LUGGAT
OSMANLICA TÜRKÇE SÖZLÜK

{ lügât . lügat . لغت }

Arapça ve Farsça yazımları, Osmanlıca okunuşları 
ve detaylı açıklamaları ile birlikte.

Arama yapmak istediğiniz kelimeyi girip
karşılığını bulmak istediğiniz "OSMANLICA ARA" ya da "TÜRKÇE ARA" butonlarına tıklayın.
Türkçe - Osmanlıca Sözlük'te âyn ifadesini içeren 849 kelime bulundu...

a

  • Nida edatı olup, kelimenin sonuna gelir "ey" mânası verir. Aynı veya farklı iki kelime arasına gelirse, sözün mânasını kuvvetlendirir. "rengârenk, lebaleb" gibi.

a'yan

  • (Tekili: Ayn) Gözler.
  • Bir yerin ileri gelenleri.
  • Meclis âzaları. Senato âzaları.
  • Muayyen ve müşahhas olan şeyler.
  • Altınlar.
  • Kaymakam.

a'yün

  • (Tekili: Ayn) Gözler, aynlar.
  • Çeşmeler, pınarlar. Menba'lar.

ab-gine

  • Billur. (Fransızca)
  • Ayna. (Fransızca)
  • Kılınç. (Fransızca)
  • Göz yaşı. (Fransızca)
  • Şişe, sürahi, kadeh. (Fransızca)

abbasi / abbasî

  • Resul-i Ekrem'in (A.S.M.) amcası Hz. Abbas'ın neslinden gelen veya aynı sülâleden gelenlerin kurdukları devlete mensup olan.

abgine / âbgîne / آبگينه

  • Kristal. (Farsça)
  • Kadeh. (Farsça)
  • Sürahi. (Farsça)
  • Ayna. (Farsça)
  • Gözyaşı. (Farsça)

abzih / âbzih / آبزه

  • Su kaynağı. (Farsça)
  • Gözyaşı. (Farsça)

agmaz-ul ayn

  • (Egmaz-ul ayn) Gözü kapalı kimse. Çok müsamahakâr. Gafil.

ah u enin

  • Ah deyip inlemek, ağlamak. Ah u fizâr da aynı mânayı ifâde eder.

ahlak

  • (Hulk.C.) Huy, tabiat. İnsanın davranış tarzı, tutum ve tavrı, bir cemiyette makbul ve iyi sayılan davranış kuralları. Bu kural ve kaideleri inceliyen ilim. Ahlâkın kaynağı ve mahiyetini inceliyen felsefe.Filozoflar hangi hareketlerin iyi, hangilerinin kötü olduğu ve insanın neden ahlâk kaidelerine

aile

  • Erkeğin karısı.
  • Ev halkı.
  • Akraba.
  • Aynı işte olan, aynı gaye için çalışanların hepsi.

aks-i misali / aks-i misalî

  • Yansıma; (aynada yansıyan) görüntü.

ale-s-seviyye

  • Bir seviyede, aynı boyda.
  • Müsâvat üzere.

alem-i misal / âlem-i misâl

  • Rüyâda görülen âlem. Dünyada mevcud bulunan bütün eşya ve zuhura gelen bütün ef'âlin aynısı ile müretteb ve mütekevvin olan bir tarzı veya âlem-i ruhâninin bir nev'i.

alesseviyye

  • Aynı seviyede, eşit olarak.

aleyhdar

  • Muhalif olan. Aynı fikirde olmayan. Zıt olan.

amm lafızlar / âmm lâfızlar

  • Aynı cinsin birçok fertlerine birden delâlet eden lâfızdır. "Kavil, cemaat, nisa" lâfızları gibi.

ampirizm

  • (Deneyci felsefe) Her çeşit bilginin kaynağının duyu organlarının kullanılması sonucu kazanılan tecrübe olduğunu, duyu organlarının kullanılmadan hiçbir bilginin akılda yer alamıyacağını savunan felsefe. Akılcı felsefe gibi bu felsefenin de aşırı iddiasının yanlışlığını, tenkitçi felsefe ve psikoloj

asabiyet-i kavmiye

  • Vatanperverlik. Menfi milliyetçilik, Asabiyet-i câhiliye, asabiyet-i milliye, asabiyet-i nev'iyye gibi tabirler de aynı mânayı ifâde eder..

aselbent

  • Tıbda ve kokuculukta kullanılan bir reçinedir ve aynı adla anılan ağacın kabuklarının çizilmesiyle elde edilir.

aşiret / aşîret

  • Dil ve kültürü büyük ölçüde aynı türden olan, birçok boydan oluşan, yapısındaki aileler arasında sosyal, ekonomi, din, kan veya evlilik bağları bulunan göçebe veya yerleşik nitelikteki topluluk; oymak.

asl-ı evvel

  • İlk temel, kaynak.

asl-ı teşaub

  • Dallanmanın kaynağı, aslı.

aşure

  • (Aşurâ) Arabi aylardan olan Muharrem ayının onuncu günü. Aynı günde çeşitli hububat ve kuruyemişler katılarak yapılan tatlı.

ata

  • t. Baba veya ecdaddan olan büyük. Önceden gelen.
  • Aynı soyun büyüğü.

atf-ı tefsir

  • Bir mânada olup mücerred tasdik ve te'kid için "ve" ile müteradifine (aynı mânadaki kelimeye) atfolunan kelime. Meselâ: "İhsan ve kerem, hüzün ve keder" ifadesindeki "ve" ler gibi. Diğer bir ifade ile: Aynı olan ayrı iki kelimenin birlikte kullanılması. ("deli divâne"de olduğu gibi.)

atme

  • Ateş kaynağı, volkanın tepesindeki lâvın çıktığı yer, krater.

ayine / âyine / آینه

  • Ayna. Mir'ât. Kendisine tecelli ve aksedeni gösteren veya bildiren şey. (Ayna, ışığı aksettirip gösterdiğinden dolayı esmâ-i İlâhiyeyi de bize gösteren ve Cenab-ı Hakk'ın sıfatlarına âyinelik eden mevcudata da mecazen "âyine" denilmektedir.) (Farsça)
  • Vasıta ve mazhar mânasına da gelebilir.(Farsça)
  • Ayna.
  • Ayna.
  • Ayna. (Farsça)

ayine-i ahmediye / âyine-i ahmediye

  • Hz Muhammed'in (a.s.m.) Allah'ın bütün güzelliklerini yansıtan bir ayna olması.

ayine-i azam / âyine-i âzam

  • En büyük ayna.

ayine-i camia / âyine-i câmia

  • Kapsamlı ayna.

ayine-i cemal / âyine-i cemâl

  • Güzelliği yansıtan ayna.

ayine-i cemal-i zat-ı ehadiye / âyine-i cemâl-i zât-ı ehadiye

  • Herbir varlıkta birliğiyle tecellî eden zâtın güzelliğini gösteren ayna.

ayine-i ehad ve samed / âyine-i ehad ve samed

  • Tek ve hiçbir şeye muhtaç olmayan Allah'a ayna olan.

ayine-i ehadiyet / âyine-i ehadiyet

  • Allah'ın birliğini yansıtan ayna.

ayine-i ekber / âyine-i ekber

  • En büyük ayna.

ayine-i ervah / âyine-i ervah

  • Ruhların aynası.

ayine-i esma / âyine-i esmâ

  • Allah'ın isimlerini gösteren ayna, varlıklar.

ayine-i esma-i ilahiye / âyine-i esmâ-i ilâhiye

  • Allah'ın isimlerini gösteren ayna, varlıklar.

ayine-i esma-i rabbaniye / âyine-i esmâ-i rabbâniye

  • Bütün varlıkları idare, tedbir ve terbiye eden Allah'ın isimlerinin aynası.

ayine-i hava / âyine-i hava

  • Hava aynası.

ayine-i hayat / âyine-i hayat

  • Hayat aynası.

ayine-i insani / âyine-i insanî

  • İnsan aynası.

ayine-i iskender

  • Makedonya kralı Büyük İskender'in aynası. Rivayetlere göre, bu ayna Aristo tarafından yapılmış ve İskenderiye şehrinde yüksekçe bir yere konulmuştur. Bu sayede İskender, yüz fersah uzaklıktaki düşmanlarını aynada görürmüş.

ayine-i ism-i hayy / âyine-i ism-i hayy

  • Allah'ın, gerçek hayat sahibi olan ve her canlıya hayat veren isminin aynası, yansıdığı yer.

ayine-i kalb / âyine-i kalb

  • Kalp aynası.

ayine-i kemalat / âyine-i kemâlât

  • Mükemmellikler aynası.

ayine-i mahluk / âyine-i mahlûk

  • Cenâb-ı Allah'ın isimlerine aynalık yapan yaratıklar.

ayine-i marifet / âyine-i marifet

  • Marifet aynası; san'atçısını (Allah'ı) tanıtan ayna.

ayine-i mevcudat / âyine-i mevcudat

  • Bir ayna şeklinde olan varlıklar.

ayine-i müştak / âyine-i müştâk

  • Allah'ın güzel isimlerini bir ayna gibi üzerinde aksettiren ve Onun sonsuz güzelliğine düşkün olan insan.

ayine-i rahmet-i alem / âyine-i rahmet-i âlem

  • Kâinatı kuşatan İlâhî rahmeti yansıtan bir ayna.

ayine-i ruh / âyine-i ruh

  • Ruh aynası.

ayine-i samed / âyine-i samed

  • Samed aynası; Kendisinin hiçbir şeye ihtiyacı olmayıp herşeyin Kendisine muhtaç olduğu Cenâb-ı Hakkın tecellî ettiği ayna.

ayine-i samedani / âyine-i samedânî

  • Herşeyin kendisine muhtaç olduğu halde, hiçbir şeye muhtaç olmayan Allah'ın isim ve sıfatlarını yansıtan ayna.

ayine-i samedaniye / âyine-i samedâniye

  • Hiçbir şeye muhtaç olmayan ve herşeyin Kendisine muhtaç olduğu Allah'ın eserlerini gösteren ayna.

ayine-i samediyet / âyine-i samediyet

  • Herşey Kendisine muhtaç olduğu halde Kendisi hiçbir şeye muhtaç olmayan Allah'ın tecellîlerini gösteren ayna.

ayine-i tecelli / âyine-i tecellî

  • Yansıma aynası.

ayine-i vücud / âyine-i vücud

  • Varlık aynası.

ayine-i zişuur / âyine-i zîşuur

  • Şuur sahibi ayna.

ayine-misal / âyine-misal

  • Ayna gibi, aynaya benzer.

ayine-ru / ayine-rû

  • Yüzü ayna gibi parlıyan. (Farsça)

ayine-saz

  • Aynacı. (Farsça)

ayinecik / âyinecik

  • Küçük ayna.

ayinedar / âyinedar

  • Ayna tutan. (Farsça)
  • Eskiden, bir büyük adamın giyinirken aynasını tutmakla vazifeli hizmetçi. (Farsça)
  • Berber. (Farsça)
  • Ayna tutan.
  • Ayna olan.

ayinedarlık / âyinedarlık

  • Aynalık, ayna tutuculuk.

ayn

  • (Çoğulu: A'yan-A'yun-Uyûn) Göz.
  • Pınar, kaynak. Çeşme.
  • Tıpkısı, tâ kendisi.
  • Zât.
  • Eşyanın hakikatı.
  • Kavmin şereflisi.
  • Diz.
  • Altın.
  • Nazar değme.
  • Casus.
  • Her şeyin en iyisi.
  • Muayene etmek.

ayn harfi

  • Kur'ân-ı kerîmde Ömer-ül-Fârûk'un radıyallahü anh namaz kıldırırken, ayakta okumayı bitirip, rükû'a eğildiği yeri gösteren işâret. Ayn harfi hep âyet-i kerîmelerin sonunda bulunmaktadır.

ayn-el yakin / ayn-el yakîn

  • (Ayn-ül yakîn) Göz ile görür derecede görerek, müşâhede ederek bilmek.

ayn-ı kabul

  • Aynen kabul etme, aynısını verme.

ayn-ı mün'akis

  • Aynaya vurup oradan ziyası, resmi, şekli gelen veya görünen şeyin kendisi.

ayn-ı vücud

  • Bir varlığın aynısı.

ayn-ül kıtr

  • Bakır kaynağı.

aynen / عينا

  • Bir şeyin aslı veya kendisi olarak. Tıpkısına, hiç bir şeyi değiştirmeden, aynı olarak.
  • Tıpkı, aynen, olduğu gibi. (Arapça)

ayniyet / عَيْنِيَتْ

  • Aynılık, aynı oluş.
  • Aynı olma.
  • Aynısı olma.

ayniyyat

  • (Tekili: Ayniyye) Kullanılmaya veya harcanmaya elverişli olup taşınabilen ve para eden şeyler.

ayniyyet / عينيت

  • Bir şey veya şahsın aynı veya kendisi olması.
  • Aynılık. (Arapça)

aynü'l-hayat

  • Hayat pınarı, kaynağı.

aynülhayat

  • Hayatın pınarı, kaynağı.

aza-i nev'iye ve cinsiye / âzâ-i nev'iye ve cinsiye

  • Aynı tür ve aynı cinsin ortak organları.

azam-ı maişet / âzam-ı maişet

  • En büyük geçim kaynağı.

bast-ı özür etmek

  • Bir hata işleyerek başkalarına da nümune olmak, aynı hatayı işlemelerine zemin hazırlamak.

batarya

  • Enerji kaynağı.

bazak

  • Üzüm sıkıntısı. (Kaynatıp koyarlar ve köpüklenir.)

belağbaşı / belâğbaşı

  • Kaynak, pınar.

bend

  • Bağlanan. Bağlanmış. (Farsça)
  • Bağ. Boğum. Mafsal. (Farsça)
  • Su bendi. Baraj. (Farsça)
  • Gam. Gussa. (Farsça)
  • Mekir. (Farsça)
  • Hile. (Farsça)
  • Mülâhaza. Fıkra. Madde. (Farsça)
  • Aldatmak. (Farsça)
  • Birisini emri altına almak, bendetmek. (Farsça)
  • Edb: Baştan sona kadar aynı vezinli bir çok parçalardan meydana (Farsça)

benul-a'yan / benûl-a'yân

  • İslâm mîrâs hukûkunda; ölenin aynı ana ve babadan olan erkek ve kız kardeşlerinden her biri.

ber-vech

  • Olduğu gibi, aynen. (Farsça)

berhabe

  • Minder. Döşek, yatak.
  • Aynı döşek veya yatakda beraber yatılan kimse.

besasa

  • Göz, ayn.

bevk

  • Sıçrayıp binme.
  • Toplanma. Bir araya gelme.
  • Karışma, karmakarışık olma.
  • Su kaynağını karıştırarak açma.

beyniye

  • Tecvidde: Harfler okunurken sesin mükemmelen akıp akmama arasında olması, kalın ile yumuşak arası okunması. Bu durumda okunan harfler şunlardır: (Râ, mim, ayn, nun, lâm.)

beyt-ül makdis

  • Mukaddes ev. Beyt-ül Mukaddes de denir. Çok eskiden Peygamberlerin inşâ ettikleri kudsî mâbet. Bir ismi de Mescid-ül Aksâdır.
  • İnsanın, Cenab-ı Hak'tan başka kimse ile tatmin olmayan kalbine de aynı isim verilir.

beyt-üz zifaf / beyt-üz zifâf

  • Gelin odası.
  • Edb: Aynı vezinde iki mısra'dan ibâret söz.

beytülmal

  • (Beyt-ül mâl) İlk defa Hz. Muhammed (A.S.M.) tarafından kurulan ve gelir kaynaklarıyla sarfiyat yerleri şer'î olarak tayin edilmiş İslâm devletinin mâliye hazinesi.Gelir kaynakları: 1- Zekât ve sadakalar. 2- Ganimetler. 3- Fey=Zekât ve ganimet dışında kalan ve beyt-ül male ait olan mallar.Beyt-ül ma

bi'r-i zemzeme

  • Zemzem suyunun kaynadığı zemzem kuyusu.

bi-

  • Başına eklendiği kelimeyi "e" haline getirir. İle, için mânâlarını vererek Farsçadaki "be" edatıyla aynı vazifeyi görür. Harf-i cerdir. Yâni; kendinden sonraki kelimeyi esre ("İ" diye) okutur. Yemin için de kullanılır.

biaynihi / biaynihî

  • Aynen, gibi.

bih

  • Menba, kaynak. (Farsça)
  • Temel, asıl, kök. (Farsça)

bilmukabele / بالمقابله

  • Karşılığında, aynen, mukabele ederek, mukâbil olarak. (Arapça)

Bolşevizm

  • Rusça'da çoğunluk anlamına gelir.

    Rus Sosyal Demokrat İşçi Partisi (RSDIP) içindeki ayrılıkta Lenin ile aynı görüşü savunanlar kongre çoğunluğu sağlamışlar ve bu tarihten sonra Leninist görüşleri savunmanın diğer adı Bolşevizim olmuştur. Bu kelimenin Rusça'daki zıddı; Menşevik.

    Bu kongrede azınlıkta kalan grup ise Menşevikler olarak adlandırılmıştır. Marksist literatürde menşevik bir hakaret olarak kullanılır.

bünyan-ı mersus

  • Kaynaşmış sağlam bina. Birbirine kurşunla kenetlenmiş sağlam yapı.

burhan-ı inayet

  • Bütün yararların, hikmetlerin ve faydaların kaynağı olan düzen delili.

bürhan-ı nübüvvet

  • Peygamberliğin hak olduğunu isbat eden bürhan ve delil. (Bürhan-ı risalet de aynı mânâdadır.)

cemil / cemîl

  • Bütün güzelliklerin kaynağı ve sonsuz güzellik sahibi Allah.

cereyan / cereyân

  • Akma, akış, gidiş. Hareket. Akıntı. Gezme. Mürûr. Vuku, vâki olma.
  • Mc: Aynı fikir ve gaye etrafında toplananların meydana getirdikleri faaliyet ve hareket. Bu hareket; dinî, fikrî veya siyasî hareketler gibi birbirlerinden farklı sahalarda olabilir.

cesaret-i imaniye

  • İmandan kaynaklanan cesaret.

çeşm

  • Göz. Ayn. Dide. (Farsça)

cevelan / cevelân

  • Dolaşma. Kaynama. Yerinde durmayıp gezme.

ceyeşan

  • Kaynamak.
  • Hışm etmek.

cilve-i zatiye / cilve-i zâtiye

  • Zâtının, aynının görüntüsü, yansıması.

cinas / cinâs

  • Münasebet, benzeyiş. Birçok mânâlara yorulabilen söz. İmalı, telmihli söz. Telaffuzu aynı anlamı ayrı olan kelimelerin bir söz içinde kullanılması.

cins

  • Nevi'. Boy, soy, kavim, kabile. Aynı çeşitten olmak.

cirs

  • Temel, kök, menşe, kaynak, menba.

civariyyet

  • Komşuluk, yakınlık, aynı civarda oluş.

cumhur

  • Halk topluluğu. Hey'et, takım. Aynı kararı veya hükmü kabul edenler.
  • Âlimlerin çoğu, ekseriyeti.
  • Seçimle idare edilen devlet.
  • Bir yere toplanmış kum, toprak.

cuş / cûş / جوش

  • Coşmak, kaynamak. Taşmak. Deprenmek. (Farsça)
  • Coşma, kaynama.
  • Coşku. (Farsça)
  • Kaynama. (Farsça)
  • Cûş eylemek: Coşmak, coşup taşmak. (Farsça)

cuş u huruş

  • Kaynayıp taşma. Neş'e ve âhenk. Coşup taşma. (Farsça)

cuş-u huruş / جوش و خروش

  • Kaynayıp taşma.

cuşak / cûşak

  • Kaynama. (Farsça)

cuşan / cûşân / جوشان

  • Coşup kaynayan. (Farsça)
  • Coşan. (Farsça)
  • Kaynayan. (Farsça)

cuşide

  • Coşmuş, kaynamış. (Farsça)

cuşiş

  • Kaynama, coşma. (Farsça)

daire

  • Resmi hükümet makamlarından her biri.
  • Yazıhane.
  • Büyük bir idare adamının makamı.
  • Ev veya apartman katı.
  • Bir manevi te'sirin hükmü geçtiği mahal.
  • Sınır içi.
  • Büro, büyük ev, konak.
  • Çember, düz yuvarlak şekil.
  • Mat: Merkezden aynı u

daire-i imkan / daire-i imkân

  • Kâinat. İmkân âlemi. Mükevvenat. Mümkün olan, şartların müsait olduğu âlem. (Daire-i mümkinat da aynı mânada kullanılır.)

daire-i muamelat / daire-i muamelât

  • Muamelât dairesi; şahıs ve aile hukuku, aynî haklar, miras, ticaret, borçlar ve iç hukukla ilgili konular.

dar-ı imtihan / dâr-ı imtihan

  • İmtihan yeri.
  • Dünya.
  • Dar-ı mihnet, meydân-ı ibtilâ gibi tâbirler de aynı mânada kullanılır.

define-i hüsn-ü maişet

  • İyi geçim kaynağı.

dehişt

  • İttifak, ittihad, birlik. (Farsça)
  • Bir tarzda hareket, aynı şekilde hareket. (Farsça)

delil / delîl

  • Kendisi bilinince başkası bilinen şey.
  • Din bilgilerinin elde edildiği kaynak, vesîka.

delil-i asli / delîl-i aslî

  • Din bilgilerinin kaynakları olan Kitâb, sünnet, icmâ ve kıyâstan her biri. Aslî delîl.

delil-i inayet

  • Bütün yararların, hikmetlerin ve faydaların kaynağı olan düzen delili.

delil-i şer'i / delîl-i şer'î

  • Dînî bilgilerin elde edildiği delîl, kaynak.

deneycilik

  • (Ampirizm) Fels: İnsan zihninde mevcut her bilginin ve her düşüncenin kaynağı tecrübe (deney) olduğunu iddia eden felsefi görüş. Bu görüş, tecrübenin ehemmiyetini belirtirken aklın ve dinin rolünü inkâr ediyor. Tecrübe maddi dünyayı anlamak için gerekli ama, yeterli değildir. Tecrübe görüneni ve müş

dide

  • Göz, ayn, çeşm. (Farsça)
  • Görmek. (Farsça)
  • Gözcü. (Farsça)
  • Göz bebeği. (Farsça)
  • Göz ucu. (Farsça)

dindaş

  • Aynı dinden olan.

dominyon

  • ing. Büyük Britanya İmparatorluğu'nun, anavatanla aynı hakları olan deniz aşırı parçalarından beherine verilen isim.

ebna-i cins / ebnâ-i cins

  • Kendi sülâlesinden gelenler. Aynı cinsten olanlar.

ebnayıcins / ebnâyıcins

  • Aynı türden olanlar.

edille-i erbaa

  • (Edille-i şer'iye) Fık: Fıkıh ilminin istinad ettiği deliller: Kitab (yani Kur'an-ı Kerim'deki deliller), sünnet, icma-ı ümmet ve kıyas-ı fukaha. (Usul-ü erbaa ve edille-i asliye tabirleri de aynı mânada kullanılır.)

ehl-i memleket

  • Aynı memleketten, hemşehri.

ehl-i rivayet / ehl-i rivâyet

  • Dînî kaynaklardan hüküm çıkarırken Hicâz âlimlerinin yoluna tâbi olanlar. Bunlara; ehl-i hadîs, ehl-i eser de denir.

ehl-i şuhud

  • Kâinatta tevhid delillerini aynen seyreden, İlâhi ve gizli sırlarını Hakkın izni ile gören şuhud ehli. Veli. (Farsça)
  • Görecek derecede kat'i kanaat sâhibi olan enbiyâ ve evliyalar. (Farsça)

elsine-i terkibiye

  • Birbirine eklenen kelimelerle konuşulan diller. Terkibli ifâdesi çok olan, Arabçaya uymayan lisanların hususiyeti. (Arabî Lisanına "Tasrifî" denilir. Çünkü aynı kökten kelimeler rahatlıkla yapılmaktadır. Arabçaya bu hususta yetişen başka bir lisan yoktur.)

elti

  • İki kardeş zevcelerinin her birine nisbetle diğeri. Bir kadının kaynının zevcesi. (Türkçe)

emperyalizm

  • Bir devletin, sınırlarını genişletme politikası. Sınırları genişletmekteki gaye, başka memleketlerin zenginlik kaynaklarını ele geçirme ve insanlarını kendi hesaplarına çalıştırmaktır. Bu maksat için çok defa silâhlı harp, hem masraflı, hem de hürriyet fikriyle bağdaşmadığından zamanımızda daha sins (Fransızca)

emsal

  • (Tekili: Misâl) Denk. Benzer. Yaşları birbiriyle aynı olanlar.
  • Mat: Kat sayı.
  • (Mesel) Kıssalar, hikâyeler, romanlar, masallar, destanlar.

endüstri

  • Sanayi, imalât, sanatlar. Hammaddeyi mâmul eşya hâline getirme. Bu da ikiye ayrılır. 1- Küçük sanayi: Ev ve atölyelerde basit âlet ve makinelerle eşya imalâtıdır. 2- Büyük sanayi: Su buharı, akaryakıt, elektrik, atom enerjisi gibi büyük çapta enerji kaynaklarından faydalanılarak fabrikalarda seri hâ (Fransızca)

envar-ı imaniye ve tesbihiye / envâr-ı imaniye ve tesbihiye

  • Tesbihat ve imandan kaynaklanan nurlar.

erba'in / erba'în

  • Kırk günlük riyâzet. Maddî bağları azaltıp, mânevî tarafı kuvvetlendirmek ve kalb aynasını parlatmak için, tasavvuf büyükleri tarafından konan usûllerden biri; kırk gün az yemek, az içmek, az konuşmak, çok ibâdet etmek. Buna çile de denir.

esbab-ı temzic

  • Kaynaştırma, birleştirme sebepleri.

eşi'a

  • Şualar, ışınlar, bir kaynaktan çıkıp dağılan ince ışık hüzmeleri.

eşme

  • Kumsal yerde kaynayan pınar.

ev-kema kal

  • Söylediği gibi. Söylendiği gibi.
  • Hadis-i Şerifi lâfzı ile aynen nakletmekte bir hata olmuşsa, mes'uliyetten kurtulmak için bu kelâm söylenir. "Bu naklettiğim hadisin metninde yanlışım varsa Peygamber (A.S.M.) aslında nasıl söylemiş ise aynen onu kastediyorum" demektir.

eyzan / ایضا

  • Yine, öyle de, aynı şekilde.
  • Ve yine, aynı şekilde. (Arapça)

ezani saat / ezanî saat

  • Ezanın kendine göre ayarlandığı saat. Her hangi bir yerde güneşin tam gurub ettiği andan, sonraki gün aynı vakte kadar, 24 saat olmak üzere ayarlanmış saat.

fahr-i cihan

  • Cihanın, kâinatın övünç kaynağı.

fahr-i risalet

  • Peygamberliğin övünç kaynağı olan Peygamberimiz (a.s.m.).

fahr-i rusul

  • Bütün peygamberlerin övünç kaynağı Hz. Muhammed.

fahrü'l-alemin / fahrü'l-âlemin

  • Âlemlerin övünç kaynağı olan Fahr-i Âlem Hz. Muhammed (a.s.m.).

fahrü'l-islam / fahrü'l-islâm

  • İslâm dünyasının iftihar vesilesi, övünç kaynağı.

fahrüddeveran

  • Yaşadığı ve kendisinden sonra gelen dönemlerin övünç kaynağı.

familya

  • Aile. Soy. Zevce. Kadın. Eş. (Fransızca)
  • Aynı cinsten olan nebat grubu. Aynı soydan veya cinsten olan. Aralarında benzerlik bulunan grup. (Fransızca)

faridat-ı adile / farîdât-ı âdile

  • Dînimizin dört temel kaynağından icmâ' ve kıyâs.

fasid / fâsid

  • Bozguncu.
  • Doğru olmayan. Bozuk. Müfsid.
  • Yanlış olan.
  • Fık: Aslen sahih olup, vasfen sahih olmayan. Yani, kendi nefsinde meşru' iken gayr-i meşru' bir şeye yakınlığı sebebiyle meşru'iyyetten çıkan şeydir. İbadet hususunda fâsid ile bâtıl aynı şeydir. Meçhul bir şeyi sat

fasl

  • (Fasıl) İki şey arasındaki ek yeri. Mafsal.
  • Hak söz. Hak ile bâtılın arasını fark ve temyiz ile olan hüküm ve kaza. (Buna "Faysal" da denir) Halletmek. Ayrılma. Çözme.
  • Bölüm.
  • Mevsim.
  • Aynı makamda çalınan şarkı.
  • Çocuğu memeden kesmek.
  • Birini zem

federasyon

  • Bir kaç devletin bir devlet meydana getirecek şekilde birleşmesi. (Fransızca)
  • Aynı çeşitten bir çok kurulların meydana getirdiği birlik. (Fransızca)

fehire / fehîre

  • İçine kızmış taşlar bırakarak kaynatılan ve üzerine un konulan ayran.

fenapezir / fenapezîr

  • Fena bulan, yok olan. Fenayâb da aynı mânada kullanılır. (Farsça)

fetret

  • Aynı cinsten iki hâdise (olay) arasındaki kesinti devresi.
  • İki peygamber veya iki hükümdâr arasında peygambersiz ve hükümdârsız geçen zaman.

feveran / feverân / فوران / فَوَرَانْ

  • Kaynama, galeyân etme.
  • Damar, vurma, su fışkırtma.
  • Maddi ve manevi kaynayıp fışkırmak.
  • Köpürmek.
  • Coşmak.
  • Kokunun etrafa yayılması.
  • Depreşmek.
  • Şiddet.
  • Fışkırma. (Arapça)
  • Kaynama. (Arapça)
  • Feverân etmek: Fışkırmak. (Arapça)
  • Kaynayıp fışkırma.

feveran ve galeyana getirme

  • Kaynatıp coşturma, çoşturup çağlatma.

feverana getirmek

  • Kaynatıp fokurdatmak; coşturmak.

fevh

  • Yaradan kan fışkırması.
  • Bolluk, genişlik.
  • Güzel kokunun yayılması.
  • Kaynamak.

fevr

  • Hemen. Birdenbire. Acele. Sür'at.
  • Bir adamın geldiği semt ve cihet.
  • Suyun kaynayıp fışkırması.

feyh

  • Sıcağın şiddetlenmesi.
  • Koku yayılmak.
  • Kazan kaynamak.
  • Yara kanamak.

fitne-i nisaiye / fitne-i nisâiye / فِتْنَۀِ نِسَائِيَه

  • Kadın kaynaklı fitne.

füruat / fürûat

  • Detaylar, ayrıntılar; aynı soydan gelenler, esastan olmayan talî meseleler.

gafur

  • (Gaffar ile aynı mânadadır.) Çok mağfiret ve merhamet eden, suçları en çok afveden. Cenab-ı Hak (C.C.)

gala

  • Kaynamak.

galeyan / galeyân / غليان / غَلَيَانْ

  • Kaynayış. Çoşup taşmak. Yerinde duramamak.
  • Tuğyan ve azgınlık.
  • Kaynama, coşma.
  • Kaynama. (Arapça)
  • Kaynama, coşma.

galeyan-ı ma' / galeyan-ı mâ'

  • Suyun kaynaması.

galyot

  • Baş ve arka tarafları birbirinin aynı olan eski cins bir gemi.

gamim / gamîm

  • Yoğurt yapmak için kaynatılan süt.
  • Yoğurt.

gargara

  • Suyu, içilen ilâcı veya başka bir sıvıyı, boğazda oynatıp çalkalama.
  • Tavuk ve güvercinin ötmesi.
  • Can boğaza gelip tereddüt etmek.
  • Çömleğin kaynayıp fıkırdaması.
  • Çoban koyuna haykırıp çağırması.

gatgata

  • Çömleğin kuruyup kaynaması.

gayn

  • Susuzluk.
  • Arapçada "ayn" harfinden sonra gelen harfin adı.

germabe

  • Sıcak su hamamı. Kaynarca, kaplıca, ılıca. (Farsça)

gıbta

  • İmrenme. Aynı iyi hâli isteme. Şiddetle başkasının güzel bir halinin kendisinde de olmasını arzu etme.

girift

  • Yakalama, tutma. (Farsça)
  • Dolaşık. Birbiri içine girik. Girintili çıkıntılı, karışık. (Farsça)
  • Motifleri birbirine girik ve içiçe geçme olan tezyinat tarzı. Buna aynı zamanda arabesk de denilir. (Farsça)
  • Türk musikisinin nefesli sazlarından olup, bugün unutulmak üzeredir. Ney'e benzer. Girift ç (Farsça)

gulgule / غلغله

  • Kaynaşma. (Farsça)

gurre

  • Parlaklık. Her şeyin başlangıcı. Bu cihetle, kameri ayların ilk günlerine gurre-i şehr denilmiştir. Köleye, cariyeye ve malların en güzidelerine, gurret-ül emval denir. Güzel parlak yüze, vech-i agarr; açık ve nurani alına, cebhe-i garra denir ki, aynı asıldan müştaktırlar.
  • Fık: İska

ha

  • "İşte!" mânasınadır. (Farsça)
  • Cemi edatıdır. Kelimelerle birleşerek onları çoğul yapar. Meselâ: Ayine-hâ : Aynalar. Der-hâ : Kapılar. Esb-hâ : Atlar. Zülüf-hâ : Zülüfler. (Farsça)

hacc-ı kıran

  • Hac ile ömreye birlikte niyet ederek ihrâm giyip, ömrenin vazîfelerini yaptıktan sonra ihrâmını (hac elbisesini) çıkarmayarak aynı elbise ile hac vazîfelerini de yapmak. Bu haccı yapana kârin hacı denilir.

hacc-ı temettu'

  • Hac mevsiminde evvelâ umre için ihrama girilip umre yapıldıktan sonra; aynı mevsimde daha yurda, aile ocağına dönülmeden tekrar ihrama girilerek usulü dairesinde yapılan hacdır. Bunu yapan kimseye "mütemetti" denir.

hads-i imani / hads-i imanî

  • İmandan kaynaklanan güçlü sezgi.

hakeza / hâkezâ / هكذا

  • Aynı şekilde. (Arapça)

hakikatmedar / hakîkatmedâr

  • Hakikatın kaynağı.

hakim ebu abdullah

  • Muhammed bin Abdullah ibn-i Beyyi' (Hi: 321-405) Sâmâniye Devleti Nişabur Kadılığında bulunmuş büyük muhaddislerden, Şafiî fakihlerinden, asrının en büyük din âlimi diye bilinen bir zattır. Bir çok eser te'lif etmiştir. Başlıcaları: El Müstedrek Ale-s Sahihayn, Kitab-ül İlel, El-İklil, El-Emali, Ter

ham'

  • (Çoğulu: Ahmâ') : Kaynata. Zevc tarafından olan kimseler.

hamat

  • Kaynana.

hane-i ayine / hane-i âyine

  • Her yanı birbirinin aynı olan oda, salon veya köşk.

harf be harf

  • Aynen, aslı gibi, olduğu gibi.

hasıl-ı bilmasdar / hâsıl-ı bilmasdar

  • Bir şeyin kaynağından ortaya çıkan, gerçek tesir sahibinden meydana gelen sonuç; varmak fiili masdar, acı ise hâsıl-ı bilmasdardır.

haslet-i hamra / haslet-i hamrâ

  • Güçlü haslet; hamiyet, gayret ve mahçubiyetten kaynaklanan ve yüz kızarması şeklinde kendini gösteren haslet.

hassas bölgeler

  • Sivil savunmada düşmanın hedef tutacağı bölgeler. Her hassas bölgenin ehemmiyeti aynı değildir. Hava savunması bakımından eldeki imkanlar ve hassas bölgeler arasında öncelik tesbitine ihtiyaç vardır. Hassas bölgeler, sırasıyla:1) Atomik vurucu üslerin bulunduğu bölgeler.2) Yüzeyden yüzeye füze üsler (Türkçe)

haşv

  • (Haşiv) (Çoğulu: Ahşâ) Tıb: Vücudun içindeki uzuvlardan her birisi.
  • Minder, yastık gibi şeylerin içini dolduran pamuk, kuru ot.
  • Kırılması ihtimali olan eşyanın arasına konan yumuşak, ot gibi şey.
  • Edb: İbarede lüzumsuz söz bulunması, aynı mânada iki kelimeyi yanyana sö

hatenat

  • (Tekili: Hatene) Kaynanalar.

hatene

  • (Çoğulu: Hatenât) Kaynana.

hatne

  • Kaynana.

hatt-ı istiva / hatt-ı istivâ

  • Dünyanın kuzey ve güney kutuplarına aynı uzaklıkta olduğu ve dünyayı iki müsavi parçaya böldüğü farzedilen dâire çizgisi. (Farsça)
  • Ekvator. (Farsça)
  • Mevlevi semahânesinde, şeyhin oturduğu post ile meydan kapısı ortasında farzolunan çizgi. (Farsça)

havya

  • Madenlerle yapılan kaynak işlerinde, lehimin eritilmesinde kullanılan âlet. Lehimi eritebilmesi için sıcak olarak kullanılması gereken bu havyaların çoğu elektrikle ısıtılır.

hayat-ı cinsiye

  • Aynı alt türdeki varlıkların hayatı.

hayber

  • Arap Yarımadasında Hicaz bölgesinin doğu sınırında ve Medine-i Münevvere'nin 170 km. kuzeyinde bir kasabadır. Evleri, yüksek bir kayanın üzerinde kurulmuş olan bir kalenin etrafında bulunur. Hicretin yedinci senesinde vuku bulan Hayber Gazası ile meşhur olmuştur. Aynı sene içinde Hz. Resulullah Efen

haytü'l-emel

  • Ümit kaynağı, tutunacak bir ümit dalı.

helime / helîme

  • Buğday ve pirinç gibi bazı hububatın kaynamasıyla hâsıl olan koyu ve yapışkanlı su.

helyostat

  • Yansıyan güneş ışınlarını, belli bir doğrultuya yöneltmeğe ve bu doğrultuda tutmaya yarayan bir ayna ile bir ayar sisteminden meydana gelen tertibat.

hem

  • Aynı, birlikte.

hem-asıl

  • Aynı asıldan. (Farsça)

hem-asır

  • Aynı asırda olan. Bir asırda beraber olanlar.

hem-asr

  • Aynı asırda yaşayan, çağdaş.

hem-aver

  • Efendileri aynı olan köleler. (Farsça)
  • Arkadaş, refik. (Farsça)

hem-bar

  • Aynı yükü yüklenmiş olan, aynı yükü taşıyan. (Farsça)

hem-bu

  • Kokusu bir, aynı kokuda. (Farsça)
  • Mc: Âdet ve tarzları aynı. (Farsça)

hem-cay

  • Aynı yerde oturan. Hemşehri. (Farsça)

hem-cins

  • Aynı cinsten olan.

hem-civar

  • Aynı yerde oturan, komşu.

hem-derd

  • Dert yoldaşı, dert arkadaşı. Aynı dert ve kedere düçar olanların beheri. (Farsça)

hem-dest-i vifak

  • Bir fikir ve mes'elede anlaşarak elele vermek, hep birden aynı sözü söylemek.

hem-dih

  • Köyleri aynı olan. Aynı köyden olan. (Farsça)

hem-dil

  • Fikirleri, düşünceleri aynı olanların her biri. Bir maksad ve istekte bulunanları beheri. (Farsça)

hem-fikr

  • Aynı düşüncede ve aynı fikirde olan. Kafadar. (Farsça)

hem-hah

  • Arzu ve talebleri aynı olan, aynı istekleri olan. (Farsça)

hem-hal

  • Aynı halde olan. İkisi beraber. (Farsça)

hem-kadd

  • Boyları birbirine eşit olan, uzunlukları aynı olan. (Farsça)

hem-kar / hem-kâr

  • Aynı işi yapan, aynı işte olan. (Farsça)

hem-kıran

  • Aynı yaşta olan, yaşıt. (Farsça)
  • Kuvvette müsavi olan. (Farsça)

hem-kitab

  • Aynı dersi gören, talebe, öğrenci. (Farsça)
  • Aynı dinde olan, din kardeşi. (Farsça)

hem-kıymet

  • Aynı kıymette olan, kıymetleri eşit olan. (Farsça)

hem-kün

  • Aynı cins işte çalışan, işleri ve meslekleri aynı olan. Meslekdâş. (Farsça)

hem-matla

  • Doğuş yeri aynı olan.

hem-matla'

  • Güneş ve ay gibi gök cisimlerinin ufakta doğdukları yerin veya zamanların aynı oluşu. Aynı meridyen üzerinde olup ay ve güneşi aynı saatlerde gören ülkeler.

hem-nam

  • İsimleri aynı olan, adaş. (Farsça)

hem-nesl

  • Aynı sülâle ve soydan, aynı nesilden, soydaş. (Farsça)

hem-reng

  • Rengi bir olan, aynı renkte olan. (Farsça)
  • Mc: Huyları bir olan. (Farsça)

hem-sabak

  • Ders arkadaşı. Aynı dersi okuyanların beheri. (Farsça)

hem-seng

  • Aynı ölçüde, aynı mizanda, bir tartıda.

hem-sıfat

  • Aynı vasıf ve nitelikte olan.

hem-sufre

  • Aynı sofraya oturan, sofra arkadaşı. (Farsça)

hem-zeban

  • Aynı dili konuşan, lisanları aynı olan.

hem-zeman

  • Aynı zamanda işleyen. (Farsça)
  • Çağdaş, muâsır. Aynı çağda yaşayan insan veya geçen hâdiselerin her biri. (Farsça)

hemana

  • Sanki, güya. (Farsça)
  • Aynen, tıpkı, tamamen. (Farsça)

hemcevherlik

  • Aynı cevherden olma, aynı asıldan gelme. (Farsça - Türkçe)

hemcins / هم جنس / هَمْجِنْسْ

  • Aynı cinsten.
  • Aynı cinsten olan.
  • Aynı cinsten. (Farsça - Arapça)
  • Aynı cinsten olan.

hemfikir

  • Aynı fikir.

hemfikr / همفكر

  • Aynı düşüncede, hemfikir. (Farsça - Arapça)
  • Hemfikr olmak: Aynı fikri paylaşmak. (Farsça - Arapça)

hemkadd / هم قد

  • Boydaş, aynı boyda. (Farsça - Arapça)

hemşehri

  • Aynı şehirden. Aynı memleketli olan. (Farsça)
  • Aynı şehirli olan.
  • Aynı şehirden.

hemşire

  • Aynı sütü emen kızkardeş. Abla, bacı. (Farsça)
  • Hastabakıcı kadın veya kız. (Farsça)

hemzeban / hemzebân / همزبان

  • Aynı dili konuşan. (Farsça)

hikmetmedar

  • Hikmet kaynağı.

hiş / hîş

  • (Çoğulu: Hişân) Akraba. Aynı soydan olan. (Farsça)

hişan / hîşan

  • (Tekili: Hîş) Akrabalar. Aynı sülâleden olanlar. (Farsça)

hıyata

  • Terzilik, dikiş dikme işi.
  • Tıb: Ameliyat esnasında kesilip yarılan yerin tekrar kaynaması için dikilmesi.
  • Ameliyatta dikiş için kullanılan bağırsak ve benzeri şeylerden yapılan iplik.

hiyerarşi

  • Mevkilerin, salâhiyeterin ve rütbelerin önem sırası. (Fransızca)
  • Sıra gözetilerek yapılan herhangi bir tasnif. (Fransızca)
  • Huk: Aynı teşkilâta bağlı kişiler arasında yukarıdan aşağıya bir kontrol imkânı veren ve bu suretle astı üste bağlayan alâka. (Fransızca)

hizbullah

  • Allah için din uğrunda ciddi gayret sâhibi olan ve din düşmanlarıyla aslâ hakiki dost olmayan mücahid cemaat. "Hizb-ül Kur'an" tabiri de aynı mânada kullanılır. (Kur'an-ı Kerim'de 5:56 ve 58:22 âyetlerinde zikredilir.)

homogen

  • Bütün elemanları aynı yapıda veya aynı keyfiyette olan. (Fransızca)
  • Kim: Aynı cinsten olan. Çeşitli elementlerin birleşmesiyle meydana gelmelerine rağmen, bütün kütlelerinde aynı özellikleri gösteren maddelerdir. (Fransızca)

horanta

  • Aynı çatı altında yaşayan kişiler, ev halkı. (Farsça)

hubban

  • Habbeler, tâneler, tohumlar. (Hibeb de aynı meâldedir).

hudme

  • Çabuk kaynayan çömlek.

hükema-i işrakıyyun / hükema-i işrâkıyyun

  • Bilginin kaynağının mânevî aydınlanma, sezgi ve ilham olduğu görüşünü savunan filozoflar.

hükema-yı işrakıyyun / hükema-yı işrâkıyyun

  • Bilginin kaynağının mânevî aydınlanma, sezgi ve ilham olduğu görüşünü savunan İslâm filozofları.

hükmünde olan

  • Bir şeyle aynı hükmü alan.

hukuk-u hayatiye

  • Hayat sahibi olmaktan kaynaklanan haklar.

hulle

  • İslâmî nikâh hükümlerine göre üç defâ boşanmış bir kadının, tekrar aynı adam tarafından alınabilmesi için; başka bir erkek tarafından nikâhlanıp, düğün ve vaty olduktan sonra boşanması.

humtane

  • Kadının kaynanası.

hunnes-künnes

  • Hunnes, Hânis'in; Künnes de Kânis'in çoğuludur. Kânis, süpüren mânasınadır. Umumiyetle, akıp akıp yuvalarına giden veya aynı yollarında gidip gelen yıldızlar demektir. Bazılarınca gündüz gaib, gece zâhir olan yıldızlara denir. Ekseriyetle yedi seyyar yıldızlara denmiştir. (Zuhal, Müşteri, Merih, Züh

hünsa

  • Erkek veya kadın olduğu belirsiz olan.
  • Aynı çiçekte dişi veya erkeklik uzvunun bulunması.
  • Kendisinde hem erkeklik hem dişilik alâmeti bulunan kimse.
  • Aynı çiçekte erkeklik ve dişiliğin bulunması.

hünsaiyyet

  • Aynı kimsede ve aynı zamanda hem erkeklik hem dişilik.

huruf-u halk

  • Sesi boğazdan çıkan harfler. (Hâ, hı, ayn, gayn, he, hemze gibi)

huruf-u kameriye

  • Gr: Arapçada kelimenin başında harf-i tarif olduğu vakit, harf-i tarifin lâmı okunan harfler. Meselâ: El-Kamer, El-İnsân, El-Bedi' kelimelerinde olduğu gibi. Burada kelime başında "kaf, elif, bâ" harfleri kameriyeden olduğu için aynen okunuyor. (Bunlar: Elif, bâ, cim, hı, hâ, ayın, gayn, fe, kaf, ke

huruf-u leyyin

  • "Vav, ayn ve elif" harfleri.

hüve hüvesine

  • (Türkçe bir tabirdir) Noktası noktasına, hiç değişiklik yapmadan, aynen.
  • Aynen.

hüvehüvesine

  • Aynen.

huzme

  • Demet. Deste. Bir kucak şey.
  • Fiz: Bir ışık kaynağından çıkan sütun halindeki şua.

ibaret

  • Meydana gelmiş, toplanmış. Bir şeyden teşekkül etmiş. Bir şeyin aynı. Bir şeyin içindekini ve aslını beyan. Bir halden bir hale tecavüz eylemek.
  • Rüya tabir etmek.

icma' / icmâ'

  • Edille-i şer'iyyenin (din bilgilerinin elde edildiği delîllerin, kaynakların) üçüncüsü. Bir asırda yaşayan müctehid denilen derin âlimlerin bir mes'elenin hükmünde birleşmeleri, ictihadlarının birbirine uygun olması.
  • Beş vakit namazın farz oluşu, zinânın haram oluşu gibi ictihâd lâzı

icma-ı manevi / icmâ-ı mânevî

  • Mânevi olarak görüş birliğine varma; uzmanların aynı konuyu faklı tarzlarda belirtmeleriyle veya susmak sûretiyle onu tasdik etmeleriyle görüş birliğine varmaları.

icma-ı ümmet / icmâ-ı ümmet

  • Aynı asırda yaşamış olan İslâm âlimlerinden müçtehit olanların, şeriatın bir meselesi hakkında verilen hükümde birleşmeleri, dinî bir konuda söz birliği etmeleri.

icma-i ümmet

  • Ist: Aynı asırda yaşamış olan İslâm âlimlerinden müctehid olanların, şeriatın bir mes'elesi hakkında verilen hükümde birleşmeleridir.

ictihad / ictihâd / اجتهاد

  • Çalışma, çabalama. (Arapça)
  • Görüş. (Arapça)
  • Dinî kaynaklar ışığında görüş bildirme. (Arapça)

ictima-i a'zam

  • Ast: Bir çok gezegenin burç mıntıkalarının aynı noktasına tesadüf etmiş gibi görünmeleri.

idgam

  • Gizlemek.
  • Bir şeyi bir yere koymak.
  • Tecvidde: Aynı cinsten olan harfleri birbirine katarak iki def'a okumak. Şeddeli okumak veya yazılmak.

ifave

  • Çorbanın iyisi.
  • Çömlek kaynarken yüzüne çıkan köpük.

igla'

  • Pahalandırma, fiatını yükseltme.
  • Kaynatma.

ihtilaf / ihtilâf

  • Farklılık, ayrılık. Aynı gâyeye ayrı ayrı yollardan gitme. Müctehid denilen âlimlerin amelî (işle ilgili) mes'elelerdeki ictihad ayrılıkları.

ihtilaf-ı suret / ihtilâf-ı suret

  • Şekil farklılığı; aynı hadisenin farklı tarzda nakledilmesi.

ihtilat / ihtilât / اختلاط / اِخْتِلَاطْ

  • Karışma. (Arapça)
  • Görüşme, kaynaşma. (Arapça)
  • İhtilât etmek: Karışmak. (Arapça)
  • Kaynaşma, karışma.

ihtirasat-ı hayvaniye / ihtirâsât-ı hayvâniye

  • Hayvânî ihtiraslar, hayvanî duygulardan kaynaklanan aşırı istekler, tutkular.

ihtiyaci / ihtiyacî

  • İhtiyaçtan kaynaklanan.

ihvan

  • ( kelimesinin cem'i) Kardeşler. Eş, dost.
  • Sâdık arkadaşlar.
  • Aynı mezheb veya tarikata mensub olanlar.
  • Kardeşler, arkadaşlar, aynı tarikata mensup olanlar.

iki cihan fahri

  • Dünya ve âhiret âlemlerinin övünç kaynağı.

iktiran

  • Ulaşmak. Mukarin olmak. Yaklaşmak. Yetişmek.
  • İki şeyin bir arada gelmesi. İki nimetin aynı anda bulunması gibi...

iktiran-ı kevakib

  • Ast: İki gezegenin zâhiren birbirine yakın bir mevziye gelmeleri veya aynı burçta bulunmaları.

iktirani kıyas / iktiranî kıyas

  • Man: Neticenin aynı veya nakizı, mukaddemelerinin birisinde bilfiil zikredilmeyen kıyastır. Meselâ: "Her cisim muhdestir". Ve nakizı olan: "Bazı cisimler muhdes değildir" kaziyeleri, ne birinci ve ne de ikinci mukaddemede hey'et-i mecmuası ile zikredilmiş olmadığından iktirânidir.

ila ahirihi / ilâ âhirihî

  • "Aynı şekilde devam eder" mânâsına gelen bir ifade; sonuna kadar.

ılıca

  • Sıcak pınar suyu. Bunların yerden kaynayanına kaynarca; üzerine bina veya kubbe yapılmış olanına ise kaplıca denir.

illet ve masdar

  • Asıl sebep ve kaynak.

iltiham / iltihâm

  • Kaynaşma.

iltiyam / iltiyâm

  • Kaynaşma.

iltizam

  • Kendine lâzım kılma. İcrasına cehdettiği şeyi kendi üzerine vâcib kılma. Mülâzemet etme. Gerekli bulma.
  • Tarafgirlik etme, birinin tarafını tutma.
  • Onyedinci y.y. dan itibâren devlete gelir getiren kaynaklar, yavaş yavaş belirli bedel karşılığında şahıslara verilmeğe başlandı.

immisar

  • (İmtisar ile aynı mânâdadır) Süt sağmak.
  • Bir şeyi incelemek.
  • Az olmak.
  • Dağılmak.
  • Hâil, perde.

imtizac / imtizâc

  • Birleşme, kaynaşma.
  • Uyuşma, kaynaşma.

imtizaç

  • Birbiriyle karışma, kaynaşma.

imtizac etmek

  • Kaynaşmak, uyum sağlamak.

imtizac-ı kimyevi / imtizâc-ı kimyevî / اِمتِزَاجِ كِمْيَوِي

  • Kimyasal kaynaşma, karışım.

imtizacat / imtizâcât

  • Kaynaşmalar.
  • Kaynaşmalar, uyuşmalar.

imtizackar / imtizackâr / imtizâckâr

  • Uyuşarak, anlaşarak, karışarak. Kaynaşmağa müsait surette. (Farsça)
  • Uyuşan, kaynaşan.

imtizackarane / imtizâckârâne

  • Kaynaşarak, uyuşarak.

imtizaçkarane / imtizaçkârâne

  • Birbiriyle karışıp, kaynaşacak bir şekilde.

in'ikas

  • Aksetme, tersine çevrilme.
  • Işık veya sesin bir şeye çarpıp geri gelmesi.
  • Aynada parlak şeyde eşyanın temessülü.

inayet / inâyet

  • Bütün yararların, hikmetlerin ve faydaların kaynağı olan düzenlilik.
  • Allah'ın özel yardımı, şefkatle ilgilenmesi.

inayet-i tamme / inâyet-i tamme

  • Bütün yararların, hikmetlerin ve faydaların kaynağı olan düzenliliğin eksiksiz ve tam oluşu.

inayet-i zahire

  • Ap açık inayet; bütün yararların, hikmetlerin ve faydaların kaynağı olan ap açık düzenlilik.

incibar

  • Kırılmış olan kemiğin bağlanıp tekrar kaynaması.

inficar

  • Tan yeri ağarma. Fecir sökme.
  • Tohumun yerde çatlaması.
  • Suyun, yerden kaynayıp çıkması.

inzimam-ı rey

  • Görüş birliği, aynı görüşü paylaşma.

ırktaş

  • Aynı ırktan olan.

islami / islâmî

  • İslâm dininden kaynaklanan.

ism-i cemil / ism-i cemîl

  • Allah'ın bütün güzelliklerin kaynağı ve sonsuz güzellik sahibi olduğunu ifade eden ismi.

işrakiyun / işrâkiyun

  • Bilginin kaynağının mânevi aydınlanma, sezgi ve ilham olduğu görüşünde olan İslâm felsefecileri.

işrakıyyun / işrâkıyyun

  • Bilginin kaynağının mânevî aydınlanma, sezgi ve ilham olduğu görüşünü savunanlar.

iştikak

  • Türemek. Bir kökten ayrılan kelimelerin asılları ve birbirleri ile olan münâsebetleri, meydana gelişleri.
  • Çatallaşmak. Yarılmış bir şeyin bir şıkkını almak.
  • Edb: Aynı kökten türemiş olan birkaç kelimeyi bir araya getirme sanatı. Misaller:(Edipler edepli olmalı, hem de edeb-i

istikra-ı tam / istikrâ-ı tam

  • Bütün cüz'î olaylardan hareket ederek küllî bir hükme varma; tümevarım; endüksiyon; burada bütün ilimlerin hep birlikte aynı sonuca parmak basmaları kastediliyor.

istikra-i tamme / istikrâ-i tâmme

  • Bütün cüz'î olaylardan hareket ederek küllî bir hükme varma; tümevarım; endüksiyon; burada bütün ilimlerin hep birlikte aynı sonuca parmak basmaları kastediliyor.

istimzac / istimzâc

  • Kaynaşma, karışma.

istimzaç

  • Kaynaşmaya çalışma, uyum sağlamaya çalışma.

istimzaç etmek

  • Kaynaşmak, kaynaştırmak.

istinbat

  • Bir söz veya bir işten gizli bir mânâyı meydana koymak.
  • Müçtehid veya büyük bir âlimin gizli bir mânâyı içtihadı ile meydana çıkarması.
  • Bir mes'eleyi derin tetkik ile meydana çıkarması.
  • Bir mes'eleyi derin tetkik neticesinde kaynaklarından güçlükle anlamak.

iştirak

  • Ortak olmak. Ortaklık etmek. Bir işde yer almak. Hissedâr olmak.
  • Bir lâfızda çok mânalar müşterek olması. Meselâ: "Ayn" kelimesi. Hem göz, hem de kaynak mânasına gelir.

iştirak-ı lisan

  • Lisan ortaklığı. Aynı dili konuşma keyfiyeti.

ita

  • Edb: Kafiyenin bir mânada olarak aynen tekrar edilmesi.

ıter

  • (Tekili: Itret) Nesiller, akrabalar, zürriyetler, aynı soydan gelenler.

ittifak-ı edyan / ittifak-ı edyân

  • Dinlerin ittifakı, aynı hususta birleşmesi.

ittifak-ı vazife

  • Aynı görevde birleşme.

ittihad

  • Birleşmek. Birlik üzere âmil olmak. Birlik. Aynı fikirde olmak.

ittihad-ı maksat

  • Aynı hedefte birleşme.

ittihad-ı millet / ittihâd-ı millet

  • Milletin birliği; aynı topraklar üzerinde yaşayan ve aralarında din, dil, duygu, ortak tarih, ülkü, gelenek ve görenek birliği olan insan topluluğunun birlik ve beraberliği.

kabil-i iltiyam

  • Kaynaşabilir, kapanabilir.

kabile / kabîle

  • Birlikte yaşayan, konup göçen, bir sülâleden türemiş insanlar. Bir reisin idaresi altında bulunan ve ekserisi aynı soydan gelen insanlar.
  • Aynı soydan olup beraber yaşayan insanlar.

kafiye

  • Şiirde dizelerin sonunda tekrarlanan ve aynı sesi veren hecelerin benzeşmesi.
  • Tâbi olan şey.
  • Herşeyin son tarafı.
  • Edb: Manzum yazılan satırların ses bakımından sonlarının aynı olması. (Yaman, duman, saman... gibi.)

kafur / kâfur / kâfûr

  • Beyaz ve yarı şeffaf, kolaylıkla parçalanan bir madde. Sert, güzel kokulu, katı ve yağlı bir madde.
  • Cennette bir kaynak ismi.
  • Bir madde ismi, cennette bir kaynak.

kalb-i kerim

  • Allah'ın lütuf ve ikramına ayna olan mübarek kalp sahibi.

kan / kân

  • Bir şeyin menbaı. (Farsça)
  • Kuyu. Kaynak. (Farsça)
  • Mâden ocağı. (Farsça)
  • Bir keyfiyetin. (niteliğin) bol olarak bulunduğu kimse. (Farsça)

kan-ı merhamet / kân-ı merhamet

  • Merhamet kaynağı.

kanun-u deha / kânun-u deha

  • Dehâ kaynağı. Dehâ ocağı, akıl, zekâ kaynağı.

kaplıca

  • Üstüne bina yapılmış sıcak maden suyu, üstü örtülü kaynarca, ılıca.

karabet-i nesebiyye

  • Aynı soydan gelmek suretiyle olan asli hısım ve akrabalık.

karin

  • Yakın. Hısım. Akraba.
  • Arkadaş. Yaşı aynı olan arkadaş. Refik. Komşu.
  • Bir şeyi elde eden, nâil olan.
  • Pâdişahın daimi surette yakınında bulunan. Mâbeynci.

karz-ı hasen

  • Ödünç verme, çarşıda benzeri bulunan herşeyi, belirsiz bir zaman sonra, aynısı geri verilmek üzere verme.

kat'iyyü'l-metin

  • Metnin (sözün) kesin ve şüphesiz oluşu; ibarenin ilk kaynaktan aynen geldiğinin kesin olarak bilinmesi (meselâ metnin âyet veya hadis olduğu kesin olarak bilinmesi).

kavim

  • Aynı ırka mensub olanların oluşturduğu topluluk.

kavm

  • Kavim, aynı ırka mensub olanların oluşturduğu topluluk.

kema fi's-sabık / kemâ fi's-sâbık

  • Aynen eskisi gibi.

kemal-i inayet / kemâl-i inâyet

  • Bütün yararların, hikmetlerin ve faydaların kaynağı olan düzenliliğin mükemmelliği.

kenni / kennî

  • (Çoğulu: Ekniyâ) Lâkabdaş kimse, isimleri aynı olan.

kevser

  • Kıyamete kadar gelecek Âl, Ashâb, Etbâ' ve onların iyilikleri, hayırları.
  • Bereket.
  • Kesretten mübâlağa. Çokluğun gayesine varan şey. Gayet çok şey.
  • Pek çok hayır. Hikmet, ilim. Kur'an, İslâm, tevhid. İlm-i Ledün. Ma'rifetullah.
  • Cennet ırmaklarının kaynakları.

keza / kezâ / كذا

  • Aynı şekilde, böylece. (Arapça)

kezalik / kezâlik / كذالك

  • Aynı şekilde. (Arapça)

kıran / قران

  • Yakınlaşma. (Arapça)
  • İki gezegenin aynı burçta birbirine yaklaşması. (Arapça)

kısas / kısâs / قِصَاصْ

  • Cinayette ödeşmek. Bir suç işliyenin aynı şekilde cezalandırılması. Öldürme veya yaralanmada suçlu olana aynı şeyin yapılması. Suçsuz yere adam öldürene veya yaralayana şeriatın aynı cezayı tatbik etmesi.
  • İşlenen suçun, yapılan kötülüğün aynısını suçluya tatbîk ederek cezâlandırma, öldüreni öldürme, yaralıyanı yaralama, bir uzvu kesenin uzvunu kesme cezâsı.
  • İşlediği suçun aynısıyla cezâlandırma.

kitab / kitâb

  • Edille-i şer'iyyenin (İslâm dînindeki hükümlerin, din bilgilerinin) birinci kaynağı olan Kur'ân-ı kerîm.
  • Amel defteri.

kıyas-ı istisnai / kıyas-ı istisnaî / kıyas-ı istisnâî

  • Bir hükmün neticesinin aynı veya nakzı, mukaddemelerinden birinde bilfiil zikredilirse, ona kıyâs-ı istisnâi denilir. Başka bir tâbirle: Neticesi veya zıddı bizzat kendisinde zikredilen kıyas. "Eğer bu cisim ise, mutlaka bir yer tutar" gibi. Veya "Güneş doğmuş ise, gündüz olmuştur" gibi.
  • Bir kıyasın sonucunun aynı yahut karşıt halinin öncüllerde hem anlam hem de şekil bakımından bulunmasıyla meydana gelen kıyas; meselâ, "mıknatıs bu cismi çekiyor; o halde bu cisim demirdir" cümlesi gibi.

kıyas-ı mukassim

  • Man: İki şıkkı bulunan ve her iki şıkkın neticesi aynı olan kıyas. (Sultan Mehmed Fatihin, babasına gönderdiği şu haber buna güzel bir numunedir. "Padişan sen isen ordunun başına geç; yok padişah ben isem, sana emrediyorum ordunun başına geç.")

konvoy

  • ing. Aynı yere giden nakil vasıtaları topluluğu.
  • Aynı yere nakledilen insan grubu.
  • Harb gemilerinin himayesinde sefer yapan yük gemileri katarı.

korsan gemisi

  • Deniz hırsızlığı ve korsanlık yapan gemiler. Düşman gemilerini basarak mallarını alan bir devletin donanma gemilerine de aynı ad verilirdi.

kudsi üstad / kudsî üstad

  • Kutsal, kutsal kaynaktan güç ve ilim alan üstad, Resul-i Ekrem Efendimizdir (a.s.m.).

künganlık / küngânlık

  • Su kaynağını bulma işi.

küre

  • (Kürre yanlıştır) Yuvarlak cisim.
  • Şeklin sathındaki bütün noktalar merkeze aynı uzaklıktadır. Dünya da yuvarlak olduğundan "Küre-i arz" denilmiştir. "Küre-i zemin" de denir.

kut'ül amare / kut-ül amare / كوتول امار

  • Kut'ül Amare ne demektir?

    Yeni kurulan Osmanlı 6. Ordusu'nun Komutanlığı'na atanarak 5 Aralık'ta Bağdat'a varan Mareşal Colmar Freiherr von der Goltz Paşa'nın emriyle Irak ve Havalisi Komutanı Miralay (Albay) 'Sakallı' Nurettin Bey'in birlikleri 27 Aralık'ta Kut'u kuşattı. İngilizler Kut'u kurtarmak için General Aylmer komutasındaki kolorduyla hücuma geçti ancak, 6 Ocak 1916 tarihli Şeyh Saad Muharebesi'nde 4.000 askerini kaybederek geri çekildi. Bu muharebede 9. Kolordu Komutanı Miralay 'Sakallı' Nurettin Bey görevinden alındı ve yerine Enver Paşa'nın kendisinden bir yaş küçük olan amcası Mirliva Halil Paşa (Kut) getirildi.

    İngiliz Ordusu, 13 Ocak 1916 tarihli Vadi Muharebesi'nde 1.600, 21 Ocak Hannah Muharebesi'nde 2.700 askeri kaybederek geri püskürtüldü. İngilizler mart başında tekrar taarruza geçti. 8 Mart 1916'da Sabis mevkiinde Miralay Ali İhsan Bey komutasındaki 13. Kolordu'ya hücum ettilerse de 3.500 asker kaybederek geri çekildiler. Bu yenilgiden dolayı General Aylmer azledilerek yerine General Gorringe getirildi.

    Kut'ül Amare zaferinin önemi

    Kût (kef ile) veya 1939’dan evvelki ismiyle Kûtülamâre, Irak’ta Dicle kenarında 375 bin nüfuslu bir şehir. Herkes onu, I. Cihan Harbinde İngilizlerle Türkler arasında cereyan eden muharebelerden tanır. Irak cephesindeki bu muharebeler, Çanakkale ile beraber Cihan Harbi’nde Türk tarafının yüz akı sayılır. Her ikisinde de güçlü düşmana karşı emsalsiz bir muvaffakiyet elde edilmiştir.

    28 Nisan 1916’da General Townshend (1861-1924) kumandasındaki 13 bin kişilik İngiliz ve Hind askerlerinden müteşekkil tümenin bakiyesi, 143 günlük bir muhasaradan sonra Türklere teslim oldu. 7 ay evvel parlak bir şekilde başlayan Irak seferi, Basra’nın fethiyle ümit vermişti. Gereken destek verilmeden, tecrübeli asker Townshend’den Bağdad’a hücum etmesi istendi.

    Bağdad Fatihi olmayı umarken, 888 km. yürüdükten sonra 25 Kasım 1915’de Bağdad’a 2 gün mesafede Selmanpak’da miralay Nureddin Bey kumandasındaki Türk ordusuna yenilip müstahkem kalesi bulunan Kût’a geri çekildi. 2-3 hafta sonra takviye geleceğini umuyordu. Büyük bir hata yaparak, şehirdeki 6000 Arabı dışarı çıkarmadı. Hem bunları beslemek zorunda kaldı; hem de bunlar Türklere casusluk yaptı.

    Kût'a tramvayla asker sevkiyatı

    İş uzayınca, 6. ordu kumandanı Mareşal Goltz, Nureddin Bey’in yerine Enver Paşa’nın 2 yaş küçük amcası Halil Paşa’yı tayin etti. Kût’u kurtarmak için Aligarbi’de tahkimat yapan General Aylmer üzerine yürüdü. Aylmer önce nisbî üstünlük kazandıysa da, taarruzu 9 Mart’ta Kût’un 10 km yakınında Ali İhsan Bey tarafından püskürtüldü.

    Zamanla Kût’ta kıtlık baş gösterdi. Hergün vasati 8 İngiliz ve 28 Hindli ölüyordu. Hindliler, at eti yemeği reddediyordu. Hindistan’daki din adamlarından bunun için cevaz alındı. İngilizler şehri kurtarmak için büyük bir taarruza daha geçtiler. 22 Nisan’da bu da püskürtüldü. Kurtarma ümidi kırıldı. Goltz Paşa tifüsten öldü, Halil Paşa yerine geçti. Townshend, serbestçe Hindistan’a gitmesine izin verilmesi mukabilinde 1 milyon sterlin teklif etti. Reddedilince, cephaneliği yok ederek 281 subay ve 13 bin askerle teslim oldu. Kendisine hürmetkâr davranıldı. Adı ‘Lüks Esir’e çıktı. İstanbul’a gönderildi. Sonradan kendisine sahip çıkmayan memleketine küskün olarak ömrünü tamamladı.

    Böylece Kûtülamâre’de 3 muharebe olmuştur. İngilizlerin kaybı, esirlerle beraber 40 bin; Türklerinki 24 bindir. Amerikan istiklâl harbinde bile 7000 esir veren İngiltere, bu hezimete çok içerledi. Az zaman sonra Bağdad’ı, ardından da Musul’u ele geçirip, kayıpları telafi ettiler. Kût zaferi, bunu bir sene geciktirmekten öte işe yaramadı.

    Bu harbin kahramanlarından biri Halil Paşa, Enver Paşa’nın amcası olduğu için; diğer ikisi Nureddin ve Ali İhsan Paşalar ise cumhuriyet devrinde iktidar ile ters düştüğü için yakın tarih hafızasından ustaca silindi. 12 Eylül darbesinden sonra Ankara’da yaptırılan devlet mezarlığına da gömülmeyen yalnız bunlardır.

    Binlerce insanın kaybedildiği savaş iyi bir şey değil. Bir savaşın yıldönümünün kutlanması ne kadar doğru, bu bir yana, Türk-İslâm tarihinde dönüm noktası olan çığır açmış nice hâdise ve zafer varken, önce Çanakkale, ardından da bir Kûtülamâre efsanesi inşa edilmesi dikkate değer. Kahramanları, yeni rejime muhalif olduğu için, Kûtülamâre yıllarca pek hatırlanmadı. Gerçi her ikisi de sonu ağır mağlubiyetle biten bir maçın, başındaki iki güzel gol gibidir; skora tesiri yoktur. Hüküm neticeye göre verilir sözü meşhurdur. Buna şaşılmaz, biz bir lokal harbden onlarca bayram, yüzlerce kurtuluş günü çıkarmış bir milletiz.

    Neden böyle? Çünki bu ikisi, İttihatçıların yegâne zaferidir. Modernizmin tasavvur inşası böyle oluyor. Dini, hatta mezhebi kendi inşa edip, insanlara doğrusu budur dediği gibi; tarihi de kendisi tayin eder. Zihinlerde inşa edilen Yeni Osmanlı da, 1908 sonrasına aittir. İttihatçıların felâket yıllarını, gençlere ‘Osmanlı’ olarak sunar. Bu devrin okumuş yazmış takımı, itikadına bakılmadan, münevver, din âlimi olarak lanse eder. Böylece öncesi kolayca unutulur, unutturulur.

    Müşir İbrahim Edhem Paşa’nın oğlu Sakallı Nureddin Paşa (1873-1932), sert bir askerdi. Irak’ta paşa oldu. Temmuz 1920’de Ankara’ya katıldı. Fakat karakterini bilen M. Kemal Paşa, kendisine aktif vazife vermek istemedi. Merkez kumandanı iken Samsun’daki Rumları iç mıntıkalara sürgün ettiği esnada çocuk, ihtiyar, kadın demeden katliâma uğramasına göz yumdu. Bu, milletlerarası mesele oldu. Yunanlılar, bu sebeple Samsun’u bombaladı. Nureddin Paşa azledildi; M. Kemal sayesinde muhakemeden kurtuldu. Sonradan Kürtlerin de iç kısımlara göçürülmesini müdafaa edecektir. Batı cephesinde, kendisinden kıdemsiz İsmet Bey’in maiyetinde vazife kabul etti. İzmir’e girdi. Bazı kaynaklarda İzmir’i ateşe verdiği yazar. I. ordu kumandanı olarak bulunduğu İzmit’te, Sultan Vahîdeddin’in maarif ve dahiliye vekili gazeteci Ali Kemal Bey’i, sivil giydirdiği askerlere linç ettirdi; padişaha da aynısını yapacağını söyledi. Ayağına ip takılarak yerlerde sürüklenen cesed, Lozan’a giden İsmet Paşa’nın göreceği şekilde yol kenarına kurulan bir darağacına asılarak teşhir edildi. Mustafa Kemal Paşa, İstanbul’da bir fedainin vursa kahraman olacağı bir insanı, vuruşma veya mahkeme kararı olmaksızın öldürmeyi cinayet olarak vasıflandırıp kınadı. M. Kemal’e gazi ve müşirlik unvanı verilmesine içerleyen Nureddin Paşa iyice muhalefet kanadına geçti. 1924’de Bursa’dan müstakil milletvekili seçildi. Asker olduğu gerekçesiyle seçim iptal edildi. İstifa edip, tekrar seçildi. Anayasa ve insan haklarına aykırılık cihetinden şapka kanununa muhalefet etti. Bu sebeple antikemalist kesimler tarafından kahraman olarak alkışlanır. Nutuk’ta da kendisine sayfalarca ağır ithamlarda bulunulur, ‘zaferin şerefine en az iştirake hakkı olanlardan biri’ diye anılır.

    Halil Kut (1882-1957), Enver Paşa’yı İttihatçıların arasına sokan adamdır. Sultan Hamid’i tevkife memur idi. Askerî tecrübesi çete takibinden ibaretken Libya’da bulundu. Yeğeni harbiye nazırı olunca, İran içine harekâta memur edildi. Irak’taki muvaffakiyeti üzerine paşa oldu. Bakü’yü işgal etti. İttihatçı olduğu için tutuklanacakken, kaçıp Ankara hareketine katıldı. Rusya ile Ankara arasında aracılık yaptı. Sonra kendisinden şüphelenilince, Almanya’ya kaçtı. Zaferden sonra memlekete dönüp köşesine çekildi. Politikaya karışmadı.

    Ali İhsan Sâbis (1882-1957), Sultan Hamid’i tahttan indiren Hareket Ordusu zâbitlerindendi. Çanakkale, Kafkasya’da bulundu. Irak’ta paşalığa terfi etti. İttihatçı olduğu için Malta’ya sürüldü. Kaçıp Ankara hareketine katıldı. I. batı cephesi kumandanı oldu. Cephe kumandanı İsmet Bey ile anlaşmadı; azledilip tekaüde sevkolundu. M. Kemal’e muhalif oldu. Nazileri öven yazılar yazdı. 1947’de devlet adamlarına yazdığı imzasız mektuplar sebebiyle 15 seneye mahkûm oldu. 1954’te DP’den milletvekili seçildi. Hatıraları, Nutuk’un antitezi gibidir.

kütüb-i sitte

  • Altı kitab. Kur'ân-ı kerîmden sonra, İslâm dîninin ikinci kaynağı olan hadîs-i şerîfleri ihtivâ eden ve doğruluğu İslâm âlimleri tarafından tasdîk edilen altı hadîs kitâbının hepsine birden verilen ad. Bunlar; İmâm-ı Buhârî'nin Sahîh-i Buhârî'si, İmâ m-ı Müslim'in Câmi'us-Sahîh'i, İmâm-ı Mâlik'in Mu

kuvvet-i kat'iyet

  • Kesinlikten kaynaklanan kuvvet.

kuvvet-i nispet

  • Allah'a bağlı olmaktan kaynaklanan güç.

kuydaş

  • Aynı köyden olanlar. Köyleri aynı olan kimseler. (Farsça)

lafz-ı am / lafz-ı âm

  • Gayr-ı mahsur, yani sayısız müsemmaları ihata ve aynı cinsten bir çok fertlere birden delâlet eyliyen lâfızdır. Kavim, cemaat, nisa.. gibi.

lazım-ı beyyin / lâzım-ı beyyin

  • Bu tabirin masdariyet şekli "Lüzum-u beyyin" olup ikisi aynı mânaya gelir. Herhangi bir şey hatıra gelince hiç bir delil ve emareye ihtiyaç olmadan o şeyle beraber düşünülmesi zaruri olan diğer bir şey. Meselâ: İnsan denildiği zaman, kabiliyet-i ilim ve san'at akla gelmesi gibi...

lazıme-i zaruriye-i naşie-i zatiye / lâzıme-i zâruriye-i nâşie-i zâtiye

  • Bizzat kendi zâtında var olan ve zâtından başka hiçbirşeyden kaynaklanmamış olan, bizzat kendisinde zorunlu olarak bulunan ve ondan ayrılması düşünülemeyen şey; meselâ "Sıcaklık, ateşin bizzat kendisinden kaynaklanan ayrılmaz zorunlu bir özelliğidir." denilebilir.

ledün

  • İnd kelimesi gibi, zaman ve mekân zarfıdır.Hel-i istifhâmiye mânasına geldiği de vaki'dir. Kamus Müellifine göre ledün ile leda, aynı şeydir. Başkaları ise tefrik etmişlerdir. Demişlerdir ki: Ledün kelimesi zaman ve mekânın evvel ve ibtidasından muteberdir. Onun için ekseri harf-i cer olan "min" kel

leff ü neşr

  • Edb: Bir yazı veya şiirde söz simetrisi yapma san'atıdır. Önce iki veya daha fazla kelimeyi sıralamak, sonra da onlarla alâkalı şeyleri söylemek. İki çeşidi vardır;1- Leff ü Neşr-i Müretteb (Düzenli leff ü neşir) : Birinci cümlede sıralanan kelimelerle ikinci cümlede söylenen kelimelerin aynı sırayı

li-aynihi / li-aynihî

  • Kendisi ile bir. Aynı ile.
  • Allah tarafından emrolunan bir şeydeki güzellik, ya li-aynihi bir hüsündür veya li-gayrihi bir hüsündür. Ya kendi zatındaki bir güzellikten dolayı hasendir veya başkasında sabit bir güzellikten dolayı bir hasendir. Meselâ: Biz iman ile me'muruz. İmandaki hü

liaynihi / liaynihî

  • Aynı, kendisi, bizzat, kendisinden dolayı.

lücc

  • Engin sular.
  • Gümüş.
  • Ayna.
  • Kalabalık cemaat.

lüsga

  • Söylerken rı'yı gayn'a veya lâm'a; ve sin'i te'ye kalbetmek.

ma'den

  • Maden.
  • Bir haslet veya hususiyetin kaynağı.
  • Herşeyin aslî mekânı, menbâ ve me'hazı olan yer.
  • Toprak, taş, kum gibi maddelerle karışık demir vesairelerin vaziyetlerine de maden denir.

ma'den-i tekemmül / مَعْدَنِ تَكَمُّلْ

  • Mükemmelleşme kaynağı.

ma'kes

  • Akis yeri. Akseden yer. (Ayna güneşin ma'kesi olduğu gibi.)
  • Akseden yer, bir şeyin yansıdığı yer, ayna.

ma'nevi tevatür / ma'nevî tevâtür / مَعْنَو۪ي تَوَاتُرْ

  • Yalan üzerine birleşmesi imkânsız olan bir topluluğun aynı hâdiseyi farklı tarzlarda haber vermesi.

maden / mâden

  • Kaynak.
  • Metal, kaynak.

maden-i ahlak-ı aliye / maden-i ahlâk-ı âliye

  • Yüce ahlâkın kaynağı.

maden-i desais / maden-i desâis

  • Hile ve aldatmaların kaynağı.

maden-i envar / maden-i envâr

  • Nurların kaynağı.

maden-i feyz

  • İlham, ilim kaynağı.

maden-i hakikat

  • Gerçeklerin ve doğruların kaynağı.

maden-i hakiki / mâden-i hakikî

  • Gerçek maden, kaynak.

maden-i hasaret / maden-i hasâret

  • Hüsrana uğrama kaynağı.

maden-i hayat / mâden-i hayat

  • Hayat kaynağı.

maden-i hayat-ı içtimaiye / mâden-i hayat-ı içtimaiye

  • Sosyal hayatın madeni, kaynağı.

maden-i ilm-i hakikat / mâden-i ilm-i hakikat

  • Hakikat ilminin kaynağı.

maden-i iman / mâden-i iman

  • İmanın, inancın kaynağı.

maden-i istimdad / mâden-i istimdad

  • Yardım istenilen kaynak.

maden-i kelam / mâden-i kelâm

  • Sözün mâdeni; ifadenin kaynağı.

maden-i kemalat / maden-i kemâlât

  • Mükemmellikler mâdeni, kaynağı.

maden-i kudsi / mâden-i kudsî

  • Mukaddes, kutsal mâden, kaynak.

maden-i kuvve-i maneviye / mâden-i kuvve-i mâneviye

  • Manevî kuvvetin, moral gücünün kaynağı.

maden-i lezzet

  • Lezzet kaynağı.

maden-i manevi / maden-i mânevî

  • Mânevî kaynak.

maden-i marifet / mâden-i mârifet

  • Bilgi kaynağı.

maden-i menfaat

  • Menfaat kaynağı.

maden-i meziyet / mâden-i meziyet

  • Meziyet, ahlâk, huy mâdeni, kaynağı.

maden-i nimet

  • Nimet kaynağı.

maden-i nur / mâden-i nur

  • Nur madeni, kaynağı.

maden-i rahmet

  • Rahmet kaynağı.

maden-i saadet ve hürriyet

  • Mutluluk ve hürriyet madeni, kaynağı.

maden-i safi / maden-i safî

  • Arınmış, duru kaynak.

maden-i şefkat

  • Şefkat kaynağı.

maden-i sehavet / mâden-i sehâvet

  • Cömertlik kaynağı.

maden-i sıddıkiyet

  • Doğruluğun ve sadakatin kaynağı.

maden-i tekemmül

  • Mükemmelliğe ulaşma kaynağı.

maden-i terakkiyat / maden-i terakkiyât

  • Terakkiye, ilerlemeye kaynak olan.

maden-i ticaret

  • Ticaret kaynağı.

maden-i zillet ve hasaret / maden-i zillet ve hasâret

  • Alçalma ve hüsran sebebi, kaynağı.

mader / mâder

  • Birşeyin çıktığı yer; kaynak; ana.

mader-i hilkatin hazain-i la-tefnasındaki sehavet / mâder-i hilkatin hazâin-i lâ-tefnâsındaki sehavet

  • Yaratılış kaynağının bitmez tükenmez hazinelerindeki cömertlik.

mahiyet-i vahide / mahiyet-i vâhide

  • Tek mahiyet, aynı özellik.

mahzen-i ebedi / mahzen-i ebedî

  • Sonsuz kaynak.

mahzen-i esrar

  • Sırlar hazinesi, kaynağı.

mahzen-i mu'cizat

  • Mu'cizeler mahzeni, kaynağı.

makes / mâkes

  • Yansıma yeri, ayna.

makes olma / mâkes olma

  • Ayna olma.

makes-i hayatı / mâkes-i hayatı

  • Hayatının aynası.

makes-i nurani / mâkes-i nurânî

  • Nurlu ayna, nurun, ışığın yansıdığı yer.

makes-i rahmet-i alem / mâkes-i rahmet-i âlem

  • Kâinatı kuşatan İlâhî rahmetin aynası.

makes-i şuur / mâkes-i şuur

  • Şuur ve düşüncenin yansıdığı yer, ayna.

maklub

  • (Kalb. den) Altı üstüne çevrilmiş, kalbolunmuş. Ters döndürülmüş. Başka şekle sokulmuş.
  • Harfleri tersinden okunduğu zaman yine aynı olan kelime veya cümle. (Anastas mum satsana cümlesi gibi)

mal / mâl

  • İnsanın arzuladığı, ihtiyâç, yâni lâzım olunca, kullanmak için saklanabilen ayn, yâni madde, cisim.

masdar / مصدر / مَصْدَرْ

  • Kaynak.
  • Bir şeyin çıktığı yer, temel, kaynak.
  • Fiil kökü.
  • Kök, kaynak.
  • Çıkış yeri, kaynak. (Arapça)
  • Masdar. (Arapça)
  • Kaynak.

masdar-ı feyz

  • Bereket, nimet kaynağı.

masdariyet

  • Kaynaklık.

masr

  • Parmak uçlarıyla süt sağmak.
  • Bir şeyi incelemek.
  • Az olmak.
  • Dağılmak. (İmtisar veya immisar ile aynı manadadır.)

mastar

  • Bir şeyin çıktığı kaynak.

matbuh

  • (Çoğulu: Matâbih) (Tabh. dan) Kaynatılmış veya haşlanmış (ilâç).
  • Pişirilmiş yemek.

matbuhat

  • (Tekili: Matbuh) Kaynatılmış veya haşlanmış ilâçlar.
  • Pişirilmiş yemekler.

maye-i ervah / mâye-i ervâh

  • Ruhların mayası; ruhlara hayat kaynağı olan.

maye-i ibret / mâye-i ibret

  • İbret aynası, ibret levhası.

mazbut-u ümmet

  • Aynen yazıya geçirdiği.

mazhar eylemek

  • Eriştirmek, ayna yapmak.

mazhar-ı etemm

  • Tam ve eksiksiz bir ayna, görünme yeri.

mazhar-ı hissiyat

  • Hislerin ve duyuların aynası.

mazhar-ı muhabbet ve uhuvvet

  • Sevgi ve kardeşliği gösterme ve onlara ayna olma.

mazhar-ı rahmet-i alem / mazhar-ı rahmet-i âlem

  • Kâinatı kuşatan ilâhî rahmetin mazharı, aynası.

mazhar-ı tecelli / mazhar-ı tecellî

  • Tecellilere erişme, yansımalara ayna olma.

mazhariyet

  • Nail olma, ayna olma.

mazhariyet-i esma-i ilahiye / mazhariyet-i esmâ-i ilâhiye

  • İlâhî isimlerin tecellîlerine ayna olma.

me'haz / مأخذ / مَأْخَذْ

  • Kaynak.
  • Bir şeyin alındığı, çıkarıldığı yer, kaynak.
  • Menba'. Bir şeyin alındığı, çıkarıldığı yer. Bir şeyin aslının alındığı kaynak.
  • Kaynak.
  • Kaynak.

me'haz-ı iştikak

  • Bir kelimenin türetildiği asıl kök ve kaynak (Yahudiyet, Nasraniyet gibi).

me'haz-i sail / me'haz-i sâil

  • Soru soranın kaynağı.

me'hazi / me'hazî

  • Me'hazle ilgili. Bir şeyin aslının alındığı kaynakla ilgili.

meadin / meâdin

  • Madenler, kaynaklar.

meahiz / meâhiz / مآخذ

  • (Tekili: Me'haz) Me'hazler. Bir şeyin çıktığı veya alındığı yerler. Kaynaklar.
  • Me'hazlar, kaynaklar.
  • Kaynaklar. (Arapça)

meakis / meâkis

  • Makesler, aynalar.

mealen / meâlen

  • Mânâca aynısı olmadan eksiği ile anlaşılan neticesi. Mânaya göre.

mebde'

  • Başlangıç.
  • Kaynak, kök.
  • Bilgilerin ilk kısımları.
  • İlke.
  • Tasavvufta sâlikin ilk başlangıcı.
  • Baş taraf. Başlangıç. Başlama.
  • Kaynak. Kök. Temel. Esas.

mebde-i teayyün

  • İlâhî kemâllerin, yüksekliklerin ilm-i ilâhîde başlangıcı ve ilk kaynağı.

mebde-i ümid

  • Ümidin kaynağı.

mebde-i vahdet

  • Başlangıçtaki birlik; Allah'ın birliğini gösteren asıl kaynak.

mebsuten mütenasib

  • Birbirlerine nisbetli olan iki şeyden birinin artmasıyla, diğerinin de aynı nisbetle artması; veya eksilmesiyle diğerinin de eksilmesidir. Doğru orantılı.

mecali / mecalî

  • (Tekili: Meclâ) Aynalar.

mecla

  • (Çoğulu: Mecâli) Ayna, mir'at.
  • Çıkma ve görünme yeri.
  • Başın tepesinde kıl bitmeyen yer.

medar / medâr

  • Sebep, vesile, kaynak, yörünge.

medar olan

  • Dayanak noktası olan, kaynak olan.

medar olma / medâr olma

  • Sebep ve kaynak olma.

medar-ı acz

  • Acizlik, güçsüzlük sebebi, kaynağı.

medar-ı azamet ve kibriya / medar-ı azamet ve kibriyâ

  • Haşmet, yücelik ve büyüklük sebebi, kaynağı.

medar-ı azap

  • Azap sebebi, acı kaynağı.

medar-ı envar / medar-ı envâr

  • Nurlanma kaynağı.

medar-ı ezvak

  • Zevklerin, lezzetlerin kaynağı.

medar-ı fahr / medâr-ı fahr

  • Övünç kaynağı.

medar-ı fetva / medâr-ı fetvâ

  • Fetvâ kaynağı ve sebebi.

medar-ı feyiz ve terakki / medâr-ı feyiz ve terakki

  • Mânevi gıda, ilim ve yükselme kaynağı.

medar-ı füyuzat / medâr-ı füyuzat

  • Mânevî gıda, ilim ve nimetlerin kaynağı.

medar-ı hamd ve şükür / medâr-ı hamd ve şükür

  • Şükür ve hamd kaynağı, sebebi.

medar-ı hüsn-ü maişet

  • Güzel geçinme kaynağı.

medar-ı hüsün ve cemal / medar-ı hüsün ve cemâl

  • Maddî ve manevî güzellik kaynağı.

medar-ı irtica

  • Gericiliğin sebebi, kaynağı.

medar-ı istihracat / medâr-ı istihracat

  • Bir şeyden bir mânâ çıkarma sebebi, kaynağı.

medar-ı istikamet

  • Doğruluk kaynağı.

medar-ı istimdat

  • Medet, yardım isteme kaynağı.

medar-ı kuvvet

  • Kuvvet kaynağı.

medar-ı lezzet

  • Lezzet kaynağı.

medar-ı maişet / medâr-ı maişet

  • Geçim kaynağı.

medar-ı mefharet / medâr-ı mefharet

  • İftihar vesilesi, övünç kaynağı.

medar-ı merak / medâr-ı merak

  • Merak kaynağı.

medar-ı muhabbet

  • Sevgi kaynağı.

medar-ı rahmet

  • Rahmet kaynağı.

medar-ı saadet-i dünyeviye

  • Dünyadaki mutluluğun kaynağı, sebebi.

medar-ı şekavet ve hasaret ve elem / medar-ı şekavet ve hasâret ve elem

  • Her türlü belâ ve sıkıntının, hüsrana uğramanın ve elemin kaynağı.

medar-ı sevab / medâr-ı sevab

  • Sevap kaynağı, sebebi.

medar-ı sıhhat

  • Sağlıklı olmanın kaynağı.

medar-ı sual ve cevap / medâr-ı sual ve cevap

  • Soruya ve cevaba kaynak, sebep.

medar-ı sürur ve ferah / medâr-ı sürur ve ferah

  • Huzur ve sevinç kaynağı, sebebi.

medar-ı sürur ve saadet

  • Sevinç ve neşe kaynağı.

medar-ı taayyüş

  • Geçim kaynağı.

medar-ı teessüf / medâr-ı teessüf

  • Üzüntü veren, üzüntü kaynağı.

medar-ı tenasüp / medâr-ı tenasüp

  • Uygunluk sebebi, kaynağı.

medar-ı teselli / medâr-ı tesellî

  • Teselli kaynağı, teselli noktası.

medar-ı tevafuk / medâr-ı tevafuk

  • Uyumluluk kaynağı.

medar-ı ticaret

  • Ticaret kaynağı.

medar-ı zevk

  • Zevk sebebi, kaynağı.

medaris

  • Medreseler. Ders okunan yerler. Talebe-i ulumun ikametgâhları. Din, imân, ahlâk dersi ve fenni ilim okutulan ve aynı zamanda talebenin ikamet ettiği mektebler.

medma'

  • (Çoğulu: Medâmi') Göz. Ayn.
  • Gözyaşı.

mefahir-i tarihiye

  • Tarihe ait övünç kaynakları.

mefhar / مفخر

  • Övünme sebebi, övünç kaynağı.
  • Övünç kaynağı. (Arapça)

mefhar-i mevcudat

  • Varlıkların övünme sebebi, övünç kaynağı.

mehaz

  • Kaynak.

mêhaz

  • Kaynak.

mehaz / مأخذ

  • Kaynak. (Arapça)

mehmed akif

  • (1873-1936) Şiir ve manzumeyi sırf İslâmiyete hizmet için yazdı. İlk Türkiye Büyük Millet Meclisinde İstiklâl Marşı manzumesi kabul edilerek milletin mâneviyatına büyük faydalar sağladı. Çanakkale Şehidlerine hitaben yazdığı manzumesi de aynı mahiyettedir. Bu İslâm mücahidinin şiirleri Safahât isiml

mekke

  • Hicaz'da Kâbe'nin bulunduğu en mukaddes şehrin ismidir. Aynı zamanda Hazret-i Peygamber'in (A.S.M.) doğduğu şehirdir.

mektub-u sadakat-medar / mektub-u sadâkat-medâr

  • Sadâkate, bağlılığa kaynak olan mektup.

memzuc

  • Kaynaşmış, birbiri içine girmiş, karışmış.

menabi / menâbi / menâbî

  • Kaynaklar.
  • Kaynaklar.

menabi' / menâbi' / منابع

  • (Tekili: Menba') Kaynaklar. Pınarlar. Nebeân eden yerler.
  • Her şeyin zâhir olduğu yerler.
  • Servetlerin çıktığı yerler.
  • Kaynaklar. (Arapça)

menabi-i aşere / menâbi-i aşere

  • On kaynak.

menabi-i din ve şeriat / menâbi-i din ve şeriat

  • Şeriat ve dinin kaynakları.

menabi-i diniye / menâbi-i diniye

  • Dinî kaynaklar.

menabi-i hayat

  • Hayat kaynakları.

menabi-i ilmiye / menâbi-i ilmiye

  • İlmin kaynakları.

menabi-i külliye / menâbi-i külliye

  • Küllî, kapsamlı kaynaklar.

menabi-i kuvvet / menâbi-i kuvvet

  • Kuvvet kaynağı.

menabi-i şeriat

  • İslâm kanunlarının kaynakları.

menabi-i servet / menâbi-i servet

  • Zenginlik kaynakları.
  • Zenginlik kaynakları.

menabiü'l-envar / menâbiü'l-envâr

  • Nurların fışkırdığı kaynaklar.

menba / menbâ / منبع

  • Kaynak.
  • Kaynak.
  • Kaynak. (Arapça)
  • Pınar. (Arapça)

menba' / منبع

  • Kaynak.
  • Kaynak. Nimetin veya herhangi bir şeyin çıktığı yer. Suyun çıktığı yer. Pınar.
  • Kaynak.

menba'-ı amik / menba'-ı amîk

  • Çok derin kaynak.

menba-ı acaip / menba-ı acâip

  • Hayrette bırakan kaynaklar.

menba-ı daimi / menba-ı daimî

  • Hiç bitmeyen kaynak.

menba-i dini / menba-i dinî

  • Dine ait kaynak.

menba-ı edep

  • Edep kaynağı.

menba-ı envar

  • Nur, ışık kaynağı.

menba-ı envar-ı hakaik / menba-ı envâr-ı hakaik

  • Hakikat nurlarının kaynağı.

menba-ı fevz-i necat

  • Kurtuluş zaferinin kaynağı.

menba-ı feyiz

  • Feyiz kaynağı.

menba-ı feyz-i iman

  • İman feyzinin, bereketinin kaynağı.

menba-ı fünun

  • İlim ve fenlerin kaynağı.

menba-ı füyuzat

  • Feyizler kaynağı.

menba-ı garaip

  • Gariplikler kaynağı.

menba-ı hak

  • Hakkın ve doğrunun kaynağı.

menba-ı hakaik

  • Hakikatlerin kaynağı.

menba-ı hakikat

  • Hakikat kaynağı.

menba-ı hakiki / menba-ı hakîki

  • Hakiki, gerçek kaynak.

menba-ı hayat-ı içtimaiye

  • Toplumsal ve sosyal hayatın kaynağı.

menba-ı hidayet / menba-ı hidâyet

  • Hidayet kaynağı.

menba-ı hurafat

  • Hurafelerin kaynağı.

menba-ı intişar

  • Yayılma kaynağı.

menba-ı istinad

  • Dayanak noktası, dayanılan kaynak.

menba-ı kemalat / menba-ı kemâlât

  • Mükemmelliklerin kaynağı.

menba-ı kevser

  • Cenneteki Kevser nehrinin kaynağı.

menba-ı kuvvet

  • Kuvvet kaynağı.

menba-ı nur

  • Nur kaynağı.

menba-ı nur-u hakikat

  • Hakikat nurunun kaynağı.

menba-ı risalet

  • Peygamberlik kaynağı.

menba-ı saadet

  • Mutluluk kaynağı.

menba-ı tefeyyüzat / menba-ı tefeyyüzât

  • Bolluk ve bereketler kaynağı.

menba-ı ulum / menba-ı ulûm

  • İlimlerin kaynağı.

menba-ı ulum-u aliye / menba-ı ulûm-u âliye

  • Yüksek ilimlerin kaynağı.

menba-ı vahdet

  • Birlik kaynağı.

menba-ı vahy

  • Vahyin kaynağı.

menbaü'l-envar / menbâü'l-envâr

  • Nurların kaynağı.

menku'

  • (Menkua) Haşlanmış. Suda kaynatılmış.

menşê

  • Esas, kök, kaynak.

menşe / منشأ

  • Kaynak.

menşe' / مَنْشَأْ

  • Kaynak, esas.
  • Kaynak.

menşe'-i asli / menşe'-i aslî / مَنْشَأِ اَصْل۪ي

  • Asıl kaynak.

menşe'-i hayat / menşe'-i hayât / مَنْشَۀِ حَيَاتْ

  • Hayat kaynağı.

menşe-i ahzan / menşe-i ahzân

  • Hüzünlerin kaynağı.

menşe-i hayat

  • Hayatın kaynağı.

menşe-i mu'cizat / menşe-i mu'cizât

  • Olağanüstü şeylerin kaynağı.

menşe-i rızk

  • Rızkın kaynağı.

menzil-i kamer

  • Koz: Ayın dünya etrafındaki mahreki. Bu mahrekte aynı noktaya tekrar gelmek için geçen zaman.

mer'a

  • Aynalar.

merai / meraî

  • (Tekili: Mir'at) Aynalar, mir'atlar.

meraya / merâyâ / مَرَايَا

  • Aynalar. Mir'âtlar.
  • Tıb: Hayvanın memeye süt gelen damarları.
  • Aynalar.
  • Aynalar.
  • Aynalar.

meraya-yı esma-i ilahiye / merâyâ-yı esmâ-i ilâhiye

  • İlâhî isimlerin aynaları.

meraya-yı mevcudat / merâyâ-yı mevcudat

  • Allah'ın isim ve sıfatlarına ayna olan varlıklar.

meraya-yı nazife / merâyâ-yı nazife

  • Temiz aynalar.

merci / mercî

  • Makam, dönülecek yer, başvurulacak yer, kaynak, makam.

merci'

  • Merkez. Kaynak. Baş vurulacak yer. Müracaat edilecek yer. Dönülecek yer. Sığınılacak yer.
  • Söylenen sözün kendine fayda verdiği kimse.

merciiyet / mercîiyet

  • Başvurulacak makam olma özelliği, kaynaklık.

merkez-i menba / merkez-i menbâ

  • Kaynağın merkezi.

meslek-i tevafukiye

  • Tevafuku, bilgi kaynağı olarak kabul eden meslek, yöntem.

mesluk

  • Kaynamış.

mesnevi / mesnevî

  • Her beyti kendi arasında kafiyeli ve baştan sona aynı vezinle yazılmış manzume.
  • Mevlânâ'nın ünlü eseri.

meşrık-ı nur

  • Nurun kaynağı. Nurun geldiği cihet.

mezahir / mezâhir

  • Aynalar; görünme ve yansıma yerleri.

mezc etmek

  • Kaynaştırmak, bütünleştirmek.

mezheb

  • Gidilen yol, dinin esaslarında aynı ayrıntılarında farklı görüşler.

mezhebde müctehid

  • Mezheb imâmının koyduğu usûl ve kâidelere uyarak, dînî delîllerden (kaynaklardan) yeni hükümler çıkarabilen İslâm âlimi. Buna müctehid-i mukayyed ve müctehid-i müntesib de denir.

mihrak

  • Fiz: Küre içi biçiminde (içbükey) bir aynaya müvâzi (paralel) gelen ışıkların, aksettikten sonra toplandıkları nokta. Yakıcı nokta.
  • Hareket merkezi.

millet

  • Aynı dinden olanlar topluluğu.

milletdaş

  • Aynı milletten olan.

millettaş

  • Aynı milletten olan.

milliyet

  • Aynı milletten olma hâli.

milliyetçilik

  • Aynı vatanda aynı toprakta doğup yetişenlerin din, örf-âdet ve menfeat birliği.

minzar

  • Ayna. Bakma âleti. Gözlük.

mir'at / mir'ât / مرآت / مِرْآتْ

  • Ayine. Ayna.
  • Meşhur bir cins lâle.
  • Ayna.
  • Bir cins lale.
  • Ayna.
  • Ayna. (Arapça)
  • Ayna.

mir'at-ı hak / mir'ât-ı hak

  • Hakkın aynası.

mir'at-ı ma'rifet / mir'ât-ı ma'rifet / مِرْاٰتِ مَعْرِفَتْ

  • (Allahı) Tanıma aynası.

mir'at-ı marifet / mir'ât-ı marifet

  • Marifet aynası, tanıma aynası.

mir'at-ı mücella / mir'ât-ı mücellâ

  • Parlak ayna.

mir'at-ı muhammed / mir'ât-ı muhammed

  • Allah'ın isimlerine bir ayna olan Hz. Muhammed (a.s.m.).

mir'at-ı muhammediye / mir'ât-ı muhammediye

  • Allah'ın isimlerine ayna olan Hz. Muhammed (a.s.m.).

mir'at-ı rahmet-i alem / mir'ât-ı rahmet-i âlem / مِرْاٰتِ رَحْمَتِ عَالَمْ

  • Kâinatı kuşatan İlâhî rahmetin aynası.
  • Aleme rahmet aynası.

mir'at-ı ruh / mir'ât-ı ruh / mir'ât-ı rûh / مِرْآتِ رُوحْ

  • Ruh aynası.
  • Ruh aynası.

mir'at-ı üstad / mir'ât-ı üstad

  • Kur'ân hakikatlerini bir ayna gibi yansıtan Üstad.

mir'at-ı vacibü'l-vücud ve'l-mennan / mir'ât-ı vâcibü'l-vücud ve'l-mennân

  • Varlığı zorunlu olup var olmak için hiçbir sebebe ihtiyacı bulunmayan ve yarattıklarına herşeyi karşılıksız veren Allah'ın isim ve sıfatlarını yansıtan ayna.

mirat / mirât

  • Ayna.

misilli

  • (Misillü) Benzeri. Gibi. Aynısı.

misleyn

  • Birbirine benzeyen iki şey, birbirinin aynısı olan iki şey.

misli / mislî

  • Çarşıda, pazarda aynı evsâfta, özellikte benzeri bulunan, fiyatları farklı olmayan mal.

monarşi

  • Hâkimiyetin kaynağı birtek şahısta (Kral, padişah, han v.s.) olduğu kabul edilen devlet şeklidir. Bu şahsın, yani devlet başkanının yanında bir meclis (parlamento) olursa; meşruti monarşi; olmazsa; mutlak monarşi ismini alır. Ayrıca devlet başkanının iş başına gelmesi şekline göre, irsi veya seçimli (Fransızca)

mu'ciz

  • İnsanı âciz bırakan iş. Aynısını yapmakta başkalarını acze düşüren, kudretsiz kılan, kimsenin yapamıyacağı yolda olan.

muan'an

  • An'aneli; bir haberin veya hadisin ilk kaynağına ulaşıncaya kadar "filandan, o da filandan" şeklinde isim listesiyle birlikte nakledilmesi.

muasara

  • (Muâsarat) (Asr. dan) Muâsır olma. Aynı asır ve zamanda yaşama.

muasır / muâsır / مُعَاصِرْ

  • Bir asırda yaşayanlardan herbiri. Hem asır olan. Aynı devirde yaşayan.
  • Çağdaş, aynı dönemde yaşayan.
  • Aynı asırda yaşayanlar.

muasırin / muasırîn

  • (Tekili: Muasır) (Asr. dan) Aynı asırda yaşayanlar. Bir asırda yaşamış olanlar.

muayin

  • (Ayn. dan) Kat'i ve kesin olarak belli olan. Görülmüş olan.

muayyin

  • (Ayn. dan) Tâyin eden, belirten, belirtici.

mübelliğ

  • Tebliğ eden, bildiren, duyuran.
  • Aynı namazı imâma tâbi olarak kılarken onun aldığı namaz tekbirlerini arka saflardaki cemâate duyuran kimse.

mücanis / mücânis

  • Aynı cinsten olan. Cinsleri beraber olan.
  • Aynı özelliği gösteren, bağdaşık, diğeriyle aynı cinsten olan.
  • Cinsi aynı olan.

müctehid-i mutlak

  • Dînî hükümleri, Kur'ân-ı kerîmden ve hadîs-i şerîflerden ve diğer dînî delillerden (kaynaklardan) istinbât ederken, çıkarırken kendine mahsûs kâide ve usûl koyan müctehid. Buna, müctehid fiş-şer' ve müctehid-i müstekıl de denir.

müdgam

  • (Dagm. dan) Peş peşe gelen iki kelimeden birincisinin son, ikincisinin ilk harflerinin aynı olması.

müellif

  • Telif eden, kitap yazan.
  • İmtizaç ettiren, kaynaştıran.

müfcir

  • Birden kaynayıp akıtan. Tefeccür eden.

mugalli / mugallî

  • (Galeyân. dan) İyice kaynatılmış.
  • Ihlamur, papatya gibi çiçeklerin kaynatılmış suyu.

mugliyy

  • Kaynamış çiçek, papatya veya ıhlamur suyu.

muhazat / muhâzât

  • Aynı hizâda bulunmak, karşı durmak, karşı olmak.
  • Kadının aynı imâma uymuş olan erkeğin önünde veya hizâsında bulunması.

muhazat-ı nisa

  • Fık: Kadınlarla erkeklerin namazda aynı hizada aynı safta beraber durmaları (ki, bazı şartlar müvacehesinde namazı ifsad eden bir haldir.)

muhbir-i sadık / muhbir-i sâdık

  • Peygamberimiz Hz. Muhammed'in (A.S.M.) bir ismi. Diğer Peygamberlere de denebilir. Çünkü hepsi sâdık, sağlam, doğru haberleri insanlara ulaştırmışlar, kendilerine bildirilenleri aynen bildirmişler, insanları doğruluğa, felâha, hakka, hakikata, imana dâvet etmişlerdir.

mukabele-i bilmisil

  • Karşılaştığı aynı muameleyi sahibine iade etmek, o kimseye aynı muameleyi yapmak. Mukabil hareketi karşısındakine icra etmek.

mukabele-i bilmisl

  • Benzeriyle, aynıyla karşılıkta bulunma.

mukaddim

  • (Kıdem. den) Takdim eden. Sunan. Öne, ileriye geçiren. Öne koyan.
  • Cür'etli çeri kimse.
  • Gözün pınarı, ("mukdim-ül ayn" da derler.)

mukayada satışı / mukâyada satışı

  • Altın ve gümüşten başka, ayn (belli) olan bir malı yine ayn olan mal karşılığında satmak.

mükayele / mükâyele

  • (Mükâyelet) Bir kimsenin davranışına aynıyla karşılık verme.
  • Ölçülmek.

mukayyed müctehid

  • Mezheb imâmının koyduğu usûl ve kâidelere uyarak, dînî delillerden (kaynaklardan) yeni hüküm çıkaran İslâm âlimi. Müctehid fil mezheb de denir.

mükerrer

  • Tekrarlı. Tekrar olunmuş. İki veya daha fazla aynısı yapılmış.

mükerrir

  • Tekrar eden. Aynı şeyi bir sefer daha veya daha fazla tekrar eden.
  • Huk: Birden fazla suç işleyen.

mümtezic / مُمْتَزِجْ

  • Birleşen, kaynaşan.
  • Kaynaşmış.

mümtezicen

  • Kaynaşmış olarak.

münbais / منبعث

  • İleri gelen, kaynaklanan. (Arapça)

münfecir

  • Açılan, söken.
  • Yerden kaynayıp akan.

murabba

  • Terbiye görmüş.
  • Kaynatıp kıvama geldikten sonra dondurulmuş.
  • Meyve suyu tatlısı. Reçel. Ezme.

murabbayat

  • (Tekili: Murabbâ) Kaynatılıp kıvamına getirildikten sonra dondurulmuş meyve suyu tatlıları.

müradefe

  • Müradiflik. İki veya daha fazla kelimenin aynı mânada olması.
  • Arkadaşlık, beraber yolculuk.

müradif

  • Diğer bir kelime ile mânâsı bir, eş ve aynı olan.
  • Refik, yoldaş.

murassa'

  • Süslü. Kıymetli taşlarla süslenmiş. Sırmalı.
  • Birbirine yanaştırılmış. Oturtulmuş.
  • Edb: İki mısra veya iki fıkrası birbiri ile aynı vezin ve kafiyede olan söz veya beyit.
  • Bir nevi yazı.

müsavat / müsâvât

  • Denklik, beraberlik. Müsavilik, eşitlik. Aynı hâl ve derecede olmak. Aynı haklara sahip olmak.
  • Eşitlik, aynı halde ve derecede olma.
  • Eşitlik, denklik; aynı halde ve derecede olma.

müsavat ve muvazenet-i etvar / müsâvat ve muvazenet-i etvar

  • Tavır ve davranışlarda sürekli denge ve aynı seviyede olma.

müsavi / müsavî

  • Birbirine denk olmak, aynı seviyede olmak. Denk, aynı derecede.
  • Eşit, denk, aynı halde ve derecede bulunan.

müştak ayinedar / müştak âyinedar

  • Allah'ın güzel isimlerini bir ayna gibi üzerinde aksettiren ve Onun sonsuz güzelliğine düşkün olan insan.

mutarrid

  • Bir düziye, devamlı, aynı şekilde olan.

müteayyin

  • (Ayn. dan) Karar verilmiş.
  • İleri gelen kimse. Eşraftan olan kişi.
  • Belli, âşikâr ve meydanda olan. Taayyün eden.

müteayyinan / müteayyinân

  • (Tekili: Müteayyin) (Ayn. dan) Eşraftan olanlar, ileri gelen kimseler. (Farsça)
  • Belli ve meydanda olanlar. Taayyün edenler. (Farsça)
  • Karar verilmişler. (Farsça)

mütecanis / mütecânis / متجانس

  • (Cins. den) Bir cinsten olan. Diğerleriyle aynı cinsten olan.
  • Cinsi aynı olan.
  • Aynı cinsten, homojen. (Arapça)

mütemellil

  • (Millet. den) Aynı milletten olan.

mütenemmil

  • Karınca gibi kaynaşan.

müteradif

  • Birbirine bağlı, tâbi olan. Birbirinin ardınca giden.
  • Gr: Yazılışı ayrı, fakat mânası aynı olan kelime.

müterakkıs

  • Aynı şekilde yukarı çıkıp aşağı inen, aynı tarzda sallanıp hareket eden.

mütevazin / mütevâzin

  • Tartıları aynı olan.

mütevellid / متولد

  • Doğan. (Arapça)
  • İleri gelen, kaynaklanan. (Arapça)

mutlak zuhur / mutlak zuhûr

  • Bir kayda bağlı olmayan zuhûr, akis. Bir şeyin bir başka şeyde görünmesi meselâ insanın aynada, Hakk'ın, velînin kalb aynasında tecellî etmesi böyledir.

muttasıl

  • Bitişik, istisna-i muttasıl, aynı cinsten alanlar arasında yapılan istisnadır. Ayrı cinsten olursa "munkatı" denilir.

müttefik

  • İttifak eden. Birbiriyle aynı fikirde olan. Birleşmiş, anlaşmış olan.

müttehid

  • Birleşmiş, kaynaşmış.

müttekın

  • Mutmain. İyice bilen, doğruluğunu, hakikatini tamamlayan. Ayn-el yakin bilen.

muvarede

  • (Çoğulu: Muvâredât) (Vürud. dan) Girip gelme.
  • İki şâirin, birbirlerinden habersiz olarak, tesâdüfen aynı beyitleri söylemeleri.

muvazene etme

  • Dengeye getirme, bir başka şeyle aynı seviyede tutma.

muvazi / muvâzi

  • Paralel, aynı sırada.

müvazi

  • Aynı ağırlıkta, denk, eşit.

muzaaf fiil

  • Gr: Fiilin kökündeki iki harfin aynısı beraber olan fiil. Medde - Şedde gibi. Başka tâbirle: Fiilin orta harfi ile son harfi (harf-i lâm'ı) aynı harfin tekerrüründen ibaret olan kelime.

na-cins

  • Aynı cinsten olmayan. (Farsça)
  • Cinsi bozuk. (Farsça)

nabi'

  • (Nâbia) (Nebean. dan) Yerden fışkıran, kaynayan, akan.

nagr

  • Gadap etmek, hiddetlenmek, kızmak.
  • Kin tutmak.
  • Çömlek kaynamak.

nakl

  • Kur'ân-ı Kerim, hadis-i şerif gibi İslâmın asıl kaynakları.

naşi / nâşî / ناشى

  • İleri gelen, kaynaklanan, dolayı. (Arapça)

naşie-i zatiye / nâşie-i zâtiye

  • Bizzat zâtından çıkan ve zâtından başka hiçbir şeyden kaynaklanmamış olan.

natul

  • İlaçlarla kaynatıp mâlül kişinin az az başına dökülen su.

nazariyye

  • Bir veya birkaç hipotez (faraziye) ile, birçok hâdiseleri îzâh ederek ve bunlardan yeni hâdiselere vararak ve bu hâdiseleri tecrübe ile inceleyerek görülen hipotez. Hipotez, aynı sebeblerle îzâh edilen çeşitli hâdiselerin hepsini birden îzâh edebilec ek umûmî bir fikirdir.

nazir

  • Bir şeye benzemek üzere yapılan şey. Denk, eş, örnek. Benzeyen.
  • Edb: Bir şairin manzumesine, başka bir şair tarafından aynı vezin ve kafiyede olmak üzere yapılan benzer.

neba

  • Kaynak olma, fışkırma.

neba'

  • Kaynak olmak, pınardan su çıkarmak, su akması.
  • Akçaağaç.

nebean / nebeân

  • Kaynayıp yerden çıkmak. Pınar suyunun çıkışı. Fışkırmak.
  • Kaynama, akma.
  • Kaynayıp çıkma.

nebean-ı rahmet / nebeân-ı rahmet

  • Rahmetin fışkırması, kaynaması.

nebiz

  • Hurma veya kuru üzümü soğuk suda bırakıp, şekeri suya geçince, kaynayıncaya kadar ısıtıldıktan sonra soğuyunca süzülerek elde edilen sıvı.

nefis

  • Can, maddî arzuların kaynağı olup sınır tanımayan bir duygu.

nefit

  • Kaynamak, galeyan.

nefite

  • Unu suya koyup kaynatıp koyulaşıncaya kadar karıştırmak.

nefs

  • Can.
  • İnsanın kendisi, kişi, beden.
  • Hakîkat, cevher, asıl, öz. İnsanda ve cinde şer, kötülük kuvveti. Şerîate yâni dîne uymayan isteklerin kaynağı. Buna nefs-i emmâre de denir.

nefs-i maksad

  • Maksadın kendisi, aynısı.

nefs-i tağut / nefs-i tâğut

  • Her türlü lezzetlerin kaynağı olan, insanı daima kötülüğe sevk eden, Allah'a iman ve kulluktan uzaklaştıran azgın duygu.

neft

  • Çömleğin kaynayıp taşması ve içinde yemeğin kuruması.
  • Galeyan.

neks

  • Başaşağı etmek, ters döndürmek.
  • Aynı hastalığın geri gelmesi.

neş'e-i lütuf

  • Lütuf ve ikramdan kaynaklanan sevinç.

neş'et / نشئت

  • Meydana gelmek, vücuda gelmek. Büyüyüp kat ve kamet sahibi olmak. Yetişmek, ileri gelmek.
  • Çıkmak. Kaynak olmak.
  • Kaynaklanma, ileri gelme, doğma, doğuş. (Arapça)
  • Neş'et etmek: Kaynaklanmak, ileri gelmek. (Arapça)

neş'et etmek

  • Meydana gelmek, kaynaklanmak.

neşet eden

  • Kaynaklanan.

nesh

  • Ist: Şer'i bir hükmü yine şer'i bir emirle kaldırmaktır. (İtikada ait olan ve zamanla değişmeyen hükümlerde nesih olmaz, bunlar sabit birer hakikattırlar.)
  • Bir şeyin aynını kopya etmek, aynını çoğaltmak.
  • İbtal etmek, hükümsüz bırakmak, değiştirmek.
  • Nakletmek, kaldırma
  • Şer'î bir hükmü yine şer'î bir emirle kaldırma.
  • Bir şeyin aynını kopya etmek, aynını çoğaltmak.

neşiş

  • Kaynayan şeyden çıkan ses.

nesli / neslî

  • Aynı nesilden olma.

neşneşe

  • Koyun derisini yüzmek.
  • Zırh sesi.
  • Su kaynarken ötüp ses çıkmak.

neşş

  • Kaynamak, galeyan.
  • Her nesnenin yarısı.
  • Davarın tezce derisini yüzüp etinden ayırıp çıkarmak.
  • Yirmi dirhem.
  • Karıştırmak.

neviyet

  • Aynı türden olma.

nidd

  • Aynı, eş. Benzer, denk.
  • Eş, misil, aynı.

nühur

  • Göz, basar, ayn. (Farsça)

ordu

  • t. Bir devletin dinini, namusunu, vatan ve istiklâlini her çeşit yabancı taarruz ve tecavüzüne karşı koruyan askerî en büyük üç kuvvetten biri. Hava Ordusu, Deniz Ordusu, Kara Ordusu gibi.
  • En büyük askerî birlik.
  • Aynı iman ve düşünce sahiplerinin faaliyette olanlarının hepsi.

örf

  • İslâm hukûkunun kaynaklarından; dînin ve aklın güzel gördüğü, beğendiği şey.

paralel

  • Yun. Müvazi.
  • Geo: Bütün noktaları birbirinden aynı uzaklıkta olan çizgi veya hat, düzlük, satıh.

pervaz

  • Kanat açmak, uçmak. Uçan, uçucu. (Farsça)
  • Nur. (Farsça)
  • Karargâh. (Farsça)
  • Saçmak. (Farsça)
  • Hücre. (Farsça)
  • Saçak. (Farsça)
  • Ayna. Dolap. (Farsça)
  • İnce, uzun tahta. (Farsça)
  • Uçan, uçucu gibi mânâlara gelerek birleşik kelimeler yapılır. (Farsça)

rakib

  • Başka biri ile aynı şeyi isteyen.
  • Bir işte çalışanlarla yarış ederek ileri geçmek isteyenlerden her biri.
  • Murakabe eden, kontrol eden.

reddiye

  • Ferâiz yâni İslâm mîrâs hukûkunda, Eshâb-ı ferâiz adı verilen Kur'ân-ı kerîmde hisseleri bildirilen mîrâsçılar hisselerini aldıktan sonra terike (ölenin bıraktığı mal) artmış ise ve kalanı alacak kimse yoksa, artan terikenin yine aynı mirasçılar aras ında payları oranında taksim edilmesi. Bu sûretle

ref'-i imtiyaz

  • İmtiyazın, sınıflamanın kalkması. Aynı hakka sahip herkese aynı muâmele yapılması.

riba

  • Tartısı ve ölçüsü belli olan bir malı aynı cinsten daha fazla olan bir mal ile, bir karşılığı olmaksızın, peşin olarak veya veresiye değiştirmektir.
  • Faiz.
  • Muamelede meşru miktardan tecavüz.
  • Bir şeyin artması, çoğalması.
  • Verilen borç para veya mal karşılığında

riba-i fazl

  • Tartılan veya ölçülen bir cins eşyanın kendi cinsi karşılığında fazlasıyla satılması. Meselâ: Bir kilo buğdayı aynı cins bir kilo yüz gramla değiştirmek gibi.

rübai / rübaî

  • Dörtlük olan. Dörtle ilgili.
  • Edb: Dört mısralık belli vezinlerle yazılmış manzume. Aynı esasta 24 şekilli vezinle yazılan 4 mısralık şiir.
  • Gr: Mastarını meydana getiren dört harften hepsi de aslî olan kelimeler.

rüfka

  • (Çoğulu: Rifâk) Yoldaş olan, aynı fikirde olan cemaat.

ruh

  • Hayat kaynağı, can, cevher.

ruhi imtizac / ruhî imtizac

  • Ruhen kaynaşma, uyuşma, geçinme.

sada-yı semavi / sadâ-yı semâvî

  • Semâvî ses; yüce ve mukaddes kaynaktan gelen ses.

safha

  • Aynı şey üzerinde görülen değişik hâllerden her biri.
  • Bir şeyin gözle görülen yüzlerinden her biri.
  • Kısım.
  • Bir şeyin düz yüzü.
  • El ayası.
  • Bir hâdisede birbiri ardınca görülen hâllerin beheri.
  • Yazılmış ve yazılabilir sahife.

sahib-i menba-ı keramat ve hakikat / sahib-i menba-ı kerâmât ve hakikat

  • Allah'ın bir ikramı olarak verilen olağanüstü hal ve özellikler ile gerçeklerin kaynağına sahip olan.

sahih

  • Fık: Rükünleri ve şartları tamam olan herhangi bir ibâdet ve muâmele.
  • Hâlis, kusursuz, şüphesiz.
  • Edb: Gerek söz bakımından ve gerek mânâca noksanları bulunmayan ifade.
  • Gr: Kelimenin kök harfleri (Huruf-u asliye) : 1- Hemzeden; 2- İki aynı harf yanyana geldiği zaman, y

sahire

  • İçine kızmış taş koyup kaynatılan ve üstüne yağ döküp içilen süt.

sarih tevatür

  • Yalan üzerine birleşmeleri mümkün olmayan bir topluluğun bir hadîs-i şerifi, bizzat aynen aktarması.

şecaat-i imaniye

  • İmandan kaynaklanan cesaretlilik, yiğitlik, kahramanlık.

secencel

  • (Secencele) Ayna.

şecere-i tayyibe

  • Temiz ağaç. Bütün iyiliklerin ve güzelliklerin kaynağı olan İslâmiyet'e verilen ad.

şekk-i itiraz

  • İtirazdan kaynaklanan şüphe.

selefiye

  • İtikadca Ehl-i Sünnet Mezhebi üzerinde olan Sahabe ve Tâbiîn'in gittikleri yol. Ve bu yolda giden fakihler, muhaddisler ve bu mezhebden olanlar.
  • Cenab-ı Hakk'ın varlığında ve diğer hususlarda Kur'an-ı Kerim aşikâr ne söylemiş ise aynen kabul edenler. Bunlara "Eseriyye" de denir.

şem'a-i feyz-i ilahi / şem'a-i feyz-i ilâhî

  • Allah'ın feyzinden gelen ışık kaynağı.

semiy

  • Aynı isimde olmak. Adaş, hemnâm.

şems-i kemalat / şems-i kemâlât

  • Kemâlât güneşi, her türlü mükemmelliğin kaynağı.

senedi / senedî

  • Sağlam kaynaklara dayalı.

serçeşme / سرچشمه

  • Kaynak. (Farsça)
  • Pınarbaşı. (Farsça)
  • Önder. (Farsça)

şeyt

  • Helâk olmak, mahvolmak.
  • Yanmak.
  • Kaynamak.

şifa-yı kudsiye

  • Kutsal bir kaynaktan gelen şifa.

sıhre

  • Kaynana, kayınvâlide.

simmi / simmî

  • (Çoğulu: Esmiyâ) Adaş, isimleri aynı olan kişilerin herbiri.

siyasetdaş

  • Aynı siyasî görüşü paylaşan.

şua / şûa

  • Güneşten veya bir ışık kaynağından uzanan ışık telleri, ışın.
  • Işın; bir ışık kaynağından çıkan ışık telleri.

şua'

  • Bir ışık kaynağından uzanan ışık telleri.

sünnet

  • Yol, kânun, âdet.
  • Peygamber efendimizin mübârek sözleri, işleri ve görüp de mâni olmadığı şeyler.
  • Din bilgilerinde senet, kaynak olan dört temel delîlden biri. Hadîs-i şerîfler.
  • Şerîat yâni İslâm dîni.

şura suresi

  • Kur'an-ı Kerim'in 42. suresi olup, "Hâ mim ayn sin kaf" Suresi de denir.

süt kardeş

  • Aynı kadından süt emmiş çocuk.

ta'kib

  • Gözlemek.
  • Yolunda gitmek.
  • Peşinden yürümek.
  • Suçlunun suçunu araştırmak.
  • Bir kimsenin aynı senede yine gazaya gitmesi.
  • Bir şeyi ciddiyetle istemek.

taaddüd-ü enbiya / taaddüd-ü enbiyâ / تَعَدُّدُ اَنْبِيَا

  • Aynı dönemde birden fazla peygamberin olması.
  • Aynı zamanda birden fazla peygamberin bulunması.

tabh

  • Pişirme. Pişirilme.
  • İlâç kaynatma.

tagliye

  • Pahalanma.
  • Kaynatma.

tahric / tahrîc

  • Çıkarma, meydana koyma; hadîs-i şerîflerin kaynağını, nasıl geldiklerini, kimlerin naklettiklerini, sahih ve zayıflık gibi derecelerini bulup gösterme, bildirme işi.

tahriç

  • Hadisin asıl kaynağına ulaşma.

tahric-i hadis / tahric-i hadîs

  • Hadisin asıl kaynağına ulaşma.

tamam-ı ıttırad-ı ahval

  • Bir kimsede var olan huy ve hasletlerin sekteye uğramadan biteviye devam etmesi, her zaman aynı durumu göstermesi.

tamim / tâmîm

  • Umumileştirme, genelleme; bir hükmü aynı cinsin bütün fertlerine verme.

tango

  • Batı kaynaklı bir müzik ve bu müzik eşliğinde yapılan dans türü.

tarafeyn

  • İki taraf; İmâm-ı a'zam ile talebelerinden İmâm-ı Muhammed'in bir mes'elede reylerinin (ictihâdlarının) aynı olması sebebiyle ikisine birden verilen isim.

tarak

  • Bulutların bir yere toplanması.
  • Aynı cinsten olan şeylerden bazısı bazısının üstünde olması.

tebarekallah / tebarekâllah

  • "Cenab-ı Hakk'ın (C.C.) ne bereketli, ne hayırlı işleri var, ne kadar bereketli!" diyerek hayret taaccübü. Allah'ın (C.C. ) yaptığı eserlerinden dolayı hayranlık hislerini ifade maksadıyla, Allah (C.C.) hakkında söylenen ve aynı zamanda dua için okunan bir kelâm.

tebliğ-i şeriat

  • Peygamberlere mahsus beş vasıftan birisi olan, Allah'tan (C.C.) aldıkları emir ve kanunları insanlara aynen bildirmeleri.

tecanüs / tecânüs

  • Aynı türden olma.

tecemmu-u imtizac

  • Hepsinin birbirleriyle kaynaşıp uyuşması.

tedvin

  • Bir araya toplayarak tertipleme.
  • Edb: Aynı mevzuya ait bahisleri, çalışmaları bir araya getirip kitap hâline getirme.

tefcir

  • Yerden su kaynatıp akıtma.
  • Drenaj, oluk vs. gibi su yolları yaparak, bir yerde birikmiş olan suları akıtma işi.
  • Yarmak.

tefeccür

  • (Fecr. den) (Çoğulu: Tefeccürât) Yerden su kaynayıp akma.
  • Tan yeri ağarma.
  • Çatlama, yarılma.

tefennün-i fi-l ibare / tefennün-i fi-l ibâre

  • Bir defa söylenilmiş olan bir sözü ikinci defa söylemek icabederse, o aynı kelimeyi tekrarlamamak için başka kelime veya sözle aynı mânâyı ifade etme san'atı.

tegarrür

  • Gururlanma, kibirlenme.
  • Kaynamak.
  • Galeyan.

tehadür

  • Kaynamak. Galeyan.

teheyyüz

  • Kırılmış kemiğin kaynayıp bitişmesi.

tekabül

  • Birbirine karşılık olma, bir ayna gibi karşısında olma.

tekrarat

  • Tekrarlamalar. Aynı şeyi bir kaç defa yapma.

tekrarat-ı kur'aniye

  • Kur'anda birbirinin aynı olan veya birbirine benzer âyetlerin tekrar edilmiş olması.

telfik-i mezahib

  • Dinî bir mes'elede, hak mezheblerin aynı o mes'ele hakkındaki zıd görüşleri cem'etmekle bir mezheb yapmak. Bu zıd görüşlerle amel etmeyi caiz görür. Fukaha ise bu tarzı caiz görmemişlerdir.Tevhid-i mezahib ise: Hak mezheblerin mes'eleleri arasında, tercih yoluyla bazı mes'elelerini alıp bir mezheb y

têlif

  • Kaynaştırma, eser yazma.

temasül / temâsül

  • Birbirinin aynısı olma, karşılıklı benzeyiş.

temazüc

  • Kaynaşma.

temazüç

  • Kaynaşma; iç içe geçme.

temessül etme

  • Benzeme, aynı görüntüyü yansıtma.

temsil / temsîl

  • Bir şeyin aynısını veya mislini yapmak. Benzetmek. Teşbih etmek. Örnek, nümune söz.
  • Bir şeyin aynını ya da mislini yapmak, benzetmek.
  • Örnek, nümune, söz. Canlandırma, piyes.

temzic

  • Kaynaştırma.
  • Birleştirme, kaynaştırma.

tenbik

  • Ağaçları aynı hizâda dikmek.

tenebbu'

  • Az az işlemek.
  • Yerden kaynama. Nebean etme.

tenemmül

  • (Neml. den) Karınca gibi kaynama.
  • Vücudun bir tarafı, bir organı uyuşup karıncalanma.

tenfit

  • Çok kaynatmak.
  • Neftlemek.

teradüf

  • Birbiri peşinden gitmek.
  • Edb: İki veya daha fazla kelimenin aynı mânada olması.
  • İki veya daha fazla kelimenin aynı mânâda olması.

terai / teraî

  • Aynaya bakma.
  • Birbirini görmek ve görüşmek. Bir fikir hakkında mukabil görüş, endişe mülâhaza eylemek.
  • Hurmanın kuruyup renginin belli olması.

terci'-i bend

  • Gazel şeklinde aynı vezinde yazılı manzumelerin "vâsıta" denilen bir beyti ile birbirine bağlanmış şekli. Vâsıta beyti tekerrür ederse terci-i bend; tebeddül ederse (değişirse) terkib-i bend olur. Bendlerin her birisine, terci-i bendlerde "terci'hâne"; terkib-i bendlerde "terkibhâne" denir. (Edb. L. (Farsça)

tesavi

  • İki şeyin birbirine denk olması. Birbirine müsavi ve misil olmak. İki taraf da aynı ve bir derecede bulunmak (Tesâvi-i tarafeyn de denir.)

tevarüd

  • Vârid olma, gelme. Yetişme, vâsıl olma.
  • Arka arkaya gelmek.
  • Edb: Birbirinden habersiz olarak iki şâirin aynı beyti veya mısrayı söylemeleri.

tevatür / tevâtür / تَوَاتُرْ

  • Yalan üzerine birleşmesi imkânsız olan bir topluluğun aynı hâdiseyi haber vermesi.

tevatür-ü mevcudat

  • Bütün varlıkların aynı hakikatte birleşmeleri ve aynı noktaya parmak basmaları.

tevazün

  • Denklik. Müvâzene hâsıl olmak. Aynı tartıda olmak. Karşılıklı iki taraf da vezinde müsâvi olmak. Denkleşmek.

tevliye satışı

  • Bir malın alış fiyatını söyleyerek aynı fiyatla, satmak.

tıbk

  • Aynısı, tıpkısı, tam aslı, tam kendisi.

tıla'

  • Sürülecek şey. Sürülecek merhem, yağ veya ilâç.
  • Madeni parlatmakta kullanılan sıvı yaldız.
  • Cilâ verecek boya.
  • Diş sarılığı.
  • Üzüm suyundan kaynatmak sebebiyle üçte birinden azı giden şarap.

timar / timâr

  • Osmanlı Devleti'nin geçimlerine ve hizmetlerine âit masrafları karşılamak üzere bir kısım asker ve memurlara, muayyen bölgelerde kendi nâm ve hesaplarına tahsîl selâhiyeti ile birlikte tahsîs etmiş olduğu vergi kaynaklarına verilen isim. Dirlik.

Troçkizm / Troçkist

  • Troçkizm, Marksizm'in Troçki'nin bakış açısıyla yorumlanmasıdır. Aynı zamanda 1917 Ekim Devrimi'nden sonra ortaya çıkmış bir ayrımı ifade eder. Sovyetler Birliği'nde "sol muhalefet" olarak örgütlenmiş, Troçki'nin kurduğu 4. Enternasyonal'le başlayarak günümüze kadar gelmiştir. Troçkizm'in en önemli unsurları; özgürlüğü ortadan kaldıracak bir sistem olarak görülen "tek ülkede sosyalizmi" fikrinin reddi, dünya devrimi fikri, enternasyonalin gerekliliği, sürekli devrim ve Doğu Bloku ülkelerinin gerçek sosyalizm olmadığı fikirleridir.

    Kaynak: Wikipedia: https://tr.wikipedia.org/wiki/Troçkizm


ubudiyyet

  • Bendelik, kulluk, kölelik. Kul olduğunu bilip Allah'a itaat etmek. Allah'a teslim olup, Kur'an ve Peygamber (A.S.M.) vasıtası ile verilen emirleri aynen icra ve tatbike çalışmak.

ukub

  • Toz.
  • Çömlek kaynaması.
  • Kalabalık.

ulema-yı işrakıyyun / ulema-yı işrâkıyyun

  • Bilginin kaynağının mânevî aydınlanma, sezgi ve ilham olduğu görüşünü savunan âlimler.

ülfet / الفت

  • Bir topluluğun din ve dünyâ düşüncelerinde inançlarında birbirlerine uygun olmaları. Dostluk, yakınlık kurmak, kaynaşmak.
  • Alışma, kaynaşma.
  • Görüşme, konuşma.
  • Dostluk.
  • Dostluk. (Arapça)
  • Kaynaşma. (Arapça)
  • Görüşme, konuşma. (Arapça)
  • Ülfet etmek: (Arapça)
  • Dostluk kurmak. (Arapça)
  • Kaynaşmak, alışmak. (Arapça)
  • Görüşmek, konuşmak. (Arapça)

ulum-i aliyye / ulum-i âliyye

  • Sarf ve nahiv gibi âlet ve anahtar durumunda olan ilimler.
  • "ayn" ile yüce ilimler, din ilimleri.

ulum-i nakliyye / ulûm-i nakliyye

  • Din bilgileri; edille-i şer'iyye denilen dînin dört temel kaynağından yâni Kur'ân-ı kerîmden, hadîs-i şerîflerden, icmâ-ı ümmet, kıyâs-ı fukahâdan elde edilen bilgiler, ilimler.

uyun / uyûn

  • (Tekili: Ayn) Gözler.
  • Kaynaklar, pınarlar.
  • Pınarlar, su kaynakları.

vahdet-i nev'iye

  • Aynı türden olma.

vahdet-i vücud

  • Varlıkların tek asıldan çıkma inanışı.. Tasavvufî bir görüş. Varoluşun tek kaynağa bağlılığı.

varidat / vâridat

  • Kaynaklar, gelirler.

vefik

  • Arkadaş. Kafa dengi. Aynı fikirde olan. Uygun.

vehb

  • (H.-110) Tabiînden olan bu şahıs İsrailî rivayetlerin en mühim kaynağı addolunur. Birçok İsrailiyatı havi kitapları okumuş ve tefsire de aktarmıştır.

vezile

  • (Çoğulu: Vezâil) Cilâlı, parlak para.
  • Parlak madeni ayna.

vicdan

  • Kalbe ait hislerin mazharı ve aynası.

vicdan-ı beşer

  • Kalbî hislerin mazharı ve aynası olan insan vicdanı.

vicdani iz'an / vicdanî iz'ân

  • Kalbe ait hislerin aynası olan vicdanın kesin kabulü.

vücud-u zılli / vücud-u zıllî

  • Gölge varlık (aynadaki güneş gibi).

vüsuk / vüsûk

  • Davasına olan güvenden kaynaklanan gönül rahatlığı.

yakin / yakîn

  • Şüphesiz, sağlam ve kat'i olarak bilmek. (Yakîn: Ma'rifet ve dirayetin ve emsalinin fevkinde olan ilmin sıfatıdır. İlm-i yakîn denir, ma'rifet-i yakîn denilmez. Ayn-el yakîn: (kelimenin merfu hali ayn-ul yakîndir.) Göz ile görür derecede veya görerek, müşahede ederek bilmek. Meselâ; uzakta bir duman

yek-avaz / yek-âvâz

  • Tek sesli, bir sesli. (Farsça)
  • Mc: Bir tarzda, bir şekil üzerine. (Farsça)
  • Edb: Başından sonuna kadar aynı kuvvette güzel olan manzume. (Farsça)

yekcihet / یك جهت

  • Tek yön. (Farsça - Arapça)
  • Aynı görüşlü. (Farsça - Arapça)

yekcins / یك جنس

  • Aynı cinsten. (Farsça)
  • Aynı türden. (Farsça - Arapça)

yeknesak

  • Devamlı aynı halde olan. Biteviye. Değişmez bir hal.
  • Monoton, aynı tarzda.

yekseviye / یك سویه

  • Aynı düzeyde, eşit seviyeli. (Farsça - Arapça)

yekzeban

  • Söz birliği. Ağız birliği. Sözde beraberlik.
  • Aynı dili konuşan. Bir dilde.

yenabi'

  • (Tekili: Yenbu') Kaynaklar, pınarlar, çeşmeler.
  • Kedi yavruları.

yenabi'-i ulum / yenabi'-i ulûm

  • İlim kaynakları, çeşmeleri.

yenabi-i ulum / yenâbî-i ulûm

  • İlimlerin kaynakları.

yenbu'

  • (Çoğulu: Yenâbi) Pınar, kaynak.
  • Kedi yavrusu.

zaman-ı vahid / zaman-ı vâhid

  • Tek bir zaman. Aynı zaman dilimi.

zaman-ı vahidde / zaman-ı vâhidde

  • Aynı anda, bir tek zamanda.

zemberek

  • Hareketi sağlayan güç kaynağı.

zerre-i şeffafe / zerre-i şeffâfe

  • Şeffaf ve saydam zerre, ayna gibi yansıtma özelliği olan küçük maddeler.

zeyn-ab

  • (Kürdçe) Su kaynağı, pınar.

zıll-i zalil / zıll-i zalîl

  • Gölgenin gölgesi, zayıf gölge (güneşin aynadaki görüntüsüne "güneşin gölgesi" denir).

 

Bağış Yapmak İçin Tıklayın