LUGGAT
OSMANLICA TÜRKÇE SÖZLÜK

{ lügât . lügat . لغت }

Arapça ve Farsça yazımları, Osmanlıca okunuşları 
ve detaylı açıklamaları ile birlikte.

Arama yapmak istediğiniz kelimeyi girip
karşılığını bulmak istediğiniz "OSMANLICA ARA" ya da "TÜRKÇE ARA" butonlarına tıklayın.
Türkçe - Osmanlıca Sözlük'te Çukur ifadesini içeren 163 kelime bulundu...

ab-kur

  • Lâğım çukuru. Pisliğin aktığı yol ve delik. (Farsça)

agiyye

  • İçine su biriken çukur.

ahfaz

  • (Ahfad) Alçak ve çukur yer.
  • Mc: Çok alçak gönüllü. Mütevâzi.

akat

  • Çukur yer.

arak

  • Ter, rutubet.
  • Dağdaki yol.
  • Çukur.
  • Deve izleri.
  • Sıra sıra olan şey.
  • Zenbil.
  • Menfaat, sevab, karşılık.
  • Süt.

asbab

  • (Tekili: Sabeb) Çukur yerler.

ashab-ı uhdud / ashâb-ı uhdûd

  • Cenab-ı Hakka imân ve itâat edenleri çukurlara doldurup yakan veya sopa ile döven, fir'avn gibi zâlim kimseler.

baluat / bâlûat

  • Su dökecek çukur.
  • Lağım kuyusu.

bend-rug / bend-rûg

  • Tarla ve bostan kenarlarına suyun akıntısını kesip havuz gibi birikmesi için yapılan setli çukur. (Farsça)

bers

  • (Çoğulu: Bürâs-Ebrâs) Çukur, yumuşak yer.

betan

  • (Çoğulu: Bitnân) Çukur yer.

beyincik

  • Art kafa çukurunda beyin kökünün üst arka kısmında bulunan merkezi sinir sisteminin bir organıdır. Mühim bir görevi, hareketlerimizin âhenk içinde olmasını sağlamaktır.

bu're

  • Çukur.
  • Çölde çukur tarzında yapılan ocak.

büüre

  • Çukur kazmak.
  • Çukur.

çah / çâh / چاه

  • Kuyu, çukur.
  • (Çeh) Kuyu. Çukur. (Farsça)
  • Kuyu, çukur.
  • Kuyu. (Farsça)
  • Çukur. (Farsça)

cah-ı masiva / câh-ı mâsiva

  • İtibar, makam, mevki gibi Allah'tan başka, dünya ile alâkalı şeyler ve onların oluşturduğu tehlike çukuru.

cahim

  • Şiddetli ve kat kat birbiri üzerine yanan ateş. Çukur yerde yanan ateş.
  • Cehennem'in bir tabakası.

çeh / چه

  • Kuyu, çukur. (Farsça)
  • Kuyu. (Farsça)
  • Çukur. (Farsça)

cevf

  • Boşluk. Oyuk. Çukur. İç boşluğu.
  • Orta, yarı.
  • Kof.
  • Boşluk, oyuk, çukur.
  • Orta yarı.

ciran

  • (Çoğulu: Cürün) Devenin boynunun önünde boğazlanacak yerinden boğazı çukuruna kadar olan yer.

cübb

  • Kuyu.
  • Küp. Kulpsuz desti.
  • Vaktiyle zindan gibi kullanılan çukur, susuz kuyu.

cüfre

  • Bir şeyin ortası. Mezar.
  • Boşluk. Çukur.
  • Göğsün içerisi. Sadır.

cürum

  • Sıcak, çukur yer.

da'sa

  • Güneşten çok ısınan yumuşak, çukur yer.

dahl

  • (Çoğulu: Dihâl-Edhâl-Dahlân) Pencere.
  • Çukur yer.

derdur

  • Su çevriği, girdab.
  • Derin çukur yer.

ebtine

  • (Tekili: Bâtın) Çukur yer, kuytu yer.

egvar

  • (Tekili: Gavr) Dipler, çukurlar, kuyular. Sonlar, uçlar.

esva'

  • (Tekili: Sâ') Kuyular, çukur yerler.
  • Ölçekler.

evcar

  • İçinde gizlenmek için avcılar tarafından yapılan siperler, çukurlar.

evk

  • (Çoğulu: Evâk) Ağırlık, yük.
  • İçinde su biriken çukur yer.

evzak

  • İçinde su veya başka birşey biriken çukur yer.

ezat

  • (Çoğulu: Üzâ-Ezy) İçinde su birikmiş çukur yer.

ferz

  • Çukur yer.
  • Düz yer.
  • Ayırmak.

gabit / gabît

  • (Çoğulu: Gubut) Çukur yer.
  • Bir dere ismi.
  • Üstüne mıhfe bağlanan çok kuvvetli hayvan.

gadire / gadîre

  • (Çoğulu: Gadâir) Saç örgüsü.
  • Çulha çukuru.

gait

  • Necaset, neces, insan pisliği.
  • Çukur yer. Düz ve geniş yer.
  • İnsan pisliği, necaset,
  • Çukur yer, düz ve geniş yer.

gal

  • (Çoğulu: Gılâl) Ağaçlı çukur yer.
  • Muz ağacı.
  • Selem ağacının bittiği yer.
  • Bir ot cinsi.

gamaza

  • Çukur, çukurluk.
  • Sözün anlaşılmasını zorlaştırmak.

gamız

  • Anlaşılmaz, anlaşılması güç.
  • Kapalı ve karışık söz.
  • Çukur yer.
  • Zayıf kişi.

gamz

  • (Çoğulu: Gamuz) Göz yummak, gizli olmak, yumuşak muamele etmek.
  • Kolay görerek ihmal etmek.
  • Çukur yer.
  • Kaş ve gözle işaret, göz kırpmak.
  • Çene veya yanak çukurluğu.

gamze / غمزه

  • Çene veya yanak çukuru.
  • Göz kırpma, gözle işaret, Nâz ile bakma, süzgün bakış.
  • Çene veya yanak çukurluğu.
  • Yanak çukuru. (Arapça)
  • Çene çukuru. (Arapça)
  • Süzgün bakış. (Arapça)

gar

  • Mağara. İn. Kehf.
  • Defne ağacı.
  • Gayret.
  • Fesad.
  • Tren istasyonu.
  • Tıb: Beden âzalarında olan cep gibi çukur yer.

gaser

  • Rüzgârın çukur yere getirip yığdığı.

gavr

  • Bir şeyin dibi. Çukur.
  • Batmak.
  • Derinlik, nihayet. Kök, esas, temel.
  • Tefekkür, teemmül.
  • Dolanmak.
  • Hakikat.
  • Çukurun dibi.

gavr-ı in'idam

  • Yokluk çukurunun dibi.
  • Yokluk çukuru.

gavt

  • Derin çukur.
  • Bir şeyin içine girme, batma, garkolma.

gavta

  • Ağaçlık, sulak yer.
  • Toprakta çukurluk.

gayıt

  • (Çoğulu: Gaytân-Agvât) Çukur yer.
  • Kenef.

gayya-i cehennem / gayyâ-i cehennem

  • Cehennem çukuru.

girdab

  • Suların dönerek çukurlaştığı yer. (Farsça)
  • Tehlikeli yer. Mühlike. Tehlikeli yer ve zaman. (Farsça)
  • Anafor; suların dönerek çukurlaştığı tehlikeli akıntı yeri.

habt

  • (Çoğulu: Ahbât) Sükun. Huşu.
  • Sönmek.
  • Çukur yer.
  • Düz yer.

hadid / hadîd

  • Dağ eteği.
  • İçinde yağmur suyu biriken alçak çukur.
  • Arz, yer, dünya.

hafair / hafâir / حفائر

  • (Tekili: Hafîr) Oyuklar, delikler, çukurlar.
  • Çukurlar. (Arapça)
  • Oyuklar. (Arapça)

hafer

  • Çukurdan çıkartılan toprak.
  • Dişin çürümüş kısmı veya kiri.

haffar

  • Çukur kazan, kuyu kazan.

hafir / hafîr / hâfir / حفير

  • Kazılmış yer. Çukur. Mezar.
  • Kazan, kazıcı, hafriyat yapan. Yerde çukur açan.
  • Çukur. (Arapça)
  • Mezar. (Arapça)

hafr

  • Kazmak ve çukur etmek.

hakıne

  • Boğaz altındaki çukurcuk.

hanadık

  • (Tekili: Handek) Hendekler. Bir mekânın etrafına kazılan geniş ve derin çukurlar.

handek

  • Kale ve tarla gibi yerlerin etrafına kazılan geniş ve derin çukur. Hendek.

havan

  • İçinde çeşitli şeylerin dövülüp ufalandığı ağaç, mâden veya taştan yapılmış çukurca kap.
  • Tütün kesmekte kullanılan makine.
  • Başkalarına destek olacak gücü bulunmadığı halde, yardakçılık eden kimse.
  • Elektrikî bir boşalmanın ısı değerini gösteren âlet.
  • İçine çuku

havas

  • (Çoğulu: Ahvâs) Çukur ve kısık gözlü olmak.

haver

  • Zayıf olmak.
  • Yumuşak, çukur yer.
  • Denize suyun akıp döküldüğü yer.

hebeta

  • Çukur yer.

hebir

  • Çukur yer.

hebr

  • (Çoğulu: Hübur) Çukur yer.
  • Kesmek.
  • İki dağ arasında olan düz yer.
  • Etli, semiz olmak.

hecil

  • İki dağ arasındaki çukurca kısım. Vâdi.

hecl

  • İki dağ arasındaki çukur ve düz yer.
  • Atmak.

hendek

  • Kazılan uzun ve derin çukur.

hezme

  • Elle basıldığında veya sıkıldığında oluşan çukur.

hicac

  • Hüccet, delil, senet göstererek muaraza ve mübahase eylemek.
  • Tıb: Göz çukuru ve kaş kemiği.

hical

  • (Tekili: Hecl) Uçurumlar, derinlikler, yarlar, çukurlar.

horst

  • Alm. Jeo: Bir çukur veya hendeğin, tersine, faylar arasında yükselmiş kesimi.

hübur

  • Çukur.
  • Büyük tas.

hücul

  • (Tekili: Hecl) Uçurumlar, çukurlar, derinlikler, yaralar.

hudde

  • Çukur.

hufne

  • (Çoğulu: Hufün) Çukur.

hufre / حفره

  • Kazılmış çukur. Oyuk.
  • Çukur.
  • Çukur. (Arapça)
  • Oyuk, delik. (Arapça)

hufreteyn

  • İki çukur. İki delik.

hüvve

  • (Çoğulu: Hevvât) Derinliği genişliğinden çok olan çukur yer.

isik

  • Çukurluk, engebelik. Çukurlu.

ka'r / قعر

  • Derinlik. (Arapça)
  • Çukur. (Arapça)
  • Dip. (Arapça)

kalet

  • (Çoğulu: Kılât) Helâk olmak.
  • Dağlarda, içinde su biriken çukur.
  • Göz çukuru.
  • Baş parmağın dibinde olan çukur.

kase / kâse

  • Tas veya çanak. Kâse gibi olan çukurluk. (Farsça)
  • Başı kaplayan ve başın üstündeki kemik. (Farsça)

kase-i çeşm / kâse-i çeşm

  • Göz çukuru.

kavb

  • Kesmek.
  • Çukur kazmak.

kebkebe

  • Yüz üstüne düşürme.
  • Çukur bir yere döne döne düşme.

kebs

  • Çukur bir yeri doldurup düzeltme.
  • Bir cins hurma.
  • Misk hokkası.

kende

  • Hendek, çukur. (Farsça)
  • Biçilmiş, kesilmiş. (Farsça)
  • Kokmuş, ağır kokulu. (Farsça)

kızze

  • Ufak taş.
  • Taşlı çukur yer.
  • Kızlık dedikleri hâlet.

kurmus

  • (Çoğulu: Karâmıs) Avcıların dağda olan kulübesi veya soğuktan sakındıkları küçük çukur yer.

lahd

  • (Çoğulu: Lühud) Mezar. Üstü yükseltilerek yapılan mezar.
  • Eğilmek.
  • Bir tarafına meyilli olan çukur.

lühud

  • (Tekili: Lahd) Çukurlar, kabirler, mezarlar.

magak

  • Çukur. (Farsça)

mağak / mağâk / مغاک

  • Çukur. (Farsça)
  • Mezar. (Farsça)

magakçe

  • Küçük çukur. Çukurcuk. (Farsça)

magamiz

  • (Tekili: Magmaz) Karanlık yerler. Karanlık ve çukur yerler.

magmas

  • (Çoğulu: Megâmıs) Çok fazla çukur olan yer.

mahacir

  • (Tekili: Mahcer) Göz çukurları.

mahcer

  • Ev, hane. Hususi yer.
  • Göz çukuru.

mahcir

  • (Çoğulu: Mehâcir) Göz çukuru.
  • Gözün çevre yanı. Yüzde perde varken gözden ve etrafından görünen yerler.
  • Bahçe.

me'baz

  • (Çoğulu: Meâbiz) Diz altındaki çukur.

medar-ül ayn

  • Göz çukuru.

megak

  • Mezar, kabir, çukur.

meğak / meğâk / مغاک

  • Çukur. (Farsça)
  • Mezar. (Farsça)

melhed

  • Kabrin çukur açılacak yeri.

melle

  • Çukur.

menka'

  • Su toplanan çukur.

meşih

  • Göğsü çukur, kanbur.

mı'la

  • Çulhaların çukur içinde ayak ile basıp oynadıkları nesne.

minşakka

  • Yarık, çukur, oyuk.

müdhen

  • (Çoğulu: Medâhin) Yağ koyacak kap.
  • Dağlarda olan çukur taş. (İçinde yağmur suyu birikir.)

muk'abe

  • Kadeh gibi çukur göbek.

muka'ar

  • (Ka'r. dan) Oyuk, çukur, çökük.

muka'ariyet

  • Çukurluk, oyukluk.

mükabese / mükâbese

  • Çukur doldurmak.

münfec

  • Çukur.
  • Açık.
  • Gedik.

münhatt

  • Aşağı inen, inhitât eden. Alçak. Çukur.

mutammer

  • Anbarda veya çukur içinde saklanan şey.

mutbein

  • Çukur yer.
  • Kalbi karar etmiş kişi, mutmain.

nahr

  • Boğazlamak. Bir hayvanın göğsü üstünden bıçak vurup boğaz damarını kesmek.
  • İki şeyin birbirine göğüs göğüse olması.
  • Boyun. Boğaz çukuru.
  • Sadır.
  • Gündüzün evveli.
  • Namazda kıyamda iken sağ eli sol elin üstüne koymak.

nakir

  • Bir insanın hem cins ve aslı.
  • Gayet fakir.
  • Bir nevi kara sinek.
  • Ağzı dar olan küçük kab.
  • Hurma çekirdeğinin arkasındaki beyaz çukur.
  • Kıymetsiz şey.

nakkar

  • Müzik, çalgı.
  • Gagalıyan.
  • Ağaç, taş ve madeni eşyayı oyarak ve çukurlaştırıp kabartarak ona mücessem şekiller veren sanatkârlar.

nazh

  • Su çekme. Herhangi bir yer, çukur veya kuyudan bir şeyler çıkarma.

nişibgah / nişibgâh

  • Çukur yer. (Farsça)

nukre

  • Külçe hâlinde gümüş.
  • Ense çukuru.

nukre-i kafa

  • Ense çukuru.

nun

  • Kur'an alfabesinde yirmibeşinci harf. Ebced hesabına göre değeri ellidir.
  • Divid, kalem.
  • Kılıcın ağzı. Kılıç.
  • Çene çukuru.
  • Balık, semek.

nüvne

  • Çene çukuru.

pargi / pargî

  • Mutfak ve banyo sularının toplandığı çukur. (Farsça)
  • Orospuluk. (Farsça)

radhe

  • (Çoğulu: Radh-Ridh) Taşlı yer, taşlık arazi.
  • Büyük taşlardan olan çukur yer. (İçinde su birikip kalır.)

rehv

  • (Çoğulu: Rahâ) Yüksek mekân, yüksek yer.
  • Alçak, çukur yer, (içinde su toplanır)
  • Mahalle içinde, yağmur suyu ve çeşme suyu akan ark.
  • Üveyik kuşu.
  • Arası açılmış ve ayrılmış.

rezen

  • (Çoğulu: Revâzin) İçeri çukurca olup su toplanabilen yüksek ve sağlam yer.

sabeb

  • (Çoğulu: Asbâb) Çukur yer, iniş yer.

şekab

  • Çukur yer.

şıkb

  • (Çoğulu: Şekâbe-Şikâb-Şükub) Mağara ve kaya yarığı.
  • Çukur yer.

sinh

  • (Çoğulu: Esnâh-Sünuh) Diş çukuru, diş yuvası.

sugre

  • (Çoğulu: Sügur) Göğüs çukuru.
  • Boğaz çukuru.
  • Gedik.

sünuh

  • (Tekili: Sinh) Diş çukurları. Diş yuvaları.

tagvir

  • Sonuna yetişmek.
  • Çukur yapmak.
  • Öğle vaktinde uyumak.

tahfir

  • (Çoğulu: Tahfirat) (Hufre. den) Çukur kazma.

tak'ir

  • (Ka'r. dan) Çukurlaştırma, çukur yapma.

taka'ur

  • (Ka'r. dan) Çukurlaşma.
  • Kuyunun derin ve çukur olması.

tass

  • (Çoğulu: Tâs-Tusûs-Tassât) Tas, çukurca kap.

teekk

  • Çukur kazmak.

tefire

  • Üst dudağın ortasında olan çukur.

tel'a

  • (Çoğulu: Tilâ) Su yolu, su mecrası.
  • Sel yolu.
  • Yerin alçağı ve yükseği. Çukurluk ve tepe.

telhid

  • (Lahd. dan) Mezar çukuru kazma. Kabire lâhid yapma.
  • Gömme.

tenhiye

  • İçinde suyu az olan çukur.

uhdud

  • (Çoğulu: Ahâdid) Çukur.
  • Uzun hat.
  • Yeryüzündeki uzun yarık ve çatlak.
  • Hendek.
  • Kamçı vurulmasından vücutta hâsıl olan yara ve iz.

uhdut

  • Çukur, hendek.

ükne

  • Çukur içinde olan kuş yuvası.

ükre

  • Yuvarlak nesne. Top.
  • Çukur.

vadi / vâdî

  • İki dağ arasındaki uzun çukur. Dere. Bir nehrin aktığı yer. Nehir yatağı.
  • Yol, tarz, usül.
  • Saha.
  • Bir nehrin yatağı.
  • İki dağ arasındaki uzun çukur.
  • Yol, tarz, metod, dere.
  • İki dağ arası uzun çukur.

vakt

  • (Çoğulu: Vikat) İçinde yağmur suyu biriken çukur.
  • Su ile faydalanacak mekân.
  • (Horoz) tavuğa binmek.

varta

  • Her çukur yer. Uçurum.
  • Kurtuluşun zor olduğu yer. Tehlike. Muhatara.

verta

  • (Çoğulu: Vırât) Çukur yer, varta, uçurum.
  • Halledilmesi, içinden çıkılması zor olan iş.

veyl

  • Vay hâline, yazık, felâket, hüzün ve hüsran.
  • Cehennem'de bir çukur ismi veya Cehennem'in bir kapısına bu isim verilmiştir.
  • Vaid, tehdid makamında kullanılan azab kelimesidir.
  • Vay haline, yazık, hüzün ve hüsran. Cehennemde bir çukurun adı.

vırat

  • (Tekili: Verta) Vartalar, uçurumlar, çukurlar.
  • Halli güç, içinden çıkılması zor olan işler.

zafre

  • Çukur yer.

zakıne

  • (Çoğulu: Zevâkın) Enek çukuru.

zerecun

  • (Zerâcin) Üzüm ağacı.
  • Üzüm asması.
  • Kızıl boya.
  • Çukur taş içinde biriken yağmur suyu.

 

Luggat Yazarları

Luggat.com Yazarlarını Belirliyor

Luggat.com'da "yazar" olarak görev almak ister misiniz?
Hazırlıkları devam eden Luggat Blog'da yazılarınız yayınlanabilir, milyonlara Luggat.com üzerinden sesinizi duyurabilirsiniz.

HEMEN BAŞVUR