farsça)

çaresazi / çâresâzî / چاره سازی

  • Çare bulma. (Farsça)

çarh / چرخ

  • Çark, felek, talih.
  • Çark, tekerlek.
  • Felek, gök, sema.
  • Ok yayı.
  • Elbisede yaka.
  • Tef.
  • Devreden, dönen.
  • Çakır doğan.
  • Talih.
  • Çark.
  • Tekerlek. (Farsça)
  • Çarkıfelek. (Farsça)
  • Felek. (Farsça)
  • Tef. (Farsça)
  • Çıkrık. (Farsça)

çarh-ı saadet

  • Mutluluk çarkı.

çarıyar

  • (Bak: Çaryâr)

çark

  • (Çarh-Çerh) Dönen pervaneli tekerlek. (Farsça)
  • Vapur, değirmen ve dolap çarkı. (Farsça)
  • Bir makinenin dönen tekerleği, çok zaman bu tekerlek makineyi çalıştırır. Her çeşit tekerlekli makine. (Farsça)
  • Dönerek işleyen âlet. (Farsça)
  • Koz: Birbiri içinde dönen feleklerden mürekkeb kâinat, felek, efl (Farsça)

çarmıh

  • (Çar: Dört; Mıh: Çivi) Salib. Suçluyu haça germek için kurulmuş, haç şeklinde darağacı. (Farsça)
  • Geminin direkleri başından aşağıya inen kalın ipler. (Farsça)

çarmih / çârmîh

  • Dört çivi. Birbiri üzerine dikey olarak konulmuş iki tahtadan meydana gelen, suçluları îdâm etmek için kullanılan haç şeklindeki darağacı. Bu cezâya çarptırılan kişi iki yana açılmış kollarından ve bağlanmış ayaklarından çivilenerek öldürülürdü.

çarmıh / چارميخ

  • Çarmıh. (Farsça)

çarnaçar / çârnâçâr / چارناچار

  • İster istemez, çaresiz, mecburen. (Farsça)

çarşaf

  • Yatağın üstüne serilen veya yorgana kaplanan bez örtü.
  • Kadınların kullandığı baştan örtülen, pelerinli eteklikli sokak elbisesi. Kadınların örtünmesi farzdır. Bu maksatla çarşaf ucuz, pratik, hafif olması ve zengin fakir herkesin kolayca sağlıyabilmesi bakımından yaygın olarak kulanı

carşeb

  • Çarşaf, cilbab. (Farsça)

çarşeb / çârşeb / چارشب

  • Çarşaf. (Farsça)

çarşenbe / çârşenbe / چارشنبه

  • Çarşamba. (Farsça)

çarşı-yı alem / çarşı-yı âlem

  • Dünya çarşısı.

çarşı-yı ticaret

  • Ticaret çarşısı.

çarsu / çârsû / چارسو

  • Dört taraf. Dört tarafı olan şey. (Farsça)
  • Çarşı, pazar. (Farsça)
  • Çarşı. (Farsça - Arapça)

çartak / çârtâk / چارطاق

  • Çardak. (Farsça)
  • Kare şeklinde çadır. (Farsça)

çaruğ

  • Çarık. (Farsça)

cazi'

  • Üzüm çardağının üzerinde enine konulan, üzerine de üzüm çubukları serilen ağaç.

celabib

  • (Tekili: Cilbâb) Kadının bütün vücudunu örten ve dıştan giyilip bol olan çarşaf nevi. Yaşmaklar. Baş ve yüz örtüleri, ferâceler.

celeb / جلب

  • Sığır tüccarı. (Arapça)

celib

  • Satmak için bir yerden toplanılan şeyler.
  • Esir, köle, cariye. Satılık esir.

cemen

  • Çardak. (Farsça)

cerayet

  • Câriyelik hâli.

cereng

  • Kılıç veya topuzun çarpmasından çıkan ses. Zil veya çan sesi. (Farsça)

cereyan-ı hikmet

  • Hikmetin cârî, yürürlükte olması; dünyadaki hâdiselerin sebepler altında, fayda ve gayelere yönelik olarak cereyan etmesi.

çerh / چرخ

  • Çark. Dolap. (Farsça)
  • Felek. Talih. (Farsça)
  • Dingil üzerine dönen. (Farsça)
  • Gök. (Farsça)
  • Def. (Farsça)
  • Zenberek. (Farsça)
  • Mancınık. (Farsça)
  • Elbise yakası. (Farsça)
  • Ok yayı. (Farsça)
  • Çakır gözlü doğan kuşu. (Farsça)
  • Çark. (Farsça)
  • Felek. (Farsça)
  • Tekerlek. (Farsça)
  • Çıkrık. (Farsça)
  • Çarkıfelek. (Farsça)
  • Tef. (Farsça)

cevari

  • (Tekili: Câriye) Akıcı ve câri olanlar.
  • Hizmetçi kızlar.
  • Câriyeler, kadınlar.

cezalet

  • Rekâketsiz ifade.
  • Güzellik.
  • Müdebbirlik, akıllılık.
  • Azim, büyük.
  • Edb: Kelimeler, ince veya sert söylenişlerine göre; elfâz-ı cezle veya elfâz-ı rakika diye ikiye ayrılır. Elfâz-ı cezle: Söylenişte tatlılığı bulunan veya heybet, ululuk, çarpışma, korkutma, yıld

cezr

  • Kök, asıl, temel. Bünyâd.
  • Kesmek.
  • Mat: Kendi misline darbolunmakla (çarpılmakla) bir sayı meydana getiren rakam (Kare kök). Üç, dokuzun cezri'dir. Dokuz, üçün meczuru'dur.
  • Derya, deniz.
  • Arı kovanından bal almak.
  • Ay ve güneşin câzibesi te'siri ile deniz

cibab

  • Car dedikleri kaftan.
  • Ağaç aşılamak. (Ekseri hurma ağacında kullanılır.)

cihar

  • (Bak: Çâr) (Farsça)

çihar mih / çihâr mîh

  • (Bak. ÇÂRMÎH)

cilbab

  • Kadın feracesi. Çarşaf.

coğrafya

  • Yeryüzünün şimdiki hâlini çeşitli cihetlerden inceleyen ilim. Bölümlerinden olan Fizikî Coğrafyada: Karalarla denizlerin durumları ve iklimleri;İktisadî Coğrafyada: Toprak mahsulleri, sanayi ve ticaret işleri;Siyasî Coğrafyada: Irk, dil, millet hususiyetleri ve devlet sınırları anlatılır.Bunlardan b

cüveyre

  • Küçük câriye, câriyecik.

da-ül-kalb / dâ-ül-kalb

  • Tıb: Kalb hastalığı, yürek çarpması.

dah

  • Hizmetçi, uşak, cariye. (Farsça)
  • On (10). Aşer. (Farsça)
  • Korkak. Alçak, aşağılık, âdi kimse. (Farsça)

daire-i muamelat / daire-i muamelât

  • Muamelât dairesi; şahıs ve aile hukuku, aynî haklar, miras, ticaret, borçlar ve iç hukukla ilgili konular.

daraban / darabân / ضربان

  • Vurma, vuruş. Çarpış, çarpıntı, çarpma.
  • Çarpıntı. (Arapça)
  • Vuruş. (Arapça)

daraban-ı kalb

  • Kalb çarpıntısı, kalbin vuruşu.

darabat / darabât

  • (Tekili: Darbe) Vuruşlar. Çarpmalar. Vurmalar.

darb / ضَرْبْ

  • (Çoğulu: Durub-Edrub) Vurmak, vuruş, çarpmak.
  • Beyan etmek.
  • Seyretmek.
  • Nev, cins.
  • Benzer, nazir.
  • Eti hafif olan.
  • Çarpma işlemi.
  • Vurma, çarpma.
  • Çarpma.

darb etmek

  • Çarpmak.

darbe

  • (Çoğulu: Darabât) Vuruş, vurma, çarpma.
  • Musibet, belâ, âfet, felâket.

darben

  • Döğerek, vurarak.
  • Çarparak.

darib

  • (Darb. dan) Sütünü sağan kimseye vuran dişi deve.
  • Ağaçlı yer.
  • Karanlık gece.
  • Vurucu, vuran. Darbeden, çarpan. Döven.

davlumbaz

  • Çarkları yandan olan vapurlarda çarkların döndükleri yerleri örtmek için vapurun iki tarafında bulunan iki büyük yarım daire.

de'sa

  • Câriye.

defter

  • (Çoğulu: Defâtir) (Yunanca iki kanatlı manasına gelen bir kelimeden alınmıştır). Not yazmağa, ders için veya ticari hesablara mahsus kağıttan beyaz kitab. Pusula.
  • Liste.

delab

  • (Dülâb) (Çoğulu: Degâlib) Bâzısı su ile ve bâsızı da hayvan ile döndürülen su çekmeğe mahsus çark.

dendane

  • Diş tanesi. (Farsça)
  • Çark vesaire dişi. (Farsça)

derman / dermân / درمان / دَرْمَانْ

  • İlâç, tiryak. (Farsça)
  • Çare-i necat, kurtuluş sebebi. (Farsça)
  • Tâkat, güç, kuvvet. (Farsça)
  • İlaç, çare, güç.
  • İlaç. (Farsça)
  • Çare. (Farsça)
  • Güç. (Farsça)
  • İlaç, çare.

dermande

  • (Çoğulu: Dermândegân) Âciz, beceriksiz, biçare, zavallı. (Farsça)

deva / devâ / دواء

  • İlâç, çare. Hastalığın iyi olmasına sebeb olan gıda.
  • İlâç, çare.
  • İlaç. (Arapça)
  • Çare. (Arapça)

deva-i imani / devâ-i imanî

  • İman devası, çaresi.

deva-saz

  • Çâre bulan, ilâç tertip eden. (Farsça)

deva-yı illet

  • Hastalığın ilâcı, çaresi.

devasaz / devâsâz / دواساز

  • Çare olan. (Arapça - Farsça)
  • Tedavi eden, şifa veren. (Arapça - Farsça)

devasız

  • Çaresiz.

devderi / devderî

  • Kısa boylu cariye.

deyn

  • Borç, hazır ve mevcûd olmayan mal.
  • Hazır olmayıp, ayrı olarak bulunduğu yeri bildirilmeyen her türlü mal ile hazır ise de ayrı olarak gösterilmeyen kıyemî (çarşıda benzeri bulunmayan, bulunsa da fiyatları farklı olan) mal.
  • Zekât verecek kimsenin elinde, yanında olmayıp başkasında bul

deyn-i mütevassıt

  • Ticâret malı olmayan zekât hayvanları ile köle, ev, yiyecek, içecek gibi ihtiyâç maddelerinin satışları karşılığı ve binâların kirâ alacakları.

disar

  • (Çoğulu: Düsür) Üste giyilen kaftan, elbise.
  • Yatak çarşafı.
  • Arapçada elbise demek olduğu hâlde Osmanlıcada yalnız Farsça kaidesi ile yapılan sıfat terkiblerinde ziyadelik, çokluk, bolluk mânasında kullanılmıştır.

dok

  • ing. Gemi tamir veya inşasında kullanılan üstü örtülü havuz.
  • Ticari eşya için rıhtımlarda yapılan büyük depo.

dolap

  • (Çoğulu: Devâlib) Kuyudan su çıkarıp bahçeleri sulamaya mahsus döner makine.
  • Her çeşit döner çark, çıkrık.
  • İçine eşya vesaire konulan raflı veya rafsız göz.
  • Eskiden selâmlık ile harem arasında eşya alıp vermeye mahsus döner dolap ki, veren ile alan birbirlerini görmez

dübar

  • Çarşamba günü.

duçar / dûçâr / دچار

  • Uğramış, yakalanmış, maruz kalmış. (Farsça)
  • Dûçâr etmek: Uğratmak, müptela etmek. (Farsça)
  • Dûçâr olmak: Uğramak, müptela olmak. (Farsça)

düçar-ı inkıta / düçar-ı inkıtâ

  • Düçar-ı inkıtâ olmak: Kesintiye uğramak.

düello / دُوئَلْلُو

  • İtl. Hakareti tamir için iki kişi arasında hususan Avrupa'da ve şâhitler önünde yapılan silâhlı çarpışma.
  • Hakareti tâmir maksadıyla iki kişi arasında ve şâhitler önünde yapılan silâhlı çarpışma.
  • Şahitler önünde iki kişinin silahlı çarpışması.
  • Şâhidler huzurunda iki kişinin silahlı çarpışması.

duhuliye

  • Eskiden, satılmak üzere şehir ve kasabalara getirilen her cins ticaret malından alınan vergi.
  • Bir yere girmek için verilen para.

düsür

  • (Tekili: Disar) Üste giyilen kaftanlar, elbiseler.
  • Yatak çarşafları.

ecirna / ecirnâ

  • (İcâret. den) Bizi hıfzeyle, muhafaza eyle (meâlinde.)

ecirni

  • (İcâret. den) Beni hıfzeyle, beni koru (meâlinde).

ecra'

  • (Çoğulu: Ecâri) Bir şey yetişmeyen kumlu yer.

edviye

  • Devâlar, çareler.

effak

  • Ticaret için bütün dünyayı dolaşıp gezen tüccar adam.

efgende

  • Yere atılmış, düşürülmüş. Yıkılmış, yıkık. Bozulmuş, tahrib edilmiş. (Farsça)
  • Biçare, zavallı, düşkün. (Farsça)

egoizm

  • Bencillik. Kendi menfaatını ön plâna alma. Her işi ve davranışta kendini düşünme. Bencillik, hem ahlâk, hem de dinde reddedilen kötü bir huydur. Bencillikten kurtulmanın çaresi, İslâm terbiyesidir. (Fransızca)

ehl-i suk / ehl-i sûk

  • Çarşı halkı, esnaf. (Farsça)

ehl-i ticaret

  • Ticaret yapanlar, tüccarlar.

eledd

  • Sert çarpışan kimse. Metin.
  • Hakkı kabul etmeyen, inatçı adam.

eme

  • (Çoğulu: İmâ-İmât) Câriye, kadın köle.

emtia

  • (Tekili: Meta') Ticaret malları.

emtia-i ticariyye

  • Tüccar malları.

emval-i batına / emval-i bâtına

  • Nakit paralarla, evlerde, mağazalarda bulunan ticaret malları.

emval-i zahire / emval-i zâhire

  • Sâime denilen hayvanlar ile bir kısım arazi mahsulâtı ve madenleri ile yer altındaki hazineler ve gümrüklere uğrayan ticaret mallarıyla, nakitler.

emval-ibatına / emvâl-ibâtına

  • Gizlenmesi mümkün olan altın, gümüş ve ticâret eşyâsı cinsinden olan zekât malları.

Emzik / Bibs / Kidful

  • About Page template By Adobe Dreamweaver CC
    sample

    Bibs Kauçuk Emzik


    Söz konusu emzik olunca, BIBS Colour gerçek bir klasik. Yaklaşık 40 yıldır Danimarka'da tasarlanıp üretilen BIBS Colour emzikler, %100 doğal kauçuk ucuyla, hava akışı sağlayan delikleri ve cilt tahrişini önlemek için geliştirilen hafif eğimli yapısı ile gerçek bir efsane! BIBS Colour, yuvarlak ve yumuşak kauçuk uç kısmı ile anne memesine en yakın forma sahip olduğundan, çocuklar tarafından kolay kabul ediliyor. Anne memesini taklit ederek, emiş sırasında hava akışı sağlıyor. Ultra hafif ve sağlam yapısı ile bebeğinizi yormuyor. BPA, PVC ve phthalates gibi zararlı maddeler içermiyor ve dünyaca geçerli EN 1400 standardına göre üretiliyor. Hiçbir emzik markasında göremeyeceğiniz kadar fazla renk çeşitine sahip olan BIBS Colour, klasikleşen zamansız tasarımı ve elegant duruşu ile tasarım ve işlevselliği birleştiriyor. BIBS Colour, bir emzikten beklenen tüm detaylara sahip olmasının yanısıra; bir emzikten beklenmeyen güzellikte tasarımı ile, tüm dünyada hem anneleri hem çocukları kendine hayran bırakıyor…

    https://www.kidnkind.com/bibs

sample

Kidful Bitkisel Boyalı Emzik Askısı


KIDFUL Emzik Askıları, çocuk ürünlerinde kullanıma uygun olan, en kaliteli %100 gerçek deriler kullanılarak EN 12586 standartlarına göre üretilir. KIDFUL'un organik serisinde kullanılan boyalar tamamen bitkiseldir ve kimyasal madde içermez. KIDFUL'un özel olarak üretilen metal klipsi kurşun ve krom içermez. Metal klipsin kıyafetlere zarar vermemesi için, klips içerisinde plastik aparatı bulunur. KIDFUL emzik askısını, güçlü lastik ve güçlü bağlantı yapısı ile, uzun seneler yıpranma sorunu yaşamadan kullanabilirsiniz...
https://www.kidnkind.com/kidful


Kidnkind Emzik Anne Bebek ve Tekstil Ürünleri Ticaret Limited Şirketi


Web sitesi :www.kidnkind.com

Telefon : 0(216) 606 21 06

(www.kidnkind.com)

engürus

  • Macar.
  • Macaristan.

enlem

  • (Arz dairesi) t. Yer yüzünde herhangi bir noktanın ekvatora olan uzaklığının açı cinsinden değeri. Dünyanın büyüklüğü X. yy. başlarında Sincar sahrasında ve Kûfe civarında bir meridyenin uzunluğunu ölçmek suretiyle bulan Musa Oğulları nâmıyla tanınan Muhammed, Ahmed ve Hasan isimlerindeki üç kardeş

eser-i acz

  • Acizliğin, çaresizliğin sonucu.

esna-i tesadüm

  • Ask: Çarpışma anı, müsademe zamanı, vuruşma esnası.

esvak

  • (Tekili: Sûk) Çarşılar. Pazarlar.

etave

  • Gelmiş, geçmiş, gelen, misafir, garib, gariban, kimsesiz, biçare.

etlad

  • Evde doğan câriyeler.
  • Eski mal.
  • Damızlık denilen doğurucu hayvan.

eyvan / eyvân / ایوان

  • Ayvan. (Farsça)
  • Sundurma. (Farsça)
  • Çardak. (Farsça)

eza

  • Ticarette kaybetme, zarar etme.
  • Kibir ve gururunu bıraktırma.
  • Sıkıntı, eziyet, zulüm, cevr, sitem, renc, incinmek. İnsanın kerih görüp mahzun olduğu şey.
  • Hayır ve sadaka yoluyla mal vermede gururlanmak. Tetavül etmek.

fakir

  • Biçâre, muhtaç, yoksul. İslâm dini, ev kirası, yiyecek, içecek, giyecek, ilaç, yakacak gibi zorunlu ihtiyaçları karşılandıktan sonra yılda 96 gram altın alabilecek kadar geliri olmayanları fakir sayar. Fakirlerden vergi alınmaz, İslâm devleti zorunlu ihtiyaçlarını karşılamada, tedavi, tahsil (öğreni

fakr u zaruret

  • Yoksulluk ve çaresizlik.

falık-ül habbi venneva / fâlık-ül habbi vennevâ

  • Tohum ve çekirdekleri açarak büyüten (Allah C.C.)

falıku'l-habbi ve'n-neva / fâlıku'l-habbi ve'n-nevâ

  • Tohum ve çekirdekleri çatlatıp açarak filiz çıkaran Allah.

fasid icare / fâsid icâre

  • Aslı İslâmiyet'e uyduğu hâlde, sıfatı uygun olmayan icâre (kirâya verme).

fatihane / fâtihâne

  • Fethederek, açarak.

fenn-i ticaret

  • Ticaret bilimi.

ferbal

  • Çardak. Etrafı pencerelerle kaplı yazlık köşk. (Farsça)

fevren / فورا

  • Birdenbire, sür'atle, çarçabuk.
  • Çarçabuk, birden bire.
  • Hemen, derhal, çarçabuk. (Arapça)

feyzi-i biçare

  • Biçare, çaresiz Feyzi.

firaş-ı sahih

  • Fık: Nikâh ve mülk-i yemine müstenid bulunan istifraş. Mülk-i yemin, bir kimsenin temellükünde bulunan cariye demektir. Binaenaleyh bu iki şarta dayanan istifraştan, meydana gelecek çocuk, varis addolunur. Ancak, cariyeyi istifraşta husule gelen çocuğun kendisinden olduğunu müstefrişin söylemesi lâz

firaş-ı zaif

  • Fık: Cariyenin firaşı. (Bununla neseb sâbit olur)

firma

  • ing. Tescil edilmiş ticarî müessese.

füru' / fürû'

  • Dal, asıldan türeyen. Fer'in çokluk şeklidir.
  • Fıkıh ilminde (İslâm hukûkunda) çocuklar, torunlar ve onların çocukları.
  • Ahkâm-ı şer'iyye yâni İslâm dîninde ibâdet, münâkehât (nikâh, boşanma, nafaka), muâmelât (alış-veriş, ticâret, kirâlama v.b) ve ukûbâtla (cezâlarla) ilgili hükümler.

fütade

  • (Çoğulu: Fütâdegân) Mübtelâ, tutkun. (Farsça)
  • Biçare, zavallı. (Farsça)
  • Düşkün, düşmüş. (Farsça)

gabn-ı fahiş / gabn-ı fâhiş

  • Bir alışverişde veyahut ticari anlaşmada taraflardan birisinin nisbetsiz şekilde fazla aldanması.

galle-i vakf

  • Vakfın faide ve mahsulü. Bununla vakfın tabiî ve hukukî semereleri anlaşılır. Vakıf paraların ticareti ve vakıf akarların kirası, vakıf bahçelerin sebze ve meyveleri bu kabildendir.

garib-nüvaz

  • Kimsesizlere ve gariplere yardım eden. Biçareleri ve zavallıları koruyan. (Farsça)

gass

  • İncelik, zavallılık.
  • Biçare, zavallı.
  • Tatsız, yavan.

gaylem

  • Kul, cariye.
  • Kablumbağanın erkeği.
  • Mevzi ismi.
  • Mugaylân ağacı.

gılman ü cevari / gılman ü cevarî

  • Köleler ve cariyeler.

guref

  • (Tekili: Gurfe) Köşkler, kasırlar, çardaklar.

gurfe

  • Oda, çadır, çardak, cumba.

gurfe-i aliye / gurfe-i âliye

  • Yüksek çardak. Yüksek köşk.
  • Balkon, cumba.

gurre

  • Parlaklık. Her şeyin başlangıcı. Bu cihetle, kameri ayların ilk günlerine gurre-i şehr denilmiştir. Köleye, cariyeye ve malların en güzidelerine, gurret-ül emval denir. Güzel parlak yüze, vech-i agarr; açık ve nurani alına, cebhe-i garra denir ki, aynı asıldan müştaktırlar.
  • Fık: İska

guş-zed

  • Kulağa çarpan, işitilen. (Farsça)

güzir / güzîr / گزیر

  • Derman, çare, deva. (Farsça)
  • Çare. (Farsça)
  • Derman. (Farsça)

habt

  • Şiddetli vurmak. Önünü görmeyerek körcesine basıp yürümek.
  • Yanılmak, unutmak, hatâ etmek.
  • Fesada vermek.
  • Hiç umulmayan birisinden yardım istemek.
  • Cin çarpmak.

hacegi / hacegî / hâcegî / خواجگى

  • Tüccar, ticaretle meşgul olan kimse. (Farsça)
  • Efendilik, hocalık. (Farsça)
  • Hocalık. (Farsça)
  • Efendilik. (Farsça)
  • Ağalık. (Farsça)
  • Sahiplik. (Farsça)
  • Tüccar. (Farsça)

hafakan / خفقان

  • Sıkıntı. Kalb çarpıntısı. Iztırab.
  • Yürek çarpıntısı. (Arapça)

hafif / hafîf

  • Kuş uçarken, at koşarken veya rüzgâr eserken meydana gelen hışırtı, hışlama.

hafif-i kebuter

  • Güvercinin uçarken çıkardığı ses.

hafık

  • Ufkun nihayeti. Şark veya garb tarafı.
  • Vuran, çarpan, çırpınan.

halayık

  • Cariye, hizmetçi.

halecan / halecân / خلجان

  • Titreme. Kalb çarpıntısı. Heyecan.
  • Titreme, çarpıntı.
  • Kalbin çarpıntısı.
  • Çarpıntı. (Arapça)

halecan-ı kalb

  • Kalb çarpıntısı.

hallal / hallâl

  • Halleden, çare bulan, çözen.

hamile / hamîle

  • Sıklığından dolayı birbirine girmiş olan ağaçlar.
  • Ağaç ve ot bitmiş kumlu yer.
  • Döşek çarşafı.

han

  • Yolcuların misafir olduğu bina. Kervansaray. Otel. (Farsça)
  • Ticaret ehlinin sakin olduğu yer. (Farsça)

hane-zad

  • Efendisinin evinde dünyaya gelmiş olan köle veya cariye çocuğu. (Farsça)

haratin-i hassa / haratîn-i hassa

  • Osmanlılar zamanında Topkapı Sarayı'ndaki bir sınıf san'atkârın adı idi. Bunlar demir ve ağaç eşyayı tesviye ederlerdi. Bugünkü tâbirle tornacı demekti. Bileziklerden çarklara ve silâh yivlerine kadar her çeşit şey yaparlardı.

harb

  • İki veya daha çok devletin birbirleriyle siyasi alâkaları keserek silahlı kuvvetlerle çarpışmaları, vuruşmaları.

hariri / harirî

  • İpek eşya.
  • İpek tüccarı.
  • Bir nevi kâğıt.

hasıl-ı darb / hâsıl-ı darb

  • Mat: Çarpım. Çarpmak işinin neticesi. 5 sayısı 2 sayısıyla çarpılırsa, çıkan 10 sayısı, hâsıl-ı darbdır.
  • Çarpma işleminin sonucu.

hasir / hasîr

  • Hüsranda olan. Sapıtan, dalâlete giden. Azgın.
  • Eli boş. Müdafaasız. Çaresiz.

havd

  • Güzel ahlâk.
  • Güzel ve yumuşak vücutlu câriye.

hayat-ı içtimaiye ve ticariye

  • Toplumsal hayat ve ticaret hayatı.

heby

  • Küçük câriye.

helecan

  • Titreme, heyecan, kalp çarpıntısı.

hem-an-dem

  • Hemen, derakab, derhal, o anda, çarçabuk. (Farsça)

hem-derd

  • Dert yoldaşı, dert arkadaşı. Aynı dert ve kedere düçar olanların beheri. (Farsça)

heman

  • Derhâl, hemen, acele olarak, çarçabuk, o anda. (Farsça)

hevai / hevâî

  • Uçarı, nefsine düşkün, sorumsuz.

hile

  • Sed. Hâil.
  • Çare.
  • Maslahat ve hayırlı işlerde tedbirli ve tecrübeli olmak.
  • Aldatacak tarz ve tedbir. Fend. Mekir. Dabara.
  • Zeval ve intikal.
  • Sahtekârlık, yalancılık, düzenbazlık.

hile-i şer'iyye / hîle-i şer'iyye

  • Şer'î (dînî) çâre. Müslümanların, İslâmiyet'e uymaları ve haram işlememeleri için ihtiyatlı yol aramaları. Herhangi bir hususta İslâmiyete uymağa mani bir durum bulununca o şeyi yapabilmek için kolay olan bir çâre aramak veya bu sûretle bulunan çıkış yolu.

hisbe

  • Ecir, sevap.
  • İslâm hukukunda, devlet muhasebesi. Muhasebe dairesi.
  • Huk: Hisbe, daha sonraki çağlarda zabıta, çarşı zabıtası, ahlâk zabıtası gibi değişik müesseselerin adı oldu.

hisse senedi

  • Sermayesi paylara bölünebilen ticaret şirketlerinde, ortalıkdan doğan hakları ve sermaye payını temsil eden değerli evrak.

hükm

  • (Hüküm) Karar. Emir. Kuvvet. Hâkimlik. Amirlik.
  • İrade. Kumanda. Nüfuz.
  • Kadılık etmek.
  • Tesir. Cari olmak.
  • Makam.
  • Bir dâvanın veya bir meselenin tedkik edilmesinden sonra varılan karar.
  • Man: Fikirler ve tasavvurlar arasındaki râbıtayı tasdik veya

hurkus

  • Pire gibi bir böcek (Az olarak kanatlanır uçar).

hurre

  • (Çoğulu: Harâyir) İyi.
  • Câriye olmayan kadın.

hürre

  • Esir veya câriye olmayan hür kadın.
  • Hür kadın. Câriye olmayan kadın.
  • Cariye veya esir olmayan kadın.

huzruf

  • (Çoğulu: Hazârif) Fırıldak.
  • Değirmen çarkının birisi.
  • Pervâne.

i'lan

  • Belli etmek. Yaymak. Herkese duyurmak.
  • Gazetelerde veya sokaklarda duvarlara kâğıt yapıştırarak ticari bir iş, bir adres veya başka bir şeyi herkese bildirme.
  • Açığa vurma, yayma, meydana çıkarma.

i'tak

  • Esir, köle veya cariyeyi serbest bırakma.

i'tibar

  • (İtibâr) Ehemmiyet vermek. Hürmet, riâyet ve hatır saymak. Kulak asmak. İbret alıp uyanık olmak. Birisini veya sözünü makbul farzetmek.
  • Taaccüb etmek.
  • Şeref, haysiyet.
  • Bir şeyin gerçek değil, kararlaştırılan değeri.
  • Ticarette söz veya imzaya olan itimad.
  • <

i'tifar

  • Yere vurma. Kavrayıp yere çarpma. Üzerine atılıp kavrama.

iade-i itibar

  • Ticarette iflâstan kurtulma.
  • Kaybedilen itibarı tekrar kazanma. Şerefini kurtarma.

ibak

  • Bir esirin, bir köle veya câriyenin sebepsiz olarak, sahibini bırakıp kaçması.

ibdan

  • Kısrak.
  • Câriye, kız veya kadın esir.

icar / îcâr / ایجار

  • Kiralama. (Arapça)
  • Kiraya verme. (Arapça)
  • Kira. (Arapça)
  • Îcâr edilmek: Kiraya verilmek. (Arapça)
  • Îcâr etmek: Kiraya vermek. (Arapça)

icare-i faside / icare-i fâside

  • İn'ikad şartlarını câmi' olduğu halde sıhhat şartlarını tamamen veya kısmen cami olmayan icaredir. Bu, aslen meşru olduğu hâlde vasfen meşru bulunmamış olur. Binaenaleyh böyle bir icareyi mucir ile müstecirden herhangi biri fesh edebilir.

icare-i gayr-i mün'akide

  • İn'ikad şartlarını tamamen veya kısmen câmi' olmayan icaredir ki, buna "İcare-i batıla" da denir.

icare-i mevkufe

  • Başkasının hakkı taalluk edip icazeti lahık olmadıkça nâfiz olmayan icaredir.

icare-i mün'akide

  • Bey'ide olduğu gibi in'ikad şartlarını tamamen câmi' olan icaredir.

icare-i münecceze

  • Bir şeyi akd-i icare ânından itibaren kiraya vermektir. Akd zamanında kiranın başlangıcı söylenmezse kira, bir icare-yi müneccezeye haml olunur.

icare-i müşahere

  • Aylık olarak yapılan icaredir. Bir haneyi bir aylığına kiraya vermek gibi.

icare-i müsanehe

  • Yıllık olarak yapılan icaredir. Bir hanenin bir yıl müddetle kiraya verilmesi gibi.

icare-i müzafe

  • Bir şeyi gelecek muayyen bir vakitten itibaren kiraya vermektir. Meselâ: Bir hâneyi gelecek falan ayın birinden itibaren bir sene müddetle şu kadar bin liraya kiraya vermek, bir icare-i müzafedir.

icare-i sahiha

  • İn'ikad ve sıhhat şartlarını tamamen câmi' olan icaredir ki, şuyu'ı asilden ve şartı mufsidden hâli olmak üzere malum bir menfaatı, malum bir bedel mukabilinde temlik etmekten ibarettir.

icaret

  • İcâr, ücret. Kiraya vermek.
  • Kurtarmak, yardım etmek.

icareteyn

  • Müeccel ve muaccel icarelerle kiralanan vakıf emlâkı. Hem derhal alınan, hem ileride alınacak kirası olan vakıf bina.

iddet-i eşhür

  • Ay hesabıyla iddet beklemek. Boşanma tarihinden itibaren hür ise üç ay, cariye ise birbuçuk ay bekler.

iddet-i vefat

  • Fık: Ölüm neticesinde icab eden iddet. Kocası ölen kadın hür ise 130 gün, cariye ise 65 gün iddet bekler.

ifrag

  • Bir halden başka bir hale sokma. Kalıba dökmek. Şekil vermek.
  • Boşaltmak. Akıtmak. Dökmek. Câri kılmak.

ihram

  • Hacıların örtündükleri dikişsiz elbise.
  • Yün yaygı. Büyük yün çarşaf.
  • Fık: Hac veya umreyi yada her ikisini eda etmek için mübah olan şeylerden bazılarını nefsine menetmek ve onlardan sakınmak.

ihtilac

  • Seğirtme.
  • Çarpıntı, çarpma.
  • Etler gevşeyip büzülme.
  • Havale nöbeti.

ihtilacat

  • (Tekili: İhtilâc) İhtilaclar, çarpıntılar, seğirtmeler.

ihtilacat-ı asabiye

  • Asabî çarpıntılar.

ihtiyac

  • Çaresiz kalıp istemek. Muhabbetle meyletmek. Acz, fakr ve yoksulluk. Zaruret hali.

ilac / ilâc / علاج

  • Derde devâ olan şey. Hastayı veya yaralıyı iyi etmek için içmek veya sürmek üzere verilen şey.
  • Devâ, mualece.
  • Mc: Tedbir, çare, tavsiye, derman.
  • Hastaya bakma, iyi olmasına çalışma.
  • İlaç. (Arapça)
  • Tedavi. (Arapça)
  • Çare. (Arapça)

ilac na-pezir / ilac nâ-pezir

  • Tedavisi mümkün olmayan, ilâç kabul etmeyen. (Farsça)
  • İmkânsız, çaresiz. (Farsça)

ilac-pezir

  • Çaresi bulunabilen. (Farsça)
  • Tedavi edilebilen, ilâç kabul eden. (Farsça)

ilan-ı iflas / ilân-ı iflâs

  • Tüccarın işinde güçsüzlüğünü yani iflâs ettiğini resmî olarak söyleyip açığa vurması.

ilcaat-ı zaman

  • Zamanın getirdiği mecburiyetler, çaresiz durumda bırakmalar.

ima'

  • (Tekili: Emen) Câriyeler, kadın esirler.

iman-ı ye's

  • Çaresiz kalan, hayatından ümidsiz olan bir kimsenin imanı.

in'ikas / in'ikâs

  • Aksetme, tersine çevrilme.
  • Işık veya sesin bir şeye çarpıp geri gelmesi.
  • Aynada parlak şeyde eşyanın temessülü.
  • Bir yere çarpıp geri dönme, aksetme.

irkak

  • Köle edinme. Cariye veya köle satın alma.
  • İnciltme.

ısda'

  • (Sadâ. dan) Yankı. Aks-i sada. Sesin bir yere çarpıp dönmesiyle duyulan ikinci ses.

işfa'

  • (Şifâ. dan) Hastaya şifalı şeyler verme. Hastanın iyileşmesi için çeşitli çarelere başvurma.

ıskalariya

  • Geminin üst kısmına çıkabilmek için iskele, yani merdiven teşkil etmek üzere çarmıhlara aykırı ve kazık bağı ile bağlanmış ince halatlar.

iskalarya

  • ing. Çarmıkların halat basamakları.

iskele

  • Binada yüksek yerleri yapabilmek için kurulan geçici sal.
  • Deniz nakil vasıtalarının yanaşabilmeleri için deniz kıyısında yapılan yer.
  • Deniz kenarında ve deniz vasıtalarının yanaşmasına elverişli kasaba.
  • Bir memleketin deniz yolu ile yapılan ticaretine vasıta olan lima

istiare-i mekniye

  • (Kapalı istiare) Teşbihin temel unsurlarından yalnız benzetilenle yapılan istiare. Meselâ: Merhum Mehmed Akif'in:Şu karşımızda mahşer kudursa, çıldırsa,Denizler ordu, bulutlar donanma yağdırsa,Değil mi ortada bir sine çarpıyor, yılmaz.Cihan yıkılsa, emin ol bu cephe sarsılmaz...beyitlerinde düşman k

istibra / istibrâ

  • Temizlenme.
  • Erkeklerin küçük abdesti yaptıktan sonra yürüyerek, öksürerek veya sol tarafa yatarak, idrar yolunda damlalar bırakmaması. Kadınlar istibrâ yapmaz.
  • Nikâhla alınacak dul bir câriyenin hâmile olup olmadığını bilmek ve şüpheye yer vermemek için bir temizlik müddeti geçip tekr

ıstıdam

  • İki şeyin birbirine şiddetli çarpması.

istimare

  • ing. Gümrük'e ticarî mallara değer takdiri.
  • Baha biçme.

istitbab

  • (Tıbb. dan) Doktora başvurma, kendini hekime gösterme.
  • İlâç arama.
  • Çare isteme, derdine devâ arama.

istuh

  • Âciz, güçsüz, kuvvetsiz. Perişan, mahzun, biçare. (Farsça)

ıtk ala mal / ıtk alâ mal

  • Bir köle veya cariyenin kitabet suretiyle olmaksızın cins ve miktarı malum bir mal veya muayyen bir hizmet mukabilinde azad edilmesidir. Buna "Itk alâ cu'l" da denir.

ıtkname

  • Azad edilmiş olan köle veya cariyeye azad edildiklerini bildirmek üzere verilen vesika.

itticar

  • Ticaret yapma.
  • İlâç kullanma.

ivec

  • Eğrilik, çarpıklık, yanlışlık.
  • Hakkı ve hakikatı eğri büğrü heveslerle tahrif etmek, gayr-i müstakim şekle getirmek.

izhar

  • Açığa vurma. Meydana çıkarma.
  • Göstermek. Zâhir ve âşikâre ettirmek.
  • Yalandan gösteriş.
  • Tecvidde, iki harfin arasını birbirinden ayırıp açarak ihfâsız, idgamsız olarak okumaya denir. Bu sıfatın harfleri Huruf-ı halk denilen harflerdir.

ıztırar

  • Çâresiz olmak. Mecburiyet. İhtiyaç.

ıztırar vakti

  • Çaresizlik içinde kalındığı zaman dilimi.

ıztırari / ıztırarî

  • Zorunlu olarak, çaresizce.
  • Çaresizlik içinde oluş. Mecburiyet.

ıztırari olarak / ıztırârî olarak

  • Çaresizce, zorunlu olarak.

ka'kaa

  • Silâh çatırtısı. Kılınç veya süngü gibi silâhların birbirine çarpmasından çıkan ses.

kahya / kâhya

  • Büyük konaklarda ev işlerini idare eden kimselerle san'at ve ticaret sahiplerinin işlerine bakmak üzere hükümet tarafından seçilen kimselere eskiden verilen addır.

kalb-i hayal

  • Hayâlin, gerçekte carî olan şeyleri tersine çevirmesi.

kalfa

  • Sarayla konaklardaki cariyeler hakkında kullanılan bir tâbir idi. Konaklarda bu tâbir, daha çok bunların eskileri ve yaşlıları hakında kullanılırdı. Gençlerine "kız" denilir ve adlarıyla çağrılırlardı.
  • Eski tarz mekteblerde öğretmen yardımcısı.
  • Bir san'atta usta ile çırak ara

kameriyye / قمریه

  • Çardak. Bahçelerde, mehtaplı gecelerde oturmak üzere yapılıp, etrâfı sarmaşık v.s. çiçeklerle örtülü bulunan yer. Küçük köşk.
  • Çardak. (Arapça)

karar

  • Hüküm, çare, düzenlilik, ölçülülük, tahmin.

karlayl

  • (Thomas Carlyle) (Hi: 1210-1298) İskoçya'da doğmuş, Londra'da ölmüştür. İskoç tarihçisi ve filozofudur. Babası dindar bir duvarcı ustası idi, oğlunu papaz yapmak istiyordu. Onun dinî şüpheleri papaz olmasına mâni oldu. Yedi sene manevî mücahededen sonra imanî mes'elelerde istikrar elde edebilmiştir.

karz-ı hasen

  • Ödünç verme, çarşıda benzeri bulunan herşeyi, belirsiz bir zaman sonra, aynısı geri verilmek üzere verme.

kasaba

  • (Çoğulu: Kasabât) Akciğerdeki nefes borularından herbiri. Bronş.
  • Küçük şehir. Çarşısı olan büyük köy.
  • Ahalisi beş-on bin raddelerinde olan mâmure.

kasid / kâsid

  • İşlemez, revâçsız, kıymetsiz. Çarşıda pazarda geçmez olan para.

kazak

  • Her kavmin askerliğe, akın ve çapula ayrılmış efradı.
  • Çarlık Rusyasında ayrıca bir sınıf teşkil eden sipahiye benzer süvari askeri.

kazib

  • Karada ve denizde ticarete hırslı olan kimse.

kec

  • Eğri, çarpık. (Farsça)

keffaret-i savm

  • Ramazan-ı Şerifte özürü bulunmaksızın muayyen şartlar dâhilinde orucunu bozan bir mükellefin, müslim veya gayr-i müslim bir köle veya câriye azâd etmesinden; buna muktedir değilse, iki ay muttasıl oruç tutmasından; buna da muktedir değilse, altmış fakire yemek yedirmesinden ibârettir.

keffaret-i yemin

  • Yaptığı bir yemine sadık kalmayıp bozan bir müslümana lâzım gelen keffâret demektir ki: Muktedir ise, müslim veya gayr-i müslim bir köle veya câriye azad etmekten; muktedir değil ise, on fakiri akşamlı sabahlı doyurmaktan veya on fakire birer parça libas giydirmekten; bu üç şeyden birine muktedir ol

keffaret-i zıhar / keffâret-i zıhâr

  • Bir erkeğin, hanımını veya onun yüz, baş, ferc gibi bir uzvunu, kendisine nikâhı ebedî haram olan bir kadına veya onun bakılması haram olan yerine benzetmesi yâni "Sen anam gibisin" veya "Senin sırtın anamın sırtı gibidir" demesinin affı ve onunla te krâr münâsebet kurabilmesi için olan çâre.

kej

  • Çarpık, eğri. Kumral. Tüylü keçi. (Farsça)

kelave

  • İpek veya iplik saracak çark.

keniz / kenîz / كنيز

  • Esir kadın. Hayalık, câriye. (Farsça)
  • Cariye. (Farsça)

kenizek

  • Küçük cariye. (Farsça)

kerrat

  • Kerreler. Defalar. Çarpım cetveli.

kesir darbı

  • Bölme işleminde paydanın çarpılarak büyütülmesi.

kıram

  • Nakışlı perde.
  • Duvara tutulan örtü.
  • Çarşaf.

kırnak

  • Halayık, cariye, esir kadın.

kıyemi / kıyemî

  • Çarşıda benzeri bulunmayan, bulunsa da fiyatları farklı olan mal.

kombinezon

  • Tertib, düzenlemek. (Fransızca)
  • Çare. (Fransızca)
  • Kadın iç gömleği. (Fransızca)

komisyon

  • Meclis şubesi. Hususi surette teşkil olunan meclis. (Fransızca)
  • Ticarette vasıtalık etme, dellâllık ücreti. (Fransızca)

konsolos

  • İtl. Yabancı ülkelerde yurttaşlarının haklarını korumak ve bağlı bulunduğu hükümete siyasî ve ticarî bilgileri vermekle vazifeli hariciye memuru.

kuçe

  • Dar sokak, küçük sokak. (Farsça)
  • Pazar, çarşı. (Farsça)

küreyvat-ı hamra

  • Kırmızı kan kürecikleri. Kana kırmızı rengini veren, çekirdeksiz, yuvarlak, küçük hücrecikler olup kanın her mm.küpünde beş milyon kadar bulunurlar, beden hücrelerine erzak dağıtırlar ve bir kanun-u İlâhî ile hücrelere erzak yetiştirirler. (Tüccar ve erzak memurları gibi)

kuss ibn-i saide

  • İslâmiyetten önce Arabistan'da yaşamış İyâd Kabilesinin ileri gelenlerinden, mühim hakikatlı bir şâirdir. Cârud gibi hakperesttir. Henüz Hazret-i Muhammed Aleyhissalâtü Vesselâm genç iken Suk-ı Ukaz panayırındaki hitabeti ile meşhurdur. Hitabesinde bir Hak Peygamber geleceğini ve onun en güzel bir d

kustar

  • Kesedar. Sarraf.
  • Tüccar, tâcir.
  • Mizan, ölçü.
  • Bir şehre veya bir beldeye vâli olan kimse.

la'net

  • Bedduâ; bir kimsenin kötülüğünü, Allahü teâlânın af ve merhametinden mahrum olmasını, ihânet edenlerin veya kötülüklerin gerektiği cezâya çarptırılmasını istemek.

lacerem

  • şüphesiz, elbette, besbelli.
  • Nâçar, zaruri.

lafk

  • İki şeyi birbirine çarpma.

lailaç / lâilaç

  • Çâresiz, dermansız, imkânsız.

lakve

  • Ağız çarpılması.

lamehale / lâmehale / lâmehâle / لامحاله

  • Hilesiz.
  • Çaresiz, imkânsız, ister istemez.
  • İster istemez, çaresiz. (Arapça)

lami-ün nur / lâmi-ün nur

  • Nur saçarak parlıyan.

lamme

  • Cin çarpması. Çarpıklık.
  • Yaramaz nesne.

lemis / lemîs

  • Câriye ismi.

let

  • Dayak, kötek. (Farsça)
  • Dövme, vurma. (Farsça)
  • şiddetle çarpma. (Farsça)

leyle-i erbaa

  • Haftanın dördüncü gecesi olan çarşamba gecesi.

ligayrihi haram / ligayrihî haram

  • Aslında helâl olup, başkasının hakkı olduğu için veya neticeleri itibarı ile haram olan şey. Meselâ cuma namazı esnasında ticaret yapmak gibi.

lisan-ı ıztırar

  • Çaresizlik ve mecburiyet dili.

lisan-ı ıztırari / lisan-ı ıztırarî

  • Çaresizlik ve mecburiyet dili.

ma'reke

  • Muhârebe meydanı, çarpışma yeri.
  • Çarpışma. Kıtal. Cenk.

ma'reke-i evham

  • Vehim ve asılsız kuruntuların çarpıştığı savaş alanı.

ma'ruş

  • Üstü çardak şeklinde yapılı bina.

maden-i ticaret

  • Ticaret kaynağı.

madrub

  • Vurulmuş. Döğülmüş. Çarpılmış. Darbolunmuş.
  • Damgalanmış.
  • Mat: Darbedilen (çarpılan) sayı.

madrubeyn

  • Mat: Birbirine çarpılan iki sayıdan herbiri.

magavir

  • (Tekili: Mugâvir) Kıtal eden, harbeden, çarpışan.

mahale

  • Çare, tedbir.
  • Hile.

mahkum etme / mahkûm etme

  • Cezaya çarptırma.

makine-i ahval / makine-i ahvâl

  • Hallerin makinesi, idârî ve içtimâi çark.

mal

  • Fık: Bir kimsenin tasarrufunda bulunan kıymetli, lüzumlu şey. (Varlık, servet, para, ticaret eşyası gibi.)

mal-ı habis / mâl-ı habîs

  • Zor ile gasb edilen ve rüşvet olarak alınan, çalınan mallar ve kendine emânet olan mallar, izinsiz ticârette kullanılarak elde edilen kârlar ve dâr-ül-harbde yâni kâfir memleketlerine gidenin (tüccârın, seyyâhın), kafirlerden, rızâsı olmadan aldığı mallar.

manzur / منظور

  • Bakılan. (Arapça)
  • Dikkat çeken. (Arapça)
  • Manzur olmak: Görülmek, göze çarpmak. (Arapça)

mareke / mâreke

  • Çarpışma yeri, çarpışma.

masdum

  • Çarpılmış. Kendisine vurulmuş.

masra'

  • Çarpışma, ölme.
  • Güreş meydanı.

mazrub / مضروب

  • (Zarb. dan) Zarbolunmuş. Çarpılmış. Dövülmüş.
  • Basılmış, damgalanmış.
  • Mat: Çarpılan.
  • Dövülen. (Arapça)
  • Çarpılan. (Arapça)

mazrubeyn

  • Birbirine çarpılan iki sayıdan herbiri.

mecrur / mecrûr

  • Ar. gr. başına gelen bir câr harfi veya bir tamlama nedeniyle son harfi esre olan kelime.
  • Çekilen, sürüklenen; gr. başına geldiği câr harfiyle önündeki fiilin mânâsı kendine bağlanan ve daima esreli okunan kelime.

medar-ı ticaret

  • Ticaret kaynağı.

medraa

  • Ferâce, kaftan, çarşaf.

mefluk

  • Yoksul, zavallı, biçare, miskin.

menassa

  • Çeyiz odası.
  • Yüksek yer, çardak.

merabih

  • (Ribh. den) Ticâretten elde edilen kazançlar.

merhamet

  • (Rahm. den) Acımak, şefkat göstermek. Korumak, iyilik etmek. Biçârelere yardımda bulunmak. Esirgemek.

merhemsay / merhemsây

  • Merhem süren. Çare ve deva bulan. (Farsça)

merhemsaz / merhemsâz

  • Çare bulan. Merhemci, ilâç yapan. (Farsça)
  • Merhemsâz olmak: Çare bulmak.

merhemsazi / merhemsâzî

  • Çare buluculuk. (Farsça)

meta / metâ

  • Ticarî değer, değerli mal.
  • Ticaret malı.

meta' / مَتَاعْ

  • Fayda. Menfaat.
  • Kıymetli eşya. Tüccar malı.
  • Ticaret malı.

mevla / mevlâ

  • Yardımcı ve koruyucu olan Allahü teâlâ.
  • Sevgili, sevilen.
  • Âzâd edilmemiş, serbest bırakılmamış köle ve câriyenin sâhibi, efendisi.
  • Âzâd edilmiş köle.
  • Kölesini âzâd etmiş olan kimse.

mevzu'

  • Bahis. Üzerinde durulan mes'ele.
  • Aşağılanmış olan.
  • Konulmuş. Vaz olunmuş.
  • Uydurma. Doğru ve hakikat olmayan.
  • Geçer olan, muteber, işlemekte olan, câri.

mezheb taklidi

  • Amelde yapılacak işlerde bir müctehidin ictihâdlarına, fetvâlarına tâbi olma. Mevcût dört hak mezhebden birini öğrenip, kabûllenip, onunla amel etme.
  • Dört mezhebden birine uyan kimsenin bir işi yapmada ihtiyâç veya zarûret (başka hiçbir çâre bulunmama) veya meşakkat (güçlük) bulundu

micrefe

  • (Çoğulu: Micref-Mecarif) Ateş küreği.

mihrab

  • Camide imamın namaz kılarken cemaatin önünde durduğu yer.
  • Şiddetli harbeden cengâver. Bahadır.
  • Evin şerefli yüksek yeri, çardak.
  • Meclisin sadrı ve ekrem mevzii.
  • Mc: Harb âleti.
  • Orman.
  • Melikin hususi makamı.
  • Mc: Şeytan ve hevâ ile muhare

mihver

  • Dünyanın kuzey ve güneş kutbu arasından geçtiği farz olunan hat, dönen bir şeyin ortasından geçen mil. Düzgün geometrik şekilleri iki eşit kısma ayıran doğru çizgi. Çark ve tekerlek gibi dönen şeylerin ortasından geçen mil. Merkez.
  • Mat: Üzerinde bir müsbet ciheti var farzedilen sonsu

mik'ab

  • Geo: Küb.
  • Mat: İki defa kendisi ile çarpılan sayı.

mil

  • İğne gibi ince ve uzun bir âlet.
  • Göze sürme çekecek âlet.
  • Ucu sivri çelik kalem.
  • Sivri dağ tepesi.
  • Bir çarkın, üzerinde döndüğü mihver, eksen.
  • Elektromotordan iş tezgâhına kuvvet nakleden uzun çelik çubuk.
  • Selin bıraktığı en verimli münbit topr

milk-i yemin

  • Köle, cariye.
  • Köle, cariye.

misak

  • Sürme, gütme, sevketme.
  • Havada uçarken kanadını birbirine vurup uçan güvercin.

misli / mislî

  • Çarşıda, pazarda aynı evsâfta, özellikte benzeri bulunan, fiyatları farklı olmayan mal.

mu'tak

  • Serbest bırakılmış köle, câriye veya esir.

muahede-i ticari / muahede-i ticarî

  • Yalnız ticâret işleriyle alâkalı olmak üzere devletler arasında yapılan andlaşma.

muakabe

  • Bir kimseyi cezalandırma. Cezaya çarpma.

mübareze / mübâreze / مُبَارَزَه

  • Çarpışma, dövüşme.
  • Çarpışma.

mübareze etmek

  • Karşı koymak, çarpışmak.

mübarezekarane / mübârezekârâne

  • Çarpışarak, dövüşerek.

mücadele / mücâdele

  • Savaşma, çarpışma.

mücahede

  • (Çoğulu: Mücahedât) Cihad etme.
  • Din düşmanına karşı koyma. Çarpışma.
  • Uğraşma. Çalışma. Gayret gösterme.İslâmiyette mücahedenin ehemmiyeti hakkında Deylemî'den (R.A.) mervi Hadis-i Şerif meâli: "Allah bir kulu sevdiği vakitte onu Zât-ı Uluhiyetine hizmet etmek için seçer. Onu

mücahid / mücâhid

  • Cihad eden. Çalışan. Din için çalışan. Düşmanlara karşı koyan. Çarpışan.
  • Fık: Allah (C.C.) yolunda gönüllü olarak cihada iştirak etmek istediği halde nefakadan, silâh ve saireden mahrum olan gazi demektir. Âyet meâli: "Bizim uğrumuzda mücahede edenlere mutlaka yollarımızı gösteririz
  • Allah yolunda din düşmanları ile çarpışan, cihâd eden.

mücahidin / mücahidîn

  • (Tekili: Mücahid) Mücahidler. Cihad edenler. Allah yolunda mallarıyla, canlarıyla çalışan, çarpışanlar.

mucir

  • (Ecir. den) İcar eden, kiraya veren.

müctenih

  • (Cenah. dan) Meyillenen, bir tarafa eğilen.
  • Secdede usulüne göre ellerini yere koyup dirseklerini açarak kollarını kanat şeklinde tutan.

mudarebe

  • (Darb. dan) Döğüşme, vuruşma.
  • Bir taraftan sermaye diğer taraftan emek ile kurulan ticaret şirketi.

müdebbire

  • Azat olması, efendisinin ölümüne bağlı olan câriye.

müflis

  • İflas etmiş. Parasız kalmış. Ticarette kâr elde edemeyip veya bazı sebeplerle sermayesini batırmış olan.

müfritane / müfritâne

  • Çok aşırıya kaçarak.

muhanna

  • Çarpık, bükük, eğri.
  • Kınalanmış.

muhtesib

  • Eskiden İslâm devletlerinde iyiliği emredip, kötülüğü yasaklayan, engel olan ve cemiyette güzel ahlâk ve fazîletlerin korunmasına ve dînî hükümlerin uygulanmasına, çarşı ve pazarların düzenine bakmakla vazîfeli, ilim, fazîlet ve kuvvet sâhibi kimse.

mükatebe / mükâtebe

  • Yazışma. Mektuplaşma. Birbirine yazma.
  • Fık: Azâd edilmesi, bazı şartlara -mal kazanmak veya bir müddet hizmet etmek gibi neticeye- bağlı olan köle veya câriye ve bu azad hususunda yapılan mukavele.

mükatib / mükâtib

  • Mektup yazan. Mektuplaşan.
  • Fık: Köle veyâ câriyesinin azâd edilmesini bir kazanca veya bir müddete bağlayan efendi.

mülk-i yemin / mülk-i yemîn

  • Bir kimsenin mülkü olan köle veya câriye.
  • Bir kimsenin emrindeki köleler ve câriyeler.

mün'akis

  • Akseden, geri dönmüş, bir yere çarpıp geri gelen.

münhaniye

  • Eğilmiş, eğri ve çarpık olan. Bükülmüş.
  • Geo: Eğri çizgi. Hatt-ı münhani.
  • Eğri, çarpık.

münharif

  • (Harf. den) İnhiraf eden, yoldan çıkmış. Eğilmiş, çarpık. Usulünden çıkmış, sağlam olmayan.
  • Tecviddeki mânâsı için "İnhirâf"a bakınız.
  • Geo: Dört kenarlı, fakat hiçbir kenarı birbirine müsâvi ve müvâzi (eşit ve paralel) olmayan şekil. Sadece iki kenarı birbirine müvâzi (parale
  • Yoldan çıkmış, çarpık.

musademat

  • Çarpışmalar. Vuruşmalar. Müsademeler.

müsademat / müsâdemât

  • (Tekili: Müsademe) Vuruşmalar, birbirine çarpmalar. Müsademeler.
  • Çarpışmalar.
  • Çarpışmalar, vuruşmalar.

musademat-ı azime / musademat-ı azîme

  • Büyük çarpışmalar, çalkantılar.

müsademat-ı azime / müsademat-ı azîme

  • Büyük çarpışmalar.

musademe

  • Çarpışma, çatışma.
  • İki şeyin birbiriyle çarpışması. Çarpışmak. Vuruşmak.

müsademe / مصادمه / müsâdeme / مُصَادَمَه

  • Çarpışma.
  • (Çoğulu: Müsademat) Vuruşma, birbirine çarpma.
  • Silâhlı çarpışma.
  • Çarpışma, vuruşma.
  • Çarpışma. (Arapça)
  • Çatışma. (Arapça)
  • Çarpışma.

müsademe-i efkar / müsademe-i efkâr

  • Fikirlerin çarpışması, muhtelif fikirlerin birbirine karşı söylenişi.

müsadim

  • Çarpışan.
  • Çarpışan, vuruşan.

müstatıbb

  • (Tıbb. dan) Çare arayan, deva arayan.

müste'cir

  • (Ecr. den) İsticar eden, kira ile tutan, kiracı.

müstecir

  • (İcaret. den) Eman dileyen, himaye isteyen. Korunmasını dileyen.

müstefreşe

  • (Firaş. dan) Odalık, câriye.

müstmend

  • (Çoğulu: Müstmendân) Kederli, hüzünlü, mahzun. Zavallı, miskin, biçâre. (Farsça)

müstmendan / müstmendân

  • (Tekili: Müstmend) Hüzünlü, kederli ve mahzun kimseler, üzgün kişiler. Zavallılar, miskinler, biçareler. (Farsça)

müstmendane / müstmendâne

  • Zavallılıkla, biçarelikle, mahzunlukla. (Farsça)

mütacere

  • Ticaret yapma.

mutaffifin / mutaffifîn

  • Ticârette hile yapanlar, fazla alıp noksan veren ve eksik tartanlar.

mutaredat

  • (Tekili: Mutarede) Saldırmalar, vuruşmalar, çarpışmalar.

mutarede

  • (Çoğulu: Mutaredat) (Tard. dan) Saldırma, vuruşma, çarpışma.

müteavvic

  • Eğilmiş, eğri, çarpılmış, çarpık.

mütelatım

  • (Mütelatıma) Birbirine çarpan, çarpışan, çalkalanan. Dalgalı.

müteneffiz

  • Nüfuz sahibi, sözü geçer olan. İtibarı cari bulunan.

mütesadim

  • (Sadme. den) Birbirine çarpışan, birbirine çarpıp vuran.

müteserri

  • Odalık edinen, câriye edinen.

muzdar / مُضْطَرْ

  • Çaresiz.

muztar

  • Zorlanmış. Cebr olunmuş. Mecbur kalış. Çaresiz kalıp başı sıkılan.
  • (Zaruret. den) Çaresiz kalmış, zorlanmış.
  • Mecbur, çaresiz.
  • Sıkışık, zor durumda olan, çâresiz.

muztarrin / muztarrîn

  • Çaresizler. Sıkıntı içinde olanlar.

na-çar

  • Çaresiz, elinden iş gelmeyen. Mecbur kalmış olan. (Farsça)

na-çari / na-çarî

  • Çaresizlik. (Farsça)

na-tuvan

  • (Nâtüvân) İktidarsız, zayıf, halsiz, kudretsiz, çâresiz. (Farsça)

naçar / nâçâr / ناچار

  • Çaresiz, elinden iş gelmeyen, mecbur kalmış olan.
  • Çaresiz, sorunda. (Farsça)
  • İster istemez. (Farsça)

nafıka

  • (Çoğulu: Nevâfık- Nüfeka) Arab tavşanının (diğer adı; tarla fâresi dedikleri hayvanın) iki yuvasından gizli olanın adıdır. Bu hayvan, bunun tavanını yeryüzüne çok yakın yapar. Belirli olan kasia dedikleri yuvasında tehlike hissederse hemen nâfıkanın tavanını delerek kaçar. Münafıklar buna benzediği

nahhas

  • Esirci, esir ticareti yapan kimse.
  • Hayvan alıp satan kişi.

nakur

  • Sur gibi ağızla üflenerek çalınan boruya denir. Nakr; vurmak ve didiklemek mânalarına geldiği gibi, boru çalmak mânasına da gelir. Çünkü boru çalındığı zaman, içinden hava tazyiki ile didiklenmiş olacağı gibi, dışından da o ses, çarptığı kulakları didikleyeceği cihetle boruya "minkar" mânasıyla alâk

narh

  • Çarşıda pazarda satılan her türlü mal için hükûmet tarafından konulan fiyat.

natuvan / nâtuvan

  • Kuvvetsiz, çaresiz.

natüvanem / nâtüvânem

  • İktidarsızım, çaresizim.

necare

  • Dülgerlik, neccarlık.

neccariyye / neccâriyye

  • Hicretin üçüncü asrında Hüseyin bin Muhammed en-Neccâr tarafından kurulan bozuk fırka.

nekayat / nekâyat

  • Çarklar.
  • Vakitler.

netice-i ıztırar

  • Çaresizliğin sonucu.

nevres

  • Su kuşlarından mavi renkli bir kuştur; başının yarısı siyah yarısı beyaz olur; güvercin büyüklüğündedir. Su üstüne yakın uçar ve balık gördüğü gibi kapar.

nizek

  • Câriye. (Farsça)
  • Küçük mızrak, süngü. (Farsça)

nüame

  • Eksen. Çark veya çıkrık ortasındaki mihver.

ödünç vermek

  • Çarşıda misli yâni benzeri bulunan her şeyi, belirsiz bir zaman sonra, misli geri verilmek üzere verme.

paleng

  • Postal. Çarık. (Farsça)

paleng-i fersude

  • Eski çarık.

pazar / pâzâr / بازار

  • Çarşı, pazar. (Farsça)
  • Alışveriş. (Farsça)

perende

  • Uçan, uçucu. (Farsça)
  • Av kuşu. (Farsça)
  • Çark gibi dönerek atılan takla. (Farsça)

pervane

  • Fırıldak çark. (Farsça)
  • Geceleri ışığın etrafında dönen küçük kelebek. (Farsça)
  • Haberci, kılavuz. (Farsça)

pervaz-ı berdar / pervaz-ı berdâr

  • Yükselip uçan. Uçarak dolaşan.

peşrev

  • (Aslı: Pişrev) Önde giden. (Farsça)
  • Türk müziğinde bir saz eseri. (Farsça)
  • Güreşten önce pehlivanların ellerini birbirine veya dizlerine çarparak ve biraz sıçrayarak yaptıkları oyun. (Farsça)
  • Bir çeşit ok. (Farsça)

rakabat

  • (Tekili: Rakabe) Boyunlar. Ense kökleri.
  • Köleler, câriyeler. Kullar.

rakabe

  • Ense kökü, boyun.
  • Kul, köle, câriye.

rakaha

  • Ticaret.
  • Kesb, kazanma.

rakik

  • (Rikkat. den) Yufka yürekli, ince merhamet ve şefkat sahibi olan.
  • Köle, câriye.

re'bil

  • Câriye, kadın esir.

reddet

  • Güzellikler arasında nazara çarpan çirkinlik.
  • Bir defa reddediş.

revak / رواق

  • (Rivak) Ev önündeki saçak.
  • Kemer. Kubbe. Çardak. Önü açık, üstü örtülü yer.
  • Sundurma, çardak.
  • Sundurma. (Arapça)
  • Çardak. (Arapça)

reyta

  • (Çoğulu: Riyat-Riyâtâ) Car denilen örtü.

rezm

  • Cenk, muharebe, çarpışma, savaş. (Farsça)

ribah

  • (Tekili: Ribh) Kazançlar, kârlar, ticaretten elde edilen kârlar.

ribh-i ticaret

  • Ticârî gelir, kâr.

ribh-i ticari / ribh-i ticarî

  • Ticârî kâr.
  • Ticaret kazancı.

rida

  • Örtü, belden yukarı örtülen şey, çar ve şal.
  • Akıl. İlim. Seha.
  • Zinet. Parlaklık veren şey.
  • Hırka.

rubu'

  • (Tekili: Rub') Dörtte birler.
  • Metrenin kabulünden evvel ipekli, yünlü, basma ve emsali kumaş, bez ve sairenin ölçülmesinde kullanılan çarşı arşınının kesirlerinden birinin adıdır.

ruhsatiyye

  • San'at veya ticaret için verilen izin kâğıdı.

sademat / صدمات

  • Sadmeler, çarpmalar, darbeler. (Arapça)
  • Musibetler. (Arapça)

sadme / صدمه

  • Bir vuruş, çarpma, vurma, çatma.
  • Birden bire patlama.
  • Ansızın başa gelen musibet.
  • Darbe, çarpma.
  • Çarpma, vurma, tokuşma. (Arapça)
  • Musibet. (Arapça)

saika-zede

  • Yıldırım çarpmış. (Farsça)

saikanın isabeti

  • Yıldırımın çarpması.

salb

  • Asmak. Darağacına çekmek. Çarmıha germek.
  • Kemikten yağ çıkarmak.

sancak beyi

  • Eyalet teşkilâtıyla timar usulünün cari olduğu zamanlarda beş on kazalık yerin mutasarrıfı ile sipahisinin kumandanına verilen addır. Osmanlıların ilk zamanlarında beylere yahut hükümdar evlâtlarına has olarak verilen mıntıkalara "Sancak" denilir, bu sancaklara tasarruf edenlere de "Sancak Beyi" adı

şeddad

  • Kâfir.
  • Çok eskiden Yemen'de Âd Kavminin hükümdarı Allah'a isyan ederek Cennet'e benzetmek iddiasiyle İrem bağını yaptırmış, bu bağdaki köşke girmeden kavmi ile yani taraftarlariyle birlikte gazaba uğramış, çarpılmış, yerin dibine geçmiştir.

sefine-i tüccariye

  • Ticaret gemisi.

şehbaz-ı edvar-pervaz / şehbâz-ı edvar-pervaz

  • Her devirde uçarcasına hâkimiyetini kuran.

şehbender

  • Ticaret nezaretinin teşekkülünden evvel ticaret işlerine bakmak ve tüccarlar arasındaki ihtilâfları halletmekle vazifelendirilen memurun ünvanı idi.

şem'un

  • Hz. İsa'nın (A.S.) havarilerindendir. Petros veya Sen Piyer de denir. Antakya kilisesini yaptırmıştır. Mi: 65'de Roma'da Neron tarafından hapsedilmiş ve çarmıha gerilerek şehid edilmiştir. Hristiyan âlemine büyük hizmeti vardır. Esas adı, Şem'un-us Safâ'dır.

şems-i envar / şems-i envâr

  • Etrafa nur saçarak aydınlatan güneş.

şerar

  • "Şerir" den mastardır ve yaramazlık mânâsına gelir.
  • İnsanın yüzüne çarpan ses.

serari

  • (Tekili: Süriyye) Câriyeler, odalıklar.

sermaye-i ticaret

  • Ticaretin kazandırdığı servet; manevî sermaye.

sıbhal

  • Şişman, büyük keler.
  • Deve.
  • Kırba.
  • Câriye.

şikestebal / şikestebâl / شكسته بال

  • Kanadı kırık. (Farsça)
  • Çaresiz, üzgün. (Farsça)

sil'a

  • Bedende olan ur.
  • Ticaret malı.
  • Sülük.

silk

  • Çöğenler adı verilen havuç.
  • Pancar.
  • Kurt, zi'b.
  • Şerli, ahlâksız kadın.

suda-ger

  • Bezirgân, tüccar. (Farsça)

suda-geri / suda-gerî

  • Ticaret. (Farsça)

sudager / sûdâger / سوداگر

  • Tüccar. (Farsça)

suk / sûk / سوق

  • Çarşı, pazar. Alım satım yeri.
  • Çarşı.
  • Çarşı.
  • Çarşı. (Arapça)

suka

  • Çarşı adamı, esnaf.

suki / sukî

  • Çarşı ve pazarla alâkalı.
  • Çarşılı, pazarlı.

sulh-perver

  • Sulhçu. Dâimâ sulh ve sükun isteyen. Harp ve çarpışmak istemeyen. Barışsever. (Farsça)

sürdak

  • (Çoğulu: Sürâdikat) Kapıya asılan perde ve çardak.
  • Çadır. Bezden olan ev.

suret / sûret / صورت

  • (Çoğulu: Sur - Suver) Biçim, görünüş.
  • Kılık. Tarz.
  • Yol. Gidiş. Hal.
  • Tasvir. Dıştan görünen şekil.
  • Çare.
  • Yüz. (Arapça)
  • Çare. (Arapça)
  • Biçim. (Arapça)
  • Tarz. (Arapça)

suret-i tesviye

  • Hal çaresi.

süriyye

  • (Çoğulu: Serâri) Cariye, odalık.

sürriyye

  • Sahibi tarafından başka yerde oturtulan cariye.

suver / صور

  • Yüzler. (Arapça)
  • Çareler. (Arapça)
  • Biçimler. (Arapça)
  • Tarzlar. (Arapça)

ta'ciz / ta'cîz / تَعْج۪يزْ

  • Rahatsız etme, çâresiz bırakma.
  • Rahatsız etme, çâresiz bırakma.

ta'riş

  • Üzüm çubuğuna çardak yapmak.
  • Temel yapmak.

ta'riz / ta'rîz / تعریض

  • Laf çarpma, dokundurma, taşlama. (Arapça)

ta'zir-i eşraf

  • Ümera, yüksek tüccar, köy a'yanı gibi şerefli kimseler hakkındaki ta'zirdi ki, ya bilvasıta ilâm suretiyle veya mahkemeye celbedilerek bilmuvacehe ihtar suretiyle yapılır.

tabiatı taklid

  • Tabiatta cari olan kanunları kelâmda da kendine göre tatbik etme.

tacir / tâcir / تاجر

  • Ticaret yapan, ticaretle uğraşan.
  • Ticaret yapan.
  • Tüccar.
  • Tüccar, ticaret yapan. (Arapça)

tacir-i yemeni / tâcir-i yemenî

  • Yemenli tüccar.

taciz / tâciz

  • Âciz bırakma, çaresiz kılma.

tahrir-i rakabe

  • Köle veya cariye azad etme.

tak / tâk

  • Bina kemeri. Yarım daire şeklinde kapı ve pencere üstü. Çardak. Kubbe. Kavisli bina. Eyvan.

talid

  • Bir kimsenin (köle, câriye, hayvan gibi) canlı eşyası.

tasfik-i esnan

  • Soğuktan dişlerin birbirine çarpması.

tayeran ederken

  • Uçarken, dolaşırken.

tebellüd

  • Ağır, tembel olma.
  • Bir şeye tahassür ve teessüf etme. Pişmanlıktan dolayı "hay meded" diye ellerini birbirine çarpma.
  • Yere düşme.

tecarüb

  • (Tekili: Tecarib) (Tecrübe) Tecrübeler.

tecr

  • Bezirgânlık etmek, ticaret yapmak.

tedabir / tedâbir / تدابير

  • (Tekili: Tedbir) Tedbirler, çareler.
  • Çareler, tedbirler. (Arapça)

tedavir

  • (Tekili: Tedvir) Tedvirler. Çâreler. Yollar. Dolaşmalar.

tedbir / tedbîr / تدبير

  • Bir şeyi elde edecek veya önliyecek yol, çâre; bir işin sonunu düşünerek hareket etmek.
  • Çare, önlem. (Arapça)

tedvim

  • Teskin etmek, sâkinleştirmek.
  • Kuşun, uçarken dönüp deverân etmesi.
  • Dili ağızda döndürmek.
  • Tatmak.

teemmi

  • (Emet. den) Cariye edinme.
  • Dadı satın almak.

tefe'ül

  • Fal açmak.
  • Bazı hâdiseleri, tevafukları uğurlu saymak. Meselâ: Bir kitabı rast gele açarak ilk tevafuk eden yeri okuyup ona dikkat ederek onu uğurlu ve esas bir ders sayma gibi.
  • Olacak şeyi tahmin etmek. (Zıddı: Teşe'üm)

tefe'ülen

  • Tefe'ül ederek; bir kitabı rastgele açarak uygun gelen yeri yorumlayarak.

telatum / telâtum

  • Birbiri ile çarpışmak, vuruşmak. (Deniz dalgaları gibi)
  • Birbirine şamar vurmak.
  • Vuruşma, çarpışma.
  • Vuruşma, çarpışma.

temayül

  • (Çoğulu: Temayülât) Meyletmek. Bir cihete iltifat etmek. Bir tarafa eğilmek.
  • Bir yana çarpılmak.
  • Bir yana veya bir kimseye fazla taraftarlık ve sevgi göstermek.

temedru'

  • Ferace ve kaftan giymek. Çarşaf giymek.

tenkib

  • Dolaşıp gezmek.
  • Ticaret yapmak. Tefahhus etmek.
  • İnceden inceye araştırmak.

terkik

  • İnce ve nazikâne sesle anlatma, mânası kinaye yollu olma.
  • Tecvidde: Harfi ince okumak.
  • Bir kimseyi köle veya cariye etme.
  • Yumuşatma.
  • İnceltme.

tesadüm / tesâdüm / تصادم

  • Vuruşma. Şiddetle çarpışma.
  • Çarpışma.
  • Müsademe, şiddetli çarpışma, savaşmak.
  • Çarpışma, tokuşma. (Arapça)
  • Tesâdüm etmek: Çarpışmak, tokuşmak. (Arapça)

tesadüm-ü efkar / tesadüm-ü efkâr

  • Fikirlerin çarpışması.
  • Fikirlerin çarpışması. Münazara.

teşemmüs

  • (Şems. den) Güneşleme, güneşe çıkma.
  • Güneş çarpması.

teserri

  • Cariye alma, odalık edinme.

tevhin

  • (Vehn. den) Zayıf kılmak, zâfiyete duçâr eylemek veya edilmek.
  • Zayıfa nisbet etmek veya edilmek.

tezgah / tezgâh

  • Dokuma âleti. (Farsça)
  • Ticaret masası. İş yeri. (Farsça)

ticaret eşyası / ticâret eşyâsı

  • Ticâret niyetiyle alınıp, ticâret için saklanılan eşyâ.

ticaret-i azime / ticaret-i azîme / ticâret-i azîme / تِجَارَتِ عَظ۪يمَه

  • Büyük ticaret.
  • Büyük ticaret.

ticaret-i hafiye

  • Gizli ticaret.

ticaret-i uhreviye

  • Âhiret ile ilgili ticaret.

ticaretgah / ticaretgâh / تِجَارَتْكَاهْ

  • Ticaret yapılan yer, ticaret yeri. (Farsça)
  • Ticaret yeri.

ticarethane / ticarethâne / ticârethâne / تجارت خانه

  • Ticaret yapılan yer.
  • Ticaret yeri. Ticaret edilen yer. (Farsça)
  • Ticaret yapılan işyeri. (Arapça - Farsça)

ticari / ticarî

  • Ticaretle ilgili.
  • (Ticariyye) Ticaretle ilgili, ticarete ait.

tüccar

  • (Tekili: Tâcir) Tacirler, satıcılar. Ticaret yapanlar.

ucruf

  • (Çoğulu: Acârif) Uzun ayaklı karınca.

üftade / üftâde

  • Düşmüş. Fakir, biçare. (Farsça)
  • Âşık, tutkun. (Farsça)
  • Biçare, zavallı, âşık.
  • Düşkün, çaresiz.

üftadegi / üftadegî

  • Düşkünlük, biçarelik. (Farsça)

ukus

  • (Tekili: Aks) Akisler, yankılar, çarpmalar.

ulemaü's-su / ulemâü's-sû

  • Kötü âlimler; geçici menfaatlar veya baskılar karşısında hakikatları gizleyen ve gerçekleri çarpıtan âlimler.

ulemaü's-su' / ulemâü's-sû'

  • Kötü âlimler; geçici menfaatlar uğruna hakikatları gizleyen ve gerçekleri çarpıtan âlimler.

ulliyye

  • (İlliyye) Yüksek tabaka. En yüksek. En şerefli.
  • Çardak.

ümm-i veled

  • Efendisinden (sâhibinden) çocuğu olan câriye, köle kadın.

ümm-ül veled

  • Huk: Çocuğunun kendi efendisinden olduğunu söyleyen çocuk doğurmuş cariye.

uteka

  • (Tekili: Atik) Azatlılar. Azat olmuş köle veya cariyeler.

vecr

  • (Çoğulu: Evcâr) Mağara.

velaid

  • (Tekili: Velide) Cariyeler, kadın esirler.

velide

  • (Çoğulu: Velâid) Cariye.

vesile-i ticaret

  • Ticaret aracı.

vücür

  • (Tekili: Vicâr) Arslan, ayı, kurt gibi vahşi hayvanların inleri.
  • Sel sularının oyduğu yerler.

yar-ı cihar / yâr-ı cihar

  • (Bak: Çar yâr)

yunus aleyhisselam / yûnus aleyhisselâm

  • Musul yakınındaki Nineve (Ninova) ahâlisine gönderilen peygamber. Babasının ismi Metâ'dır. Yûnus aleyhisselâm Âsûr Devleti'nin başşehri ve önemli bir ticâret merkezi olan Nineve şehrinde doğdu.

zaruret / zarûret

  • Çaresizlik. Muhtaçlık. Sıkıntı. Yoksulluk.
  • Çaresizlik, yoksulluk, mecburiyet.

zavahir

  • (Tekili: Zâhir) Görünüş. Dış görünüş.
  • Göze çarpan yerler. Yüksek yerler.

zede

  • (Zed) Birleşik kelimeler yapılarak, "vurulmuş, çarpılmış, tutulmuş" manalarına gelir. Meselâ: Musibet-zede : Musibete uğramış. (Farsça)
  • "Vurulmuş, çarpılmış, tutulmuş" mânâsında son ek.

zedegan / zedegân

  • (Tekili: -zede) Tutulmuşlar, çarpılmışlar, uğramışlar mânalarına gelir ve birleşik kelimeler yapılır. (Farsça)

zened

  • (Hâl sigası Zeden masdarından) Vuruyor, çarpıyor, tutuyor (meâlinde). (Farsça)

 

Bağış Yapmak İçin Tıklayın