LUGGAT
OSMANLICA TÜRKÇE SÖZLÜK

{ lügât . lügat . لغت }

Arapça ve Farsça yazımları, Osmanlıca okunuşları 
ve detaylı açıklamaları ile birlikte.

Arama yapmak istediğiniz kelimeyi girip
karşılığını bulmak istediğiniz "OSMANLICA ARA" ya da "TÜRKÇE ARA" butonlarına tıklayın.
Türkçe - Osmanlıca Sözlük'te çıkarma ifadesini içeren 325 kelime bulundu...

a'mal-i erbaa / a'mâl-i erbaa

  • Mat: Dört işlem. (Toplama, çıkarma, çarpma, bölme.)

acc

  • Yüksek sesle haykırma,
  • Gürültü çıkarma. Deveyi döğme.

adem-i tezkiye

  • Temize çıkarmama; hoş görmeme.

analoji

  • Mant. Benzetme yoluyla sonuç çıkarma. Bilinmeyen bir durum, bir hadise, bir münasebet ve bir varlık hakkında hüküm vermek için bilinen bir benzeri hakkındaki bilgilerden faydalanılarak muhakeme yürütülmesidir. Bu tarz düşünce çok defa düşüneni yanlış sonuca götürür. Muhtemel olanın muhakkak zannedil

anarşilik

  • Hiçbir kayıt ve kural tanımama, kargaşa çıkarma.

anin

  • Yağ çıkarmağa mahsus olan yayık. (Farsça)

arzu-yu tenzih-i hakikat

  • Hakikati temize çıkarma arzusu.

aşikar / âşikâr / آشكار

  • Açık, belli, aşikâr. (Farsça)
  • Âşikâr etmek: Ortaya çıkarmak, belli etmek. (Farsça)
  • Âşikâr olmak: Ortaya çıkmak, belli olmak. (Farsça)

ayb-cu / ayb-cû

  • İnsanın ayıplarını araştıran, herkesin ayıbını, noksanını meydana çıkarmak isteyen. (Farsça)

azin / âzîn

  • Kaide, kanun. (Farsça)
  • Süs, zinet, güzellik. (Farsça)
  • Yoğurttan yağ çıkarmak için hususi olarak yapılmış yayık. (Farsça)

azl

  • Azil, atma, dökme, çıkarma.

bahbaha

  • Devenin kükreyip ses çıkarması.
  • Çıtırdama. Mışıldama.
  • Deve çağırmak.

bahs

  • Noksanlık. Azlık. Nâkıs. Az.
  • Akarsu ile sulanmayıp yağmur suyu ile mahsül alınabilen tarla.
  • Zulüm. İşkence.
  • Uzaklık.
  • Gümrük almak.
  • Göz çıkarmak.

bahsere

  • Dağıtma.
  • Gizli bir şeyi aşikâr yapma, meydana çıkarma.
  • Kesilerek tane tane olma.

beraat verme

  • Temize çıkarma, suçsuz olduğunu bildirme.

beraet / berâet

  • Temize çıkarmak. Bir şahsın, hakkında iddia edilen suçtan uzak olduğunun veyâ işlediği söylenilen suçun gerçekte suç olmadığının anlaşılması.
  • Kurtuluş vesîkası.

cela' / celâ'

  • Gurbete düşmek, memleketinden ayrı olmak. Şehrinden ve meskeninden çıkmak.
  • Başkalarını çıkarmak.
  • Açık haber.
  • Ruşen olmak, parlamak.

cerd

  • Elbisesini çıkarma, elbisesinden soyma, çıplak hâle getirme.
  • Ot ve ağaç yetişmeyen yer.

ceşer

  • Davarı otlamaya çıkarmak.

cifir

  • Harflere verilen sayı kıymetiyle ibarelerden geçmişe veya geleceğe ait işâretler çıkarmak, tarih düşürmek.
  • Harflere verilen sayılarla mânâlar çıkarma ilmi.

cifr

  • (Cefr) Harflere verilen sayı kıymeti ile, geleceğe veya geçen hâdiselere, ibarelerden tarih veya isme dâir işaretler çıkarmak ilmidir.

dakdaka

  • Davarın tırnağının taşa dokunup ses çıkarması.

dalgıç

  • Mercan, inci ve saire avlamak veya denizin dibine düşmüş olan şeyleri çıkarmak için denizin dibine dalmaya alışık adam. (Türkçe)

decl

  • Örtmek.
  • Devenin katranlanması.
  • Karıştırmak, yalan söylemek. Hakkı bâtıl; bâtılı hak diye göstermek. Anarşi çıkarmak.
  • Bâtılı hak gösteren.
  • Mübâlâgalı fâili; Deccaldır.

def-i tabii / def-i tabiî

  • Doğal şekilde çıkarma, başından atma.

delk

  • Eski ve yamalı elbise. Dervişlerin giydikleri eski aba. (Farsça)
  • Kılıcı kınından çıkarmak. (Farsça)

derece-i tahkik

  • Araştırma ve her şeyin gerçek yüzünü ortaya çıkarma derecesi.

deyyus

  • Derare. Karısının kötü hâllerine göz yuman ve ses çıkarmayan adam.

dikta

  • Lât. Diktatörlerin davranışları.
  • Hiç ses çıkarmadan yerine getirilecek emir.

duhur

  • Def'etme, çıkarma, kovma, uzaklaştırma.

eazım-ı müçtehidin / eâzım-ı müçtehidîn

  • Âyet ve hadisler başta olmak üzere, diğer dinî delillerden hüküm çıkarma bilgi ve kabiliyetine sahip olan büyük İslâm âlimleri.

ehlullah

  • Allah adamları, Allahü teâlânın emirlerine uyup, O'nun sevgisini ve ism-i şerîfini gönlünden hiç çıkarmayan evliyâ zâtlar.

faş / fâş

  • Meydana çıkarma, açığa vurma.

faza'

  • Sıkmak.
  • Çıkarmak.
  • Almak.

feda

  • Gözden çıkarma, uğruna verme.
  • Kurban.

feda etmek

  • Uğruna her şeyi gözden çıkarmak.

feda'

  • Kurban.
  • Uğruna verme, gözden çıkarma.
  • Bir yere toplanmış arpa, buğday veya hurma.
  • Hurma ve üzüm kurutulan yer.

fekk

  • Açmak. Ayırmak.
  • Kırmak.
  • Kaldırmak.
  • Kesmek.
  • El ve bilek, yerinden burkulup çıkmak.
  • Rehin verilen şeyi kurtarıp çıkarmak.
  • Köle azadetmek.
  • Pir-i fâni olmak.

fely

  • Bit toplamak.
  • Şiirin ince mânâlarını çıkarmak.
  • Kesmek.
  • Kılıç ile vurmak.

fena / fenâ

  • Tasavvuf ilminde bir terim. Kendini yok görmek. Mâsivâyı, Allahü teâlâdan başka her şeyi unutmak, mahlûkların (yaratılmışların) sevgi ve düşüncesini gönülden çıkarmak. Allahü teâlâyı çok zikir (anma) netîcesinde meydana gelen kendini unutma hâli.

fena-i kalb / fenâ-i kalb

  • Mahlûkların (yaratılmışların) varlığını, sevgisini kalbden çıkarmak. Kalbin Allahü teâlâdan başka hiç bir şeyi bilmemesi ve sevmemesi, unutması.

feramuş

  • Unutma, hatırdan çıkarma. (Farsça)

feşş

  • Eritmek.
  • Süt sağmak.
  • Çıkarmak.
  • Yabani olan keçiboynuzu ağacının yemişi.

fevt

  • Ölüm, mevt.
  • Kaybetme. Elden çıkarma. Kaçırma. Bir şeyin bir daha ele geçmiyecek şekilde elden çıkması.
  • Bir daha ele geçmemek üzere kaybetmek, elden çıkarma, kaçırma,
  • Ölüm.

fitne

  • Azgınlık ve bozgunculuk; baştan çıkarma.

fitne-kar / fitne-kâr

  • Ortalığı bozmağa çalışan. Fitneci. Fesâd verici. Fitne çıkarmak isteyen. (Farsça)

gaile açmak

  • Sıkıntılı ve uğraştırıcı bir şeyler ortaya çıkarmak.

gamus

  • Şiddetli emir.
  • Süngü ile vurup, ucunu diğer taraftan çıkarmak.
  • Karnındaki yavrusu belli olmayan deve.

habs

  • Hapis, alıkoyma, bir yere kapatıp dışarı çıkarmama. Salıvermeme.
  • Zaptetme, tutma.

hacc-ı kıran

  • Hac ile ömreye birlikte niyet ederek ihrâm giyip, ömrenin vazîfelerini yaptıktan sonra ihrâmını (hac elbisesini) çıkarmayarak aynı elbise ile hac vazîfelerini de yapmak. Bu haccı yapana kârin hacı denilir.

hafhafa

  • (Çoğulu: Hafâhıf) Köpeğin, yemek yerken ses çıkarması.
  • Sırtlan sesi.

halz

  • Kabuğunu çıkarmak, derisini soymak.

hamas

  • Verem.
  • Yumuşaklıkla ve kolaylıkla bir şeyi çıkarmak.

hamuşane

  • Sessizce, ses çıkarmadan. Sessizliği andırır bir şekilde. (Farsça)

harbcu

  • Kavga çıkarmaya istekli olan, savaş arzu eden.

hasıl / hâsıl / حاصل

  • Ortaya çıkan, var olan. (Arapça)
  • Hâsılı: Kısacası, sonuç olarak. (Arapça)
  • Hasıl etmek: Meydana getirmek, ortaya çıkarmak. (Arapça)
  • Hâsıl olmak: Ortaya çıkmak, var olmak. (Arapça)

hasıl etmek

  • Meydana getirmek, ortaya çıkarmak.

haşr

  • (Haşir) Toplanmak, bir yere birikmek.
  • Toplama, cem'etmek.
  • Kıyametten sonra bütün insanların bir yere toplanmaları. Allahın, ölüleri diriltip mahşere çıkarması. Kıyamet.
  • Bir tohumun içinden büyük ağaçlar çıktığı gibi, her bir insanın acb-üz zeneb denilen bir nevi çekir
  • Toplama.
  • Ölüleri diriltip mahşere çıkarma.
  • Kur'ân'-ın 59. sûresi.

hazf / حَذْفْ

  • Aradan çıkarma, çıkarılma. Yok etme, silme, ortadan kaldırma, giderme, düşürme.
  • Selâm ve tahiyyatı uzatmayıp kısa kesmek.
  • Mahvetmek.
  • Vurmak.
  • Atmak.
  • Aradan çıkarma, kaldırma, giderme, silme, gizli tutma.
  • Çıkarma, silme.
  • Aradan çıkarma.

hısa'

  • Hayvanın hayalarını çıkarma, eneme, burma.
  • İnsanı hadım etme.

i'lan

  • Belli etmek. Yaymak. Herkese duyurmak.
  • Gazetelerde veya sokaklarda duvarlara kâğıt yapıştırarak ticari bir iş, bir adres veya başka bir şeyi herkese bildirme.
  • Açığa vurma, yayma, meydana çıkarma.

i'tisar

  • Suyunu çıkarmak için bir şeyi sıkma.

ibhah

  • Sesini boğuk bir şekilde çıkarma.

ibhak

  • Gözünü çıkarma, kör etme.

iblis

  • İnsanları Allah yolundan çıkarmağa çalışan şeytan.

ibra / ibrâ

  • Temize çıkarma.
  • (Ber'. den) Temize çıkarmak. Borçtan kurtarmak. Sağlamlaştırmak.

ibra-i amm / ibrâ-i âmm

  • Huk: Bir kimsenin zimmetini bütün haklardan, dâvâlardan temize çıkarmak.

ibret

  • Ders çıkarma.

ibtal / ibtâl

  • Bozma, boşa çıkarma, uyuşturma.

ichar

  • (Cehr. den) Sesle okuma.
  • Ortaya çıkarma, zuhur ettirme, meydana çıkarma, açıklama.

iclas / iclâs

  • Oturtma, tahta çıkarma.

ictihad / ictihâd

  • Kudret ve kuvvetini tam kullanarak çalışmak. Gayret etmek. Çalışmak.
  • Anlayış.
  • Kanaat.
  • Fık: Şeriatın fer'î mes'elelerine âit hükümleri, İslâm müçtehidlerinin, usulüne uygun olarak, Kur'an ve Hadis-i Şeriflerden çıkarmaları ve bunun için tam gayret etmiş olmaları. Böyle
  • İnsan gücünün yettiği kadar zahmet çekerek, çalışma. Kur'ân-ı kerîmde ve hadîs-i şerîflerde açıkça bildirilmemiş olan işlerin hükümlerini açıkça bildirilenlere benzeterek meydana çıkarma.
  • Âyet ve hadîslerden hüküm çıkarma, içtihat.

içtihad

  • Dinen kesin olarak belirtilmeyen bir konuda Kur'ân ve hadisten hüküm çıkarma.

içtihad-ı hata / içtihad-ı hatâ

  • Yanlış ve hatâlı hüküm çıkarma.

ictihadat / ictihâdât

  • Hüküm çıkarmalar.

içtihadat / içtihadât

  • İçtihatlar; dinen kesin olarak belirtilmeyen konularda Kur'ân ve hadîse dayanarak hüküm çıkarma işlemleri.

içtihadi / içtihadî

  • İçtihatla ilgili; dinen kesin olarak belirtilmeyen bir konuda Kur'ân ve hadise dayanarak hüküm çıkarmayla ilgili olan.

idla'

  • İhraç etmek, çıkarmak.

idlal / idlâl

  • Hak yoldan çıkarma, saptırma.

idlal etme / idlâl etme

  • Hak yoldan çıkarma, saptırma.

ifate

  • (Fevt. den) Kaybetme, kaçırma, elden çıkarma.

ifdah

  • (Fadih. den) Kötülüğü açığa vurma. Kusur ve ayıpları meydana çıkarma.

ifşa / ifşâ / اِفْشَا

  • (Çoğulu: İfşâât) Duyurmak. Fâşetmek. Meydana çıkarmak. Gizli bir şeyi herkese duyurmak.
  • Açığa çıkarma.

ifşaat / ifşâât / اِفْشَاآتْ

  • Duyurmalar, gizli şeyleri açığa çıkarmalar.
  • (Tekili: İfşa) İfşa etmeler, fâşetmeler, meydana çıkarmalar, duyurmalar.
  • Açığa çıkarmalar.

ifsad / ifsâd

  • Bozmak, fitne, karışıklık çıkarmak, bozgunculuk yapmak.

ifsah

  • Unutmak. Akıldan çıkarmak. İhmal etmek.

iftikak

  • (Fekk. den) Rehinden kurtarma, rehinden çıkarma.

iğva / iğvâ

  • Azdırma, baştan çıkarma.
  • Ayartma, baştan çıkarma.

igva'

  • Ayartmak. Azdırmak. Baştan çıkarmak.

ihdas / ihdâs

  • Ortaya çıkarma.
  • Yeni bir şey ortaya çıkarma.

ihfa / ihfâ

  • Örtmek, gizlemek; tecvidde bir terim. On beş ihfâ harflerinden önce gelen tenvin veya sâkin nunu, izhâr (birbirinden ayırmak) ile idgâm (birbirine katmak) arasında, şeddeden uzak olarak gunne ile genizden çıkarmak.

ıhla'

  • Çıkarmak.

ıhlaf

  • Su aramak. Yerine halef etmek.
  • Kılıç çıkarmak için elini uzatmak.

ihrac / ihrâc

  • Çıkarmak. Dışarı atmak. Fazla malı başka memlekete göndermek. İstifade için meydana koymak.
  • Çıkarma.
  • Çıkarmak.
  • İhraç, çıkarma, dışarı atma.

ihraç

  • Çıkarma.

ihrac / ihrâc / اخراج

  • Çıkartma. (Arapça)
  • Dışsatım, yurt dışına gönderme. (Arapça)
  • İhrâc edilmek: (Arapça)
  • Çıkarılmak. (Arapça)
  • Dışsatım yapılmak, ihraç edilmek. (Arapça)
  • İhrâc etmek: (Arapça)
  • Çıkarmak. (Arapça)
  • Dışsatım yapmak, ihraç etmek. (Arapça)

ihraç / اخراج

  • Çıkarma.

ihraç etme

  • Çıkarma.

ihracat / ihrâcat / ihrâcât / اخراجات / اِخْرَاجَاتْ

  • (Tekili: İhrâc) Memleketteki fazla malı başka memlekete göndermek, satmak.
  • Çıkarmalar. İhraç etmeler.
  • Bir madeni yerin altından çıkarma işlemleri.
  • Çıkarmalar. (Arapça)
  • Dışsatımlar. (Arapça)
  • Dışarı çıkarmalar.

ıhsa'

  • Haya çıkarmak.

ihsa'

  • Yalnız bir ilim ve san'at dalıyla meşgul olup, o hususda ihtisas yapıp terakki etme. Husyelerini çıkarma, iğdiş etme, eneme, erkekliğini giderme.

ıhtila'

  • Çıkarmak.

ihtira / ihtirâ

  • Yepyeni bir şey ortaya çıkarma.

ihtira' / ihtirâ'

  • Evvelce olmayan bir şeyi ortaya çıkarma, îcâd etme, yaratma, yoktan var etme.

ık'ad

  • Yüksek bir yere çıkarmak.
  • Oturtmak.

ıkmas

  • Suya daldırıp çıkarma.

iktitab

  • Yazılmış olan bir şeyin kopyasını çıkarma, suretini alma.

ilaf

  • Ülfet etmek. Alıştırmak. Ülfet ettirmek.
  • Bir adedi bine çıkarmak.

ilm-i cifr

  • Harflerin sayı değerlerinden anlam çıkarmak üzerine kurulu ilim.

ilm-i nücum

  • İlm-i Ahkâm-ı Nücum da denir. Yıldızların ahvalinden, hareketlerinden mâna çıkarmağa çalışmak ve araştırmak ilmidir.

ilm-i usul / ilm-i usûl / عِلْمِ اُصُولْ

  • Delillerden hüküm çıkarmayı öğreten ilim.

imtira'

  • Çıkarma, ihrac etme, dışarı atma.
  • Şüphelenme, kuşkulanma.
  • Tereddüt, mütereddidlik, kararsızlık.

in'isar

  • Ezip sıkma, sıkıştırma, suyunu çıkarma.

inca'

  • Kurtarma, necata erdirme, selâmete çıkarma.

incam

  • Meydana çıkarma.
  • (Yağmur) dinme.

inkaz

  • Kırma ve bozma.
  • Tuhaf sesler çıkarma. Küçük bir hayvanın veya böceğin kendine mahsus ses çıkarması.
  • Vücuttaki oynak yerlerden çıkan ses.

inkişaf ettirme

  • Geliştirme, açığa çıkarma.

inkişaf ettirmek

  • Geliştirmek, ortaya çıkarmak.

inşa / inşâ / اِنْشَا

  • Yapma, ortaya çıkarma.

intikah

  • Kemikten ilik çıkarma.

intikam

  • Öç almak. Hınç ve acı çıkarmak.

intisah

  • (Nesh. den) Kopyasını çıkarma.

inza'

  • Çekip çıkarmak.
  • Soyunmak.
  • Zorla çekip çıkarmak.
  • Feragat.

ira

  • Bağış yapma, iyilikte bulunma.
  • Çakmaktan ateş çıkarma. Parlama.

ıs'ad

  • Yukarı çıkarmak. Yükseltmek.
  • Mekke-i Mükerreme'ye gitmek.
  • İnbikten geçirmek.

is'ad

  • Yükseltmek, yukarı çıkarmak.
  • Mekke-i Mükerremeye gitmek.

is'ar

  • Çocuğun diş çıkarması.

ısata

  • Seslenme, ses çıkarma.

ısdar

  • (Sudur. dan) Çıkarma, çıkarılma, sudur ettirme.
  • Deveyi sudan geri döndürmek.
  • Rücu ettirmek, geri döndürmek, vazgeçirmek.

islal

  • (Sell. den) Kılıcı sıyırıp çıkarma.
  • Verem etme, verem uğratma.

isnan

  • (Sinn) Yaşlanmak. İhtiyarlamak.
  • Diş çıkarmak.

ispat

  • Kanıt göstererek birşeyin gerçek yönünü ortaya çıkarma.

istatistik

  • Hüküm çıkarmak için bilgi toplama ve sınıflandırma ilmi.
  • Bir neticeye varmak veya bir hüküm çıkarmak için metodlu olarak mevcud lüzumlu şeyleri toplayıp sayı hâlinde göstermek işi ve bu işle meşgul olan ilim. (Fransızca)

istibham

  • Karışık ve belirsiz olma.
  • Ses çıkarmama, susma.

istibraz

  • Meydana çıkarmak, açığa vurmak.

istidlal / istidlâl / استدلال

  • (Dalâl. den) İman ve İslâmiyet yolundan çıkarmağa, dalâlete düşürmeğe çalışmak.
  • Bir delile dayanarak bir şeyden netice çıkarmak. Delil getirerek anlamak.
  • Delil getirme, delile dayanarak hüküm çıkarma.
  • Delil ile hüküm çıkarma, akıl yürütme, delillerin ışığında yargıda bulunma. (Arapça)

istihrac / istihrâc

  • Bir şeyin içinden bir şey çıkarmak. Bir mânâyı istidlâl etmek. Meydana ve harice çıkarmak. Bâzı emareleri beliren şeylerden ileriye âit olacak şeyleri çıkarmak. İstidlâl etmek.
  • Birşeyin içinden bir şey çıkarma; ilmî ve mânevî güçle Kur'ân-ı Kerimden mânâ çıkartma.
  • Çıkarma, çıkarım.

istihraç

  • Delillerden hareketle hüküm çıkarma.

istihrac / istihrâc / استخراج

  • Çıkarma. (Arapça)
  • Hüküm çıkarma. (Arapça)
  • Anket. (Arapça)
  • İstihrâc etmek: Çıkarmak. (Arapça)

istihrac etme

  • Çıkarma.

istihrac-ı esrar

  • Sırları ortaya çıkarma.

istihrac-ı esrar-ı kur'ani / istihrac-ı esrar-ı kur'ânî

  • Kur'ân'ın ince sırlarını keşfedip ortaya çıkarmak.

istihrac-ı gaybi / istihrac-ı gaybî

  • Gaybî haberlerden mânâ çıkarma.

istihracat / istihrâcât

  • Çıkarmalar, çıkarımlar.

istihracat-ı kur'aniye / istihracat-ı kur'âniye

  • Kur'ân-ı Kerimden anlam çıkarma işlemleri.

istihza / istihzâ

  • Söz, yazı, işâret veya çeşitli davranışlarla bir kişinin ayıp ve eksikliklerini ortaya çıkarmak, onunla eğlenmek, alay etmek.

istikra / istikrâ / اِسْتِقْرَا

  • Ayrı ayrı olaylardan genel bir hüküm çıkarma.
  • Hadiselerden ortak bir sonuç çıkarma.

istikra'

  • Gezmek, dolaşmak, etraflı bilgi edinmek. Ayrı ayrı hâdiselerdeki müşterek vasıflara dikkat ederek umumi bir netice çıkarmak. Umumi araştırmak. Fertten umuma âit hüküm sâhibi olmak.

istilal

  • Sıyırıp çıkarma. Sıyrılıp çıkarılma.

istilal-i seyf

  • Kılıcı kınından sıyırıp çıkarma.

istinbat / istinbât / استنباط

  • Bir söz veya bir işten gizli bir mânâyı meydana koymak.
  • Müçtehid veya büyük bir âlimin gizli bir mânâyı içtihadı ile meydana çıkarması.
  • Bir mes'eleyi derin tetkik ile meydana çıkarması.
  • Bir mes'eleyi derin tetkik neticesinde kaynaklarından güçlükle anlamak.
  • Eldeki delillerden yeni hükümler çıkarma.
  • Kur'ân-ı kerîmde ve hadîs-i şerîflerde açıkça bildirilmemiş hükümleri, bilgileri, açıkça bildirilenlere benzeterek, meydana çıkarmak.
  • Bir iş veya sözden gizli bir anlam çıkarmak, tahmin etmek.
  • Bir söz veya işten gizli bir mânâ çıkarma, zımnen, açık olmayarak, dolayısıyla anlama.
  • Bir sözden gizli bir mânâ çıkarma.
  • Anlam çıkarma, hüküm çıkarma. (Arapça)

istinbat etmek

  • Gizli mânâyı ortaya çıkarmak.

istinbat-ı ahkam / istinbat-ı ahkâm

  • Hüküm çıkarma.

istinbatat

  • Bir söz veya bir işten gizli bir mânâ ve hüküm çıkarma işlemleri.

istinsah / istinsâh

  • Nüshasını çıkarma, bir sûretini çıkarma, kopye etme.

istintac

  • Netice çıkarma, sonuç çıkarma.
  • Netice almak. Netice çıkarmak.

istisal

  • (Asl. dan) Kökten koparıp çıkarmak.
  • Tıb: Bedenden kesilmesi veya koparılması istenen bir parçayı, uru kökünden koparmak.

istislal

  • Çekip çıkarma, sıyırma.

ıtrah

  • (Tarh. dan) Çıkarma, tarhetme, dışarı atma.

iz'af

  • Zayıflatmak, kuvvetsiz hale getirmek.
  • İki kat etmek. İki misline çıkarmak.

izhal

  • Hatırdan çıkarma, unutma.

izhar / izhâr / اِظْهَارْ

  • Açığa vurma. Meydana çıkarma.
  • Göstermek. Zâhir ve âşikâre ettirmek.
  • Yalandan gösteriş.
  • Tecvidde, iki harfin arasını birbirinden ayırıp açarak ihfâsız, idgamsız olarak okumaya denir. Bu sıfatın harfleri Huruf-ı halk denilen harflerdir.
  • Açığa çıkarma, gösterme.
  • Açıklamak, ortaya çıkarmak. İki harfi birbirinden ayırmak mânâsına tecvîd ilminde bir terim.
  • Gösterme, ortaya çıkarma.

izhar etme

  • Meydana çıkarma, gösterme.

izhar etmek

  • Göstermek, ortaya çıkarmak.

izhar-ı azamet

  • Büyüklüğü, yüceliği ortaya çıkarma, gösterme.

ızlal / ızlâl / اضلال

  • Yoldan çıkarma. (Arapça)

izn

  • (İzin) Yasağı kaldırmak. Bir şeye ruhsat vermek. Yol vermek. Hizmetten çıkarmak.

ıznan

  • Bir kimseyi kabahatlı çıkarma.

karin hacı / kârin hacı

  • Hac ile ömreye birlikte niyyet eden. Önce ömre için Kâbe-i muazzamayı tavaf ve sa'y edip, sonra ihrâm elbisesini çıkarmadan ve traş olmadan, hac günlerinde hac için, tekrâr tavaf ve sa'y yapan.

kemal-i içtihad / kemâl-i içtihad

  • Tam ve mükemmel bir içtihad; dinen kesin olarak belirtilmeyen bir konuda Kur'ân ve hadisten hüküm çıkarma.

keşf / كشف

  • Açığa çıkarma; mânevî âlemlere ait bazı hakikatleri kalb gözüyle görme.
  • Açmak, gizli bir şeyi bulmak, ortaya çıkarmak. Bir şeyin üzerindeki kapalılığı kaldırmak.
  • Evliyânın, his ve akılla anlaşılmayan şeyleri, kalbine gelen ilhâm yoluyla bilmesi.
  • Açma, meydana çıkarma, gizli bir şeyi bulma, bir sırrı öğrenme.
  • Allah tarafından ermişlere ilham edilen gizliyi bilme yetisi.
  • Keşif, bulma, ortaya çıkarma. (Arapça)

keşf-i esrar

  • Sırları keşfetme, incelikleri meydana çıkarma.

keşf-i kablelvuku

  • Olmadan önce keşfetme, meydana çıkarma.

keşf-i kat'i / keşf-i kat'î

  • Kesin keşif, mânevî âlemlerde bazı hakikatleri görme ve ortaya çıkarma.

keşf-i raz / keşf-i râz

  • Gizli bir şeyi meydana çıkarma.
  • Gizli bir şeyi meydana çıkarmak, açıklamak. (Farsça)
  • Sır toplamak, casusluk etmek. (Farsça)

keşfetmek

  • Gizli birşeyi ortaya çıkarmak.

keşfiraz / keşfirâz

  • Sırrı ortaya çıkarma.

keşfiyat / keşfiyât

  • Keşifler, bazı hakikatleri ortaya çıkarma, keşfetme hâlleri.

kezm

  • Kızgınlığı yenme. Öfke ve hiddeti meydana çıkarmama.
  • Men'etmek, engel olmak.
  • Hapsetmek.
  • Nefesin çıktığı yer.

kıssadan hisse almak

  • Anlatılan bir şeyden ders çıkarmak.

kıyas

  • Benzetmek, karşılaştırmak, mukâyese. İki şeyi birbiri ile karşılaştırmak. Benzeterek hüküm ve muhâkeme etmek.
  • Man: Doğru kabul edilen iki hükümden bir üçüncü hükmü çıkarmak.
  • Fık: İki belli şeyden birinin mahsus olan hükmünü, yâni, bu hükmün mislini, aralarındaki müttehid ille

küçük günah

  • Fitne çıkarmak, adam öldürmek, zinâ etmek gibi büyük günahlara göre daha küçük sayılan günahlar, yasaklar, mekrûhlar.

kuluçkaya kapanmak

  • Kuşun, yavru çıkarmak üzere yumurtaların üzerine yatması.

kundak

  • Küçük çocukları sıkı bağlamaya yarıyan bezler takımı.
  • Yangın çıkarmak için bir yere sokulan, tutuşturulmuş yağlı bez çıkısı.

kundak sokmak

  • Mc: Ara bozacak bir söz söylemek veya böyle bir harekette bulunmak.
  • Yangın çıkarmak.

kunyan

  • Kişinin nefsi için saklayıp elden çıkarmadığı mal.

kunye

  • Kişinin nefsi için saklayıp elden çıkarmadığı mal.

kut'ül amare / kut-ül amare / كوتول امار

  • Kut'ül Amare ne demektir?

    Yeni kurulan Osmanlı 6. Ordusu'nun Komutanlığı'na atanarak 5 Aralık'ta Bağdat'a varan Mareşal Colmar Freiherr von der Goltz Paşa'nın emriyle Irak ve Havalisi Komutanı Miralay (Albay) 'Sakallı' Nurettin Bey'in birlikleri 27 Aralık'ta Kut'u kuşattı. İngilizler Kut'u kurtarmak için General Aylmer komutasındaki kolorduyla hücuma geçti ancak, 6 Ocak 1916 tarihli Şeyh Saad Muharebesi'nde 4.000 askerini kaybederek geri çekildi. Bu muharebede 9. Kolordu Komutanı Miralay 'Sakallı' Nurettin Bey görevinden alındı ve yerine Enver Paşa'nın kendisinden bir yaş küçük olan amcası Mirliva Halil Paşa (Kut) getirildi.

    İngiliz Ordusu, 13 Ocak 1916 tarihli Vadi Muharebesi'nde 1.600, 21 Ocak Hannah Muharebesi'nde 2.700 askeri kaybederek geri püskürtüldü. İngilizler mart başında tekrar taarruza geçti. 8 Mart 1916'da Sabis mevkiinde Miralay Ali İhsan Bey komutasındaki 13. Kolordu'ya hücum ettilerse de 3.500 asker kaybederek geri çekildiler. Bu yenilgiden dolayı General Aylmer azledilerek yerine General Gorringe getirildi.

    Kut'ül Amare zaferinin önemi

    Kût (kef ile) veya 1939’dan evvelki ismiyle Kûtülamâre, Irak’ta Dicle kenarında 375 bin nüfuslu bir şehir. Herkes onu, I. Cihan Harbinde İngilizlerle Türkler arasında cereyan eden muharebelerden tanır. Irak cephesindeki bu muharebeler, Çanakkale ile beraber Cihan Harbi’nde Türk tarafının yüz akı sayılır. Her ikisinde de güçlü düşmana karşı emsalsiz bir muvaffakiyet elde edilmiştir.

    28 Nisan 1916’da General Townshend (1861-1924) kumandasındaki 13 bin kişilik İngiliz ve Hind askerlerinden müteşekkil tümenin bakiyesi, 143 günlük bir muhasaradan sonra Türklere teslim oldu. 7 ay evvel parlak bir şekilde başlayan Irak seferi, Basra’nın fethiyle ümit vermişti. Gereken destek verilmeden, tecrübeli asker Townshend’den Bağdad’a hücum etmesi istendi.

    Bağdad Fatihi olmayı umarken, 888 km. yürüdükten sonra 25 Kasım 1915’de Bağdad’a 2 gün mesafede Selmanpak’da miralay Nureddin Bey kumandasındaki Türk ordusuna yenilip müstahkem kalesi bulunan Kût’a geri çekildi. 2-3 hafta sonra takviye geleceğini umuyordu. Büyük bir hata yaparak, şehirdeki 6000 Arabı dışarı çıkarmadı. Hem bunları beslemek zorunda kaldı; hem de bunlar Türklere casusluk yaptı.

    Kût'a tramvayla asker sevkiyatı

    İş uzayınca, 6. ordu kumandanı Mareşal Goltz, Nureddin Bey’in yerine Enver Paşa’nın 2 yaş küçük amcası Halil Paşa’yı tayin etti. Kût’u kurtarmak için Aligarbi’de tahkimat yapan General Aylmer üzerine yürüdü. Aylmer önce nisbî üstünlük kazandıysa da, taarruzu 9 Mart’ta Kût’un 10 km yakınında Ali İhsan Bey tarafından püskürtüldü.

    Zamanla Kût’ta kıtlık baş gösterdi. Hergün vasati 8 İngiliz ve 28 Hindli ölüyordu. Hindliler, at eti yemeği reddediyordu. Hindistan’daki din adamlarından bunun için cevaz alındı. İngilizler şehri kurtarmak için büyük bir taarruza daha geçtiler. 22 Nisan’da bu da püskürtüldü. Kurtarma ümidi kırıldı. Goltz Paşa tifüsten öldü, Halil Paşa yerine geçti. Townshend, serbestçe Hindistan’a gitmesine izin verilmesi mukabilinde 1 milyon sterlin teklif etti. Reddedilince, cephaneliği yok ederek 281 subay ve 13 bin askerle teslim oldu. Kendisine hürmetkâr davranıldı. Adı ‘Lüks Esir’e çıktı. İstanbul’a gönderildi. Sonradan kendisine sahip çıkmayan memleketine küskün olarak ömrünü tamamladı.

    Böylece Kûtülamâre’de 3 muharebe olmuştur. İngilizlerin kaybı, esirlerle beraber 40 bin; Türklerinki 24 bindir. Amerikan istiklâl harbinde bile 7000 esir veren İngiltere, bu hezimete çok içerledi. Az zaman sonra Bağdad’ı, ardından da Musul’u ele geçirip, kayıpları telafi ettiler. Kût zaferi, bunu bir sene geciktirmekten öte işe yaramadı.

    Bu harbin kahramanlarından biri Halil Paşa, Enver Paşa’nın amcası olduğu için; diğer ikisi Nureddin ve Ali İhsan Paşalar ise cumhuriyet devrinde iktidar ile ters düştüğü için yakın tarih hafızasından ustaca silindi. 12 Eylül darbesinden sonra Ankara’da yaptırılan devlet mezarlığına da gömülmeyen yalnız bunlardır.

    Binlerce insanın kaybedildiği savaş iyi bir şey değil. Bir savaşın yıldönümünün kutlanması ne kadar doğru, bu bir yana, Türk-İslâm tarihinde dönüm noktası olan çığır açmış nice hâdise ve zafer varken, önce Çanakkale, ardından da bir Kûtülamâre efsanesi inşa edilmesi dikkate değer. Kahramanları, yeni rejime muhalif olduğu için, Kûtülamâre yıllarca pek hatırlanmadı. Gerçi her ikisi de sonu ağır mağlubiyetle biten bir maçın, başındaki iki güzel gol gibidir; skora tesiri yoktur. Hüküm neticeye göre verilir sözü meşhurdur. Buna şaşılmaz, biz bir lokal harbden onlarca bayram, yüzlerce kurtuluş günü çıkarmış bir milletiz.

    Neden böyle? Çünki bu ikisi, İttihatçıların yegâne zaferidir. Modernizmin tasavvur inşası böyle oluyor. Dini, hatta mezhebi kendi inşa edip, insanlara doğrusu budur dediği gibi; tarihi de kendisi tayin eder. Zihinlerde inşa edilen Yeni Osmanlı da, 1908 sonrasına aittir. İttihatçıların felâket yıllarını, gençlere ‘Osmanlı’ olarak sunar. Bu devrin okumuş yazmış takımı, itikadına bakılmadan, münevver, din âlimi olarak lanse eder. Böylece öncesi kolayca unutulur, unutturulur.

    Müşir İbrahim Edhem Paşa’nın oğlu Sakallı Nureddin Paşa (1873-1932), sert bir askerdi. Irak’ta paşa oldu. Temmuz 1920’de Ankara’ya katıldı. Fakat karakterini bilen M. Kemal Paşa, kendisine aktif vazife vermek istemedi. Merkez kumandanı iken Samsun’daki Rumları iç mıntıkalara sürgün ettiği esnada çocuk, ihtiyar, kadın demeden katliâma uğramasına göz yumdu. Bu, milletlerarası mesele oldu. Yunanlılar, bu sebeple Samsun’u bombaladı. Nureddin Paşa azledildi; M. Kemal sayesinde muhakemeden kurtuldu. Sonradan Kürtlerin de iç kısımlara göçürülmesini müdafaa edecektir. Batı cephesinde, kendisinden kıdemsiz İsmet Bey’in maiyetinde vazife kabul etti. İzmir’e girdi. Bazı kaynaklarda İzmir’i ateşe verdiği yazar. I. ordu kumandanı olarak bulunduğu İzmit’te, Sultan Vahîdeddin’in maarif ve dahiliye vekili gazeteci Ali Kemal Bey’i, sivil giydirdiği askerlere linç ettirdi; padişaha da aynısını yapacağını söyledi. Ayağına ip takılarak yerlerde sürüklenen cesed, Lozan’a giden İsmet Paşa’nın göreceği şekilde yol kenarına kurulan bir darağacına asılarak teşhir edildi. Mustafa Kemal Paşa, İstanbul’da bir fedainin vursa kahraman olacağı bir insanı, vuruşma veya mahkeme kararı olmaksızın öldürmeyi cinayet olarak vasıflandırıp kınadı. M. Kemal’e gazi ve müşirlik unvanı verilmesine içerleyen Nureddin Paşa iyice muhalefet kanadına geçti. 1924’de Bursa’dan müstakil milletvekili seçildi. Asker olduğu gerekçesiyle seçim iptal edildi. İstifa edip, tekrar seçildi. Anayasa ve insan haklarına aykırılık cihetinden şapka kanununa muhalefet etti. Bu sebeple antikemalist kesimler tarafından kahraman olarak alkışlanır. Nutuk’ta da kendisine sayfalarca ağır ithamlarda bulunulur, ‘zaferin şerefine en az iştirake hakkı olanlardan biri’ diye anılır.

    Halil Kut (1882-1957), Enver Paşa’yı İttihatçıların arasına sokan adamdır. Sultan Hamid’i tevkife memur idi. Askerî tecrübesi çete takibinden ibaretken Libya’da bulundu. Yeğeni harbiye nazırı olunca, İran içine harekâta memur edildi. Irak’taki muvaffakiyeti üzerine paşa oldu. Bakü’yü işgal etti. İttihatçı olduğu için tutuklanacakken, kaçıp Ankara hareketine katıldı. Rusya ile Ankara arasında aracılık yaptı. Sonra kendisinden şüphelenilince, Almanya’ya kaçtı. Zaferden sonra memlekete dönüp köşesine çekildi. Politikaya karışmadı.

    Ali İhsan Sâbis (1882-1957), Sultan Hamid’i tahttan indiren Hareket Ordusu zâbitlerindendi. Çanakkale, Kafkasya’da bulundu. Irak’ta paşalığa terfi etti. İttihatçı olduğu için Malta’ya sürüldü. Kaçıp Ankara hareketine katıldı. I. batı cephesi kumandanı oldu. Cephe kumandanı İsmet Bey ile anlaşmadı; azledilip tekaüde sevkolundu. M. Kemal’e muhalif oldu. Nazileri öven yazılar yazdı. 1947’de devlet adamlarına yazdığı imzasız mektuplar sebebiyle 15 seneye mahkûm oldu. 1954’te DP’den milletvekili seçildi. Hatıraları, Nutuk’un antitezi gibidir.

lagt

  • Hafif hafif ses çıkarma. Mırıldanma.

lehs

  • Nefesi kesilip dili dışarı çıkarma.

lek

  • Ahmak, ebleh, sersem. (Farsça)
  • Yüzbin. (Farsça)
  • Kırmızı boya çıkarmaya yarayan bir maden. (Farsça)

maglata-i şeytaniye

  • İnsanları aldatmak ve yoldan çıkarmak için söylenen karıştırıcı sözler. Şeytanın insan kalbine vesvese vermesi.

mahn

  • Kuyudan su çıkarmak.
  • İmtihan etmek.
  • Bahşiş vermek.
  • Vurmak.

mahreçsiz

  • Harfleri doğru çıkarmadan.

maht

  • Çıkarmak.
  • Çekmek.

medar-ı istihracat / medâr-ı istihracat

  • Bir şeyden bir mânâ çıkarma sebebi, kaynağı.

mefrah

  • Kuluçka çıkarma yeri. Folluk.

mertebe-i istinbat ve içtihad

  • Hüküm çıkarma ve içtihad etme derecesi.

mest

  • Adamın elini deve karnında yavrunun yattığı yere sokması.
  • Bağırsak içinde iken sıvayıp çıkarmak.

meth

  • Yerinden koparmak ve çıkarmak.
  • Cima. Tohum bırakmak için çekirgenin kuyruğunu yere sokması.
  • Vurmak ve uzaklaştırmak.

mett

  • Çekmek.
  • Ulaşmak.
  • Kuyudan su çıkarmak.

mezheb

  • Gitmek, tâkib etmek, gidilen yol. Mutlak müctehîd denilen dinde söz sâhibi âlimlerin, müslümanların yapmaları gereken hususlarla ilgili olarak dînî delîllerden (Kur'ân-ı kerîm, hadîs-i şerîfler ve İcmâ'dan) hüküm çıkarma usûlleri ve çıkarıp bildirdik leri hükümlerin hepsi.

mübadat

  • Düşmanca davranış, saldırganlık.
  • Meydana çıkarma.

mücahere

  • (Mücaheret) Açığa vurma, belli etme, meydana çıkarma.

müctehid

  • İctihâd makâmına yâni Kur'ân-ı kerîmden, hadîs-i şerîf ve diğer dînî delillerden hüküm çıkarma derecesine yükselmiş büyük din âlimi. Bütün İslâm ilimleri ve zamânın fen bilgilerinde söz sâhibi âlim.

müçtehid

  • Âyet ve hadîsler başta olmak üzere diğer dinî delillerden hüküm çıkarma bilgi ve kàbiliyetine sahip olan.

mugavele

  • Bir kimseyi azdırıp yoldan çıkarmak.
  • Helâk etmek.

muhakeme / muhâkeme

  • Düşünme, akıl yürütme, hüküm çıkarma, yargılama.

muhhakemat / muhhakemât

  • Akıl yürütmeler, hüküm çıkarmalar.

mükabere / mükâbere

  • (Kibr. den) Kendi sözünün haksızlığını ve karşısındakinin doğruluğunu bildiği hâlde kabul etmemek ve nizâ çıkarmak, kavga etmek. Kendini büyük görmek.

mükaşefe / mükâşefe

  • Gizli şeyleri birbirine açıp keşf ve izhar etmek, açığa çıkarmak. Meydana çıkarmak.
  • Bir hususu keşif yolu ile anlamak, bilmek.
  • Cenab-ı Hakk'ın zât ve sıfatlarına ve sâir sırlarına vukufiyyet.

münazara / münâzara

  • Doğruyu ortaya çıkarmak maksâdı ile karşılıklı olarak yapılan ilmî konuşma. Bir mes'eleyi belli kâideler dâhilinde karşılıklı inceleme, bir mes'ele hakkında yapılan karşılıklı konuşma.

müşkilatsız / müşkilâtsız

  • Zorluk çıkarmadan.

müstahric

  • (Huruc. dan) İstihrac eden, çıkaran. İbâreden mâna çıkarmak istidadında olan.

müteannitane / müteannitâne

  • Yanlış arayana, yanlışlıklar çıkarmaya uğraşana yakışır surette. (Farsça)

muzmir

  • Meydana çıkarmayan. İçinde saklayan. İzmar eden. Gizli tutan.

nahb

  • Çekip çıkarma.

nahir

  • Burundan hırıltı çıkarma.

nakş

  • Bir şeyi çeşitli renklerle boyamak.
  • Resim.
  • Tezyin etmek.
  • Bedene batmış dikeni çıkarmak.
  • Bir şeyin esasını araştırmak.
  • Yaymak.
  • Suda ıslanmış hurma.
  • İpekle, sırma ile işleme.
  • Mc: Hile.

nakt

  • Çıkarmak.

nazh

  • Su çekme. Herhangi bir yer, çukur veya kuyudan bir şeyler çıkarma.

neba'

  • Kaynak olmak, pınardan su çıkarmak, su akması.
  • Akçaağaç.

nebş

  • Gömülü bir şeyi yerden çıkarma.
  • Bir şeyi diğer bir şey vasıtasıyla meydana çıkarma.

necl

  • (Çoğulu: Encâl) Oğul, evlât, çocuk.
  • Kuşak, nesil, sülâle.
  • Atmak.
  • Ayak ucuyla vurmak.
  • İstihrac etmek, meydana çıkarmak.
  • Yerden çıkan su.

necs

  • Yerden define çıkarmak.
  • Kuyuyu ayıklamak.

necş

  • Avı yatağından çıkarma.
  • Dağılmış parçaları toplamak.

nemime / nemîme

  • Koğuculuk, müslümanlar arasında fitne çıkarmak, ara bozmak için söz taşıma.

nesl

  • Kuyudan toprak çıkarmak.
  • Sadaktan ok çıkarmak.

nesre

  • Büyük geniş gömlek.
  • Hayvanın tiksirip burnundan sümüğünü çıkarması.
  • Menazil-i kamerden iki yıldız.

neşş

  • Kaynamak, galeyan.
  • Her nesnenin yarısı.
  • Davarın tezce derisini yüzüp etinden ayırıp çıkarmak.
  • Yirmi dirhem.
  • Karıştırmak.

neşt

  • Yılan sokmak ve ısırmak.
  • Bir yerden bir yere gitmek.
  • Çözmek.
  • Çıkarmak.
  • İpi bağlamak.

neth

  • Koparmak.
  • Çıkarmak.

netice / netîce / نتيجه

  • Sonuç. (Arapça)
  • Netice çıkarmak: Sonuç çıkarmak, sonuca varmak. (Arapça)

netş

  • Çıkarmak.
  • Yolmak.

nez'

  • Çekip koparmak, ayırmak.
  • Can çekişmek.
  • Çekip almak. Kuyudan kovayı çekip çıkarmak.
  • Saymak.
  • Kaldırmak, yok etmek.

nisyan

  • Unutmak, hatırdan çıkarmak.

nızv

  • (Çoğulu: Nuzuv, Enzâ') Gitmek.
  • Sebkat etmek.
  • Kesmek, kat'etmek.
  • Çekip çıkarmak.
  • Bırakmak.
  • Zayıf deve.
  • Eski elbise.

parazit

  • Yun. Radyo gibi ses veya elektrik âletlerinin zırıltı ve gürültü çıkarması.
  • Başka bir hayvan veya nebatın üzerinde onun zararına yaşayan canlı. Asalak. Tufeylî.

şa'r

  • (Çoğulu: Şüur-Eşâr) Kıl. Saç.
  • Ateş yakmak.
  • Cenk koparmak, kavga çıkarmak.

sahv

  • Ateş ve ocaktan kül çıkarmak.

sakit

  • Susan, ses çıkarmayan.

sakitane / sakitâne

  • Ses çıkarmayarak, sessizce. (Farsça)

salb

  • Asmak. Darağacına çekmek. Çarmıha germek.
  • Kemikten yağ çıkarmak.

salsale

  • Demirlerin birbirine dokunmaktan ses çıkarmaları.

samit

  • Susan, sükût eden.
  • Ses çıkarmaz, sessiz.
  • Gr: Sessiz harf.

samitane

  • Sessizce, ses çıkarmaksızın, sâkitane. (Farsça)

samite-i meyyite

  • Ses çıkarmayan ölü.
  • Hareketsiz.
  • Haksızlıklar karşısında gayrete gelmeyen, ölü gibi sükût eden.

şantaj

  • Bir kimsenin suçunu veya yüz karasını meydana çıkarmak tehdidiyle menfaat sağlamaya çalışma. (Fransızca)

santrifüj aleti / santrifüj âleti

  • Su çıkarmaya yarayan pompalı alet.

şe'v

  • Geçmek, takaddüm eylemek.
  • Son, nihayet.
  • Devenin yuları.
  • Zembil.
  • Kuyudan kazıp toprak çıkarmak. Kuyudan çıkan toprak.
  • Kaygan.

şebb

  • Meşhur taş.
  • Ateş yakmak.
  • Cenk koparmak, kavga çıkarmak.

sebeb-i zuhur-u iktidar-ı müsbet

  • Olumlu iş ve icraatı meydana çıkarma sebebi.

şehik

  • Hıçkırıkla içini çekme.
  • Nefesi dışarı çıkarma. Soluk alma.
  • Nefesi dışarı çıkararak eşeğin anırması.

selef-i müçtehidin / selef-i müçtehidîn

  • Âyet ve hadisler başta olmak üzere dinî delillerden hüküm çıkarma bilgi ve kâbiliyetine sahip olan İslâmın ilk dönemlerinde yaşamış İslâm âlimleri.

selh

  • Soyma, deri soymak.
  • Her ayın son günü.
  • Bir yerden bir şeyi çıkarmak.

sell

  • Yavaşça çekip sıyırma. Sıyrılma.
  • Çıkarma, çıkarılma. Çekme, çekilme.

semerrec

  • Üç defa haraç çıkarmak.

seml

  • (c.: Esmâl) Sulh etmek, barışmak.
  • Göz çıkarmak.
  • Pâk edip temizleyip arıtmak.

senn

  • Zırh çıkarmak.
  • Halinden döndürmek.
  • Koymak.
  • Keskinleştirmek.
  • Tasvir etmek.
  • Dökmek.

şevr

  • Davarı baharda otlamağa bırakmak.
  • Kovandan bal almak.
  • Satılığa çıkarmak.

şeym

  • Çok soğuk su.
  • Kılıç çıkarmak.
  • Kınına sokmak.

sükuti / sükûtî

  • Sessizlikte olan. Çok ses çıkarmayan. Az konuşan.

ta'lil

  • Bir hükmün sebep ve illetlerini ortaya çıkarma, gösterme.

ta'lin

  • Aşikâr etme. Meydana çıkarma. Açığa vurma.

ta'sir

  • (Çoğulu: Ta'sirât) (Asr. dan) Sıkıp suyunu çıkarma.

ta'zil

  • Azletme. İşinden çıkarma.

taglit

  • (Galat. dan) Yanlışını çıkarma. Yanıltma.
  • Karıştırma.

tagrib

  • (Gurbet. den) Birini gurbete gönderme.
  • Memleketten çıkarma, uzaklaştırılma.
  • Kovma.

tagviye

  • Azdırıp yoldan saptırma, baştan çıkarma.

tahallüb

  • Sızma. Ter çıkarma.
  • Sütlenme. Süt peyda etme.
  • İmrendiğinden ağzının suyu akmak.
  • Pâre pâre etmek, dağıtmak, parçalamak.

tahkik

  • Doğru olup olmadığını araştırmak veya doğruluğunu, yanlışlığını meydana çıkarmak. İncelemek. İçyüzünü araştırmak.
  • Bir şeyi eksiksiz ve ziyâdesiz yapmakta mübâlağa etmektir. Bir şeyin hakikatına ermek, künhüne vâkıf olmak, nihayetine erişmek demektir. Kur'an kıraat ıstılahında ise: He

tahli'

  • (Hal'. dan) Söküp çıkarmak. Koparmak.
  • Tahttan indirmek.

tahmis / تخميس

  • (Hums. dan) Bir şeyi beş kat veya beş köşe haline getirmek.
  • Edb: Bir şiirin her beytine üçer mısra ilâve ederek beşe çıkarmak.
  • Beşleme. (Arapça)
  • Beş dizeye çıkarma. (Arapça)

tahric / tahrîc

  • Çıkarma.
  • Çıkarma, meydana koyma; hadîs-i şerîflerin kaynağını, nasıl geldiklerini, kimlerin naklettiklerini, sahih ve zayıflık gibi derecelerini bulup gösterme, bildirme işi.

tahrik

  • Kımıldatma. Kımıldatılma. Yerinden oynatma. Hareket ettirme.
  • Gr: Cezimli bir harfi harekeli okuma.
  • Yola çıkarma.
  • Azdırma, kışkırtma.
  • Uyandırma.
  • Azdırma, kışkırtma, kımıldatma, yerinden oynatma, hareket ettirme, yola çıkarma.

talazzi

  • (Lazâ. dan) Alev çıkarma. Alevlenme.

tard

  • Sürme, kovma, uzaklaştırma.
  • Mektebden veya vazifeden uzaklaştırma. Hizmetten çıkarma.

tarh / طَرْحْ

  • Uzaklaştırmak.
  • Vaz' etmek.
  • İndirmek.
  • Bırakmak, elinden atmak.
  • Yerleştirmek.
  • Temel bırakmak.
  • Mat: Çıkarma.
  • Atma, çıkarma.

tasalsul

  • Demir ve ona benzer madenlerin birbirine değmelerinde ses çıkarmaları.

tasdir

  • İcra etme. Vaz' etme.
  • Başlama.
  • Başlangıç yazma.
  • Örtme.
  • Başa geçirme, başa koyma.
  • Yazma.
  • Çıkarma, çıkartma.

taslib

  • (Salb. dan) Haça germek. Haç çıkarmak.
  • (Sulb. dan) Sertleştirmek. Katılaştırmak, katılaştırılmak.

tasvir

  • Bir şeyin şeklini çıkarma, resmini yapma.
  • Resim yaparcasına güzel tarif etme, tanımlama.

tasvit

  • (Savt. dan) Seslendirme, seslenme, ses çıkarma.

tayy

  • Bükmek, sarmak, dürmek.
  • Kaldırmak.
  • Geçmek.
  • Açmak.
  • Çıkarmak. Bir haberi ketmetmek. Kasten açtırmak.
  • Atlama, üzerinden geçme.
  • Atlama, çıkarma, atma.

te'lif

  • Barıştırmak. Husumeti defetmek. Ülfet ve imtizac ettirmek.
  • Çeşitli şeyleri birleştirip karıştırmak.
  • Eser yazmak.
  • Noksan bir adedi bine çıkarmak.

te'riş

  • Bozmak. Fitne çıkarmak.

te'yid

  • (Çoğulu: Te'yidât) Kuvvetlendirme. Sağlamlaştırma. Metânet verme.
  • Doğrulama, doğru çıkarma. Destekleme.

tebric

  • Dışarı çıkarmak.
  • Hâlinden döndürmek.

tebrie / تبرئه / تَبْرِئَه

  • (Tebriye) Bir kimseyi şüpheden ve zan altından kurtarmak. Temizliğini ve suçsuzluğunu meydana çıkarmak.
  • Borçtan kurtarmak.
  • Nezahet, ismet.
  • Beraet ettirmek.
  • Arındırma, temize çıkarma. (Arapça)
  • Tebrie etmek: Temize çıkarmak. (Arapça)
  • Temize çıkarma.

tebriz

  • Dışarı çıkarmak.
  • Tekebbürlenmek, gururlanmak.
  • Göstermek, izhâr etmek.

techil / techîl / تجهيل

  • Bilgisizliğini çıkarma. (Arapça)

tedkik

  • Hakikatı anlamak ve meydana çıkarmak için inceden inceye araştırma.

tedsiye

  • Baştan çıkarma, azdırma.
  • Gizlemek.

tefkıye

  • Yarmak.
  • Göz çıkarmak.

tefsir / tefsîr

  • Örtülü, kapalı olan şeyi ortaya çıkarmak, açmak, beyân etmek, beşerî kudret dâhilinde, Kur'ân-ı kerîm âyetlerindeki murâd-ı ilâhîyi (Allahü teâlânın murâdını) anlamak. Bu işi yapabilen âlime müfessir denir.

teftiye

  • Lâğımcılık yapmak.
  • Büyüyünceye kadar kızı evden dışarıya çıkarmamak..

teganni / tegannî

  • Sesi mûsikî perdelerine uydurmak için, hareke, harf ve med (uzatma) ilâve etme ve çıkarma yapmak sûretiyle, kelimelerin asıllarını dolayısıyle mânâyı bozarak okuma.

tehcir

  • Yurdundan çıkarma, hicret ettirme, sürme.
  • Öğle vakti bir yere gitme.
  • Bir topluluğu yurdundan çıkarma, sürgün etme.

tehezzüc

  • Nağmeli ses çıkarma. Terâne-perdâzlık etme, makamla şarkı söyleme.

tekaşşu'

  • (Kaş'. dan) Balgam çıkarma.

tekzib / tekzîb

  • Yalan isnad etme, yalancı çıkarma, yalan olduğunu belirtme.

telhin

  • (Çoğulu: Telhinât) Okurken kelime veya harf değiştirme.
  • Yanlışını çıkarma.

temahhuh

  • Kemikten ilik çıkarmak.

temahhuz

  • (Temahhud) Doğum sancısı çekmek.
  • Hayvanın gebe oluşu.
  • Süt yayıkta yayılarak yağı alınıp safileştirilmesi.
  • Fitne çıkarma.

tencim

  • Yıldız ilmi ile uğraşmak. Yıldızların hareketlerinden mâna çıkarmağa çalışmak.

tenemmür

  • Birisini korkutmak için gürültü yapmak, gürültülü ses çıkarmak.
  • Uzun uzun bağırmak.
  • Kaplan huylu olmak. Kaplanlaşmak.

tenfiz

  • İnfaz etmek. Hükmünü yürütmek.
  • İçinden geçirmek ve öteye çıkarmak.

tenhıye

  • Irak etmek, uzaklaştırmak.
  • Gidermek.
  • Silkmek.
  • Çıkarmak.

tenkid

  • Bir kimse veya şeyin iyi veya kötü taraflarını bulup meydana çıkarmak.Tenkid yapıcı veya yıkıcı olabilir. Tenkitten maksat, doğrunun ve yanlışın iyi niyetle ortaya konulması, hakikate ulaştıracak yolun ve imkânların gösterilmesidir. Sadece yanlışı söylemek, doğruyu göstermemek yıkıcı bir tenkiddir.

tenzil

  • Bir şeyin bir miktarını çıkarmak.
  • İndirmek, indirilmek, indirilen. Aşağı indirmek.
  • Kur'an-ı Kerim'in vahiy vasıtası ile Peygamberimize (A.S.M.) indirilmesi. Tedricen indirme. (Birden indirmeye inzal, parça parça indirmeye de tenzil denir.)

tercih ehli / tercîh ehli

  • Hanefî mezhebinde, dînî hükümleri bildiren fıkıh âlimlerinin beşinci tabakasında bulunan ve ictihâd (Kur'ân-ı kerîm ve hadîs-i şerîflerden dînî hüküm çıkarma) gücüne sâhib olmayan, sâdece bağlı oldukları mezhebin kavillerinden (sözlerinden) ve hüküml erinden sahîh ve evlâ (en iyi) olanı seçen mukall

terkin-i kayd

  • Kaydını silme, defterden çıkarma.

tesbi'

  • (Seb'. den) Yediye çıkarma, yedileme.
  • Bir şeyi yedi parça yapma.

tesbil

  • (Sebil. den) Bir şeyi Allah rızası için vakfetme, Allah yoluna bağlama.
  • Yolcu etme, yola çıkarma.
  • Yol gösterme.
  • Kesme.

tesennün

  • Halinden dönmek.
  • Üzerinden yıl geçmek.
  • Yaşlı olmak, yaşlanmak, ihtiyarlamak.
  • (Sinn. den) Diş çıkarma.

tesfir

  • (Sefer. den) Yolcu etme, yola çıkarma, sefere gönderme.

teslih

  • (Selh. den) Derisini yüzüp çıkarma.

tesmin

  • (Sümn. den) Sekizleme. Sekize bölme. Sekize çıkarma.
  • Bir şeye kıymet biçme.

tezavül

  • Bir şeyi ortaya çıkarma, bir şeyi meydana getirme.

tezkiye

  • Temize çıkarma.
  • Temize çıkarma, aklama.

tezkiye-i nefis

  • Nefsi temize çıkarma.

tezkiyesiz

  • Nefsi temize çıkarmaksızın.

veşm

  • İğne ile kan çıkarmak suretiyle vücudda yapılan damga, işaret.

zayi etmek / zâyi etmek

  • Elden çıkarmak, kaybetmek.

zemzeme

  • Nağme, hoş ses. Uzun uzadıya gürleyerek seslenmek. Geniz ve boğaz ile ezgili ses çıkarmak. Yavaş yavaş geniz ve boğazdan ses çıkararak türkü veya şarkı söylemek.
  • Cemaat.

 

Bağış Yapmak İçin Tıklayın