LUGGAT
OSMANLICA TÜRKÇE SÖZLÜK

{ lügât . lügat . لغت }

Arapça ve Farsça yazımları, Osmanlıca okunuşları 
ve detaylı açıklamaları ile birlikte.

Arama yapmak istediğiniz kelimeyi girip
karşılığını bulmak istediğiniz "OSMANLICA ARA" ya da "TÜRKÇE ARA" butonlarına tıklayın.
Türkçe - Osmanlıca Sözlük'te Ça kelimesini içeren 588 kelime bulundu...

abşar / âbşâr / آبشار

  • Çağlayan. (Farsça)

abus

  • Çatık çehreli. asık yüzlü. Yüzü ekşi.

ac'ac

  • Çağırış.

acele

  • Çabuk, çabukluk. Bir işi çabuk yapmaya ve çabuk bitirmeye çalışma, ivedilik.

aceleten / عجلة

  • Çarçabuk, alelacele. (Arapça)

aded-i enfas / aded-i enfâs

  • Canlıların hayatları boyunca aldıkları nefeslerin sayısı.

adüvv-i can / adüvv-i cân

  • Can düşmanı.

ahna

  • Çapraz ve birbirine zıt işler. Çarpık, eğri şeyler.

aks-endaz

  • Çarpıp duran. (Farsça)

aks-i müddea / aks-i müddeâ / عكس مدعا

  • Çatışkı.

ale-l-acele

  • Çarçabuk, acele olarak, çabuk.

alef

  • Cana yakın.

alelacele / على العجله

  • Çarçabuk. (Arapça)

alem-i mevalid / âlem-i mevâlid

  • Canlılar âlemi, dünyası.

alim-i cahil / âlim-i câhil

  • Câhil olan âlim.

alu-gürde

  • Caneriği. (Farsça)

an-samim-il kalb

  • Can ve yürekten, kalbden.

anasır-ı camide / anâsır-ı câmide

  • Cansız elementler.

anatomi

  • Canlıların yapısını ve bu yapıyı meydana getiren uzuvları inceleyen ilim dalı. Tıbtaki önemi çok büyüktür.

aned

  • Cânib ve nâhiyeler.

anise

  • Cana yakın kız veya kadın.

asabiyet-i cahiliye

  • Cahiliye dönemi ırkçılığı.

asker-i calud / asker-i câlûd

  • Câlûd'un askeri, ordusu.

asri / asrî

  • Çağa uygun.

atik

  • Çabuk davranan, çevik.

atyer

  • Çabuk uçan. Derhal kaybolan.

ayn-ı hamie

  • Çamurlu çeşme.

azrail / azrâil

  • Can almakla görevli melek.

bahıyre

  • Cahiliyye devrinde beş batın doğuran devenin beşinci yavrusu erkek olursa kulağı yarılır ve salıverilirdi. Artık hiç bir işte kullanılmayan bu deveye bu ad verilirdi.

balahane / bâlâhâne

  • Çatı, evin en üst tarafı. Tavan arası. (Farsça)

beden-i zihayat / beden-i zîhayat

  • Canlı bedeni.

bedestan / bedestân

  • Çarşı.

belemun

  • Çakır dikeni.

berk-i zail / berk-i zâil / بَرْقِ زَائِلْ

  • Çakıp sönen şimşek.

bevş

  • Çalım, gösteriş, debdebe, ihtişam. (Farsça)

beyariş

  • Çare. Tedbir. Deva, derman. İlâç, tiryak. (Farsça)

bezl-i can

  • Canını esirgemeden vermek.

bi-çare / bî-çare

  • Çaresiz. Zavallı. Şaşkın. (Farsça)

bican / bîcan / بى جان

  • Cansız. (Farsça)

biçare / bîçâre

  • Çaresiz, zavallı.
  • Çaresiz.

Biçare / Bîçare

  • Çaresiz

biçare / bîçâre / ب۪يچَارَه

  • Çâresiz.

bihayat / bîhayat / بى حيات

  • Cansız, yaşamayan. (Farsça - Arapça)

bilek

  • Çatal temrenli bir nevi ok. (Farsça)

bim-i can / bim-i cân

  • Can korkusu, ölüm korkusu.

bistar

  • Çarpık, eğri. Gevşek. (Farsça)

bivan

  • Çadır direği.

biyoelektrik

  • Canlı varlıkların vücutlarında yaratılmış olan elektrik. (Bu elektriğin varlığı, hususi âletlerle anlaşılır)

biyofizik

  • Canlıların bünyelerindeki hâdiselerin fizikî cephesini inceleyen ilim kolu.

biyokimya

  • Canlıların kimya ile ilgili yapılarını, tepkilerini, belirtilerini inceleyen bilim dalıdır. 19. Asırda başlatılan bu çalışmalarla proteinler, vitaminler, hormonlar anlaşılır duruma gelindi.

biyonik

  • Canlıların, yaşadıkları muhit içinde değişen şartlara uygun nasıl hareket ettiklerini inceleyerek canlıları model almak suretiyle benzer hareketleri yapabilecek makinelerin yapılması işiyle uğraşan ilim ve fen.

ca'feriyye

  • Caferî tarikatı.

cabir-ül-ensari / câbir-ül-ensarî

  • Câbir Bin Abdullah El-Ensarî (R.A.) da denir. Meşhur sahabelerdendir. Bizzat Resul-i Ekrem'den (A.S.M.) ilim ve feyiz almış ve zamanında Medine-i Münevvere'nin müftüsü olmuştur. En çok hadis rivayetiyle meşhur olan altı sahabeden biridir. 1540 hadis rivayet etmiştir. 19 gazada hazır bulunmuştur. Hic

çabük

  • Çabuk, seri, aceleli, hızlı, tez, hafif. (Farsça)

çabük-rev

  • Çabukça giden. (Farsça)

cahid / câhid / جاهد

  • Çalışıp çabalayan. (Arapça)

cahilane / câhilâne / جاهلانه

  • Câhillikle, câhilce, câhil kimseye yakışır şekilde. (Farsça)
  • Cahilce, bilgisizce.
  • Cahilce. (Arapça - Farsça)

çak / çâk

  • Çatlak, yarık.

çakaloz

  • Çakıltaşı atan bir nevi küçük top.

çalpare / çâlpâre / چارپاره

  • Çalpara. (Farsça)

cam

  • Cam, şişe, bardak, sırça. (Farsça)

cameşuy / câmeşûy / جامه شوی

  • Çamaşırcı. (Farsça)

camger

  • Cam yapan sanatkâr, camcı ustası. (Farsça)

camhane

  • Cam fabrikası. (Farsça)

camid / câmid

  • Cansız.
  • Cansız, donuk.

camidat / câmidât

  • Camidler, cansızlar.
  • Cansızlar.

camidiyet / câmidiyet

  • Cansızlık.
  • Cansızlık.

can ü dilden

  • Can ve gönül ile; içten gelerek, gönülden.

can ü gönülden

  • Candan, gönülden, kalbin bütün samimiyetiyle.

can-azar

  • Can yakan, can inciten, eziyet veren. Acı çektiren. (Farsça)

can-fersa

  • Can dayanamıyacak derecede. (Farsça)

can-gir / can-gîr

  • Can sıkıcı, ruh sıkıcı. (Farsça)

can-güzar

  • Cana dokunan, candan geçer olan. (Farsça)

can-nisar

  • Canını harcayan, canını fedâ eden. (Farsça)

can-sitan

  • Can çıkarıcı, ruh alıcı. İnsana bela olan. Güzel. (Farsça)

canavar

  • Can alıcı.

canavarvari / canavarvarî

  • Canavar gibi.

canbahş

  • Can veren, hayat bağışlayan.

canefşan / canefşân / جان افشان

  • Canını hiçe sayan, fedai. (Farsça)

canefza / cânefzâ / جان افزا

  • Cana can katan. (Farsça)

canfeşan / cânfeşân / جان فشان

  • Canını hiçe sayan, fedai. (Farsça)

canfeza / cânfezâ / جان فزا

  • Cana can katan. (Farsça)

cani / canî

  • Candan sevilen. (Farsça)

caniyane / câniyâne

  • Canicesine.
  • Câni gibi, cânice.

caniye

  • Cani; acımasız ve gaddar; cinayet işlemiş olan.

cannisar / cânnisâr / جان نثار

  • Canını feda eden. (Farsça - Arapça)

canşikaf / canşikâf

  • Can yaralayıcı, can yırtıcı. (Farsça)

cansipar / cânsipâr / جان سپار

  • Canını feda eden. (Farsça)

cansiperane / cansiperâne / cânsiperâne / جان سپرانه

  • Canını feda edercesine. (Farsça)
  • Canını fedâ edercesine, canını siper ederek.
  • Canını verircesine.
  • Canını feda edercesine. (Farsça)

cansitan / cânsitân / جان ستان

  • Can alan. (Farsça)

cansuz

  • Can yakıcı, yürek tutuşturan. (Farsça)

çar / çâr / چار

  • Çare. (Farsça)

çar-yari / çar-yarî

  • Çar-yâra ait. Sünnîlik. (Farsça)

çardak / چارطاق

  • Çardak. (Farsça)

çare-cu / çâre-cu

  • Çâre arıyan. (Farsça)

çare-saz / çâre-sâz

  • Çâre bulan. (Farsça)

çarecu / çârecû / چاره جو

  • Çare arayan. (Farsça)

çaresaz / çâresâz / چاره ساز

  • Çare bulan. (Farsça)
  • Çâresâz olmak: Çare bulmak. (Farsça)

çaresazi / çâresâzî / چاره سازی

  • Çare bulma. (Farsça)

çarh

  • Çark, felek, talih.
  • Çark.

çarmıh / چارميخ

  • Çarmıh. (Farsça)

carşeb

  • Çarşaf, cilbab. (Farsça)

çarşeb / çârşeb / چارشب

  • Çarşaf. (Farsça)

çarşenbe / çârşenbe / چارشنبه

  • Çarşamba. (Farsça)

çarsu / çârsû / چارسو

  • Çarşı. (Farsça - Arapça)

çaruğ

  • Çarık. (Farsça)

çaşit

  • Casus.

casusi / câsûsî / جاسوسى

  • Casusluk, ajanlık. (Arapça - Farsça)

cavidane / câvidâne

  • Câvidân, ebedi, sonsuza âit, sonsuza müteallik. (Farsça)

cazibedar / câzibedâr

  • Cazibeli, çekici.

cazibekarane / câzibekârâne

  • Cazibeli şekilde.

cazu / cazû

  • Cadı. Büyücü, sihirbaz. (Farsça)

ceffelkalem / جف القلم

  • Çalakalem. (Arapça)

çeğale / çeğâle / چغاله

  • Çağla. (Farsça)

cehalat / cehâlât

  • Cahillikler, bilgisizlikler.

cehalet / cehâlet / جهالت / جَهَالَتْ

  • Cahillik.
  • Cahillik, bilgisizlik.
  • Cahillik, bilgisizlik. (Arapça)
  • Câhillik.

cehaletperver / cehâletperver

  • Cahillik sever, bilgisizliği koruyan.

cehd / جهد

  • Çalışma, çabalama.
  • Çaba, çabalama.
  • Çalışma, çabalama. (Arapça)
  • Cehd etmek: Çalışıp çabalamak. (Arapça)

cehele / جهله

  • Cahiller, bilgisizler.
  • Cahiller.
  • Cahiller. (Arapça)

cehil

  • Cahillik, bilgisizlik.

cehl / جهل

  • Câhillik, bilmemezlik, ilimden mahrum olmaklık, nâdanlık, tecrübesizlik, gençlik.
  • Cahillik, bilgisizlik. (Arapça)

cehl-i mürekkeb

  • Câhil olduğu hâlde, câhilliğini bilmeyip, kendini âlim zannetmek.

celbname / celbnâme / جلب نامه

  • Çağırma kağıdı.
  • Çağırı mektubu. (Arapça - Farsça)

cemad / cemâd / جماد

  • Cansız cisim.
  • Cansız varlık. (Arapça)

cemadat / cemâdât / جمادات

  • Cansız varlıklar.
  • Cansızlar.
  • Cansız cisimler.
  • Cansız varlıklar. (Arapça)

cemadat alemi / cemâdat âlemi

  • Cansız varlıklar âlemi.

cemadiyet / cemâdiyet

  • Cansızlık, donukluk.
  • Cansızlık, donukluk.

cemen

  • Çardak. (Farsça)

cennet-i canan / cennet-i cânan

  • Canların, sevgililerin buluştuğu Cennet.

cerayet

  • Câriyelik hâli.

cesed-i hayvani / cesed-i hayvânî

  • Canlı beden, cesed, vücut.

cessas / cessâs

  • Casusluk eden.

cevami' / cevâmi' / جوامع

  • Camiler. (Arapça)

cevamid / cevâmid / جوامد

  • Cansızlar.
  • Cansız varlıklar. (Arapça)

cevasis / cevâsis

  • Casuslar, ajanlar.

cevasis-i fünun / cevâsis-i fünun

  • Casus gibi davranan fenler; gizli şeyleri araştıran fenler.

cevaz / cevâz / جواز

  • Câiz olma.
  • Caiz olma.

cevher-i ruh

  • Canlı, şuurlu olan ve çevresini görüp gösteren nurlu varlık.

çevik

  • Çabuk davranan.

cibayet

  • Câbîlik, vergi, gelir toplama.

cidd

  • Çalışmak. Ciddiyetle yapmak.

cihazat-ı hayvaniye / cihâzât-ı hayvaniye

  • Canlılarda bulunan organlar.

cinayetkar / cinayetkâr / جنایتكار

  • Câni, cinayet işleyen. (Arapça - Farsça)

cins-i hayvan

  • Canlı türleri.

cism-i hayvani / cism-i hayvanî

  • Canlı bedeni.

cism-i sanevberi / cism-i sanevberî

  • Çam kozalağı şeklinde olan cisim; kalb.

cism-i zihayat / cism-i zîhayat

  • Canlı bedeni.

cu / cû / جو

  • Çay, ırmak. (Farsça)

cühela / cühelâ / جهلاء

  • Cahiller. (Arapça)

cühhal / cühhâl / جهال

  • Cahiller. (Arapça)

cul

  • Çaylak. (Farsça)

cumud

  • Cansızlık.

cümud / cümûd

  • Cansız, donuk.

cümudet / cümûdet

  • Cansızlık, donukluk.

cümudiye

  • Cansızlık; buzdağı gibi olma.

cumudiyet

  • Cansızlık.

cüret eden

  • Cahilce cesaret eden; saygı sınırlarını aşarak davranan.

cuy / cûy / جوی

  • Çay, ırmak. (Farsça)

dac

  • Çağırmak.

daire-i sa'y / dâire-i sa'y

  • Çalışma alanı.

dar-baz

  • Canbaz. (Farsça)

dar-ül mesai / dâr-ül mesai

  • Çalışma yeri. Mesai yeri. Atölye.

darb / ضَرْبْ

  • Çarpma işlemi.
  • Çarpma.

darb etmek

  • Çarpmak.

darb-ı hiyam / darb-ı hiyâm

  • Çadır kurma.

davet / dâvet / دعوت

  • Çağırma.
  • Çağrı.
  • Çağrı. (Arapça)

davlumbaz

  • Çarkları yandan olan vapurlarda çarkların döndükleri yerleri örtmek için vapurun iki tarafında bulunan iki büyük yarım daire.

de'sa

  • Câriye.

delil-i zihayat / delil-i zîhayat

  • Canlı delil.

dera

  • Çan, çıngırak. (Farsça)

dercan / dercân

  • Can içinde. (Farsça)
  • Canına sokma, içine alma.

dercan etmek

  • Can içine almak, hayatını ona vermek.

deva-saz

  • Çâre bulan, ilâç tertip eden. (Farsça)

devasız

  • Çaresiz.

devr

  • Casus, hafiye. (Farsça)

devr-i cahiliyye / devr-i câhiliyye

  • Cahiliyye devri, İslâm'dan önceki devir.

dik-ül efraf

  • Çatal ibikli horoz.

dil-aviz

  • Câzib, çekici, gönle asılan. Gönlü asılı tutan, dilber. (Farsça)

dil-şiken

  • Can sıkıcı, kalb kırıcı. (Farsça)

dilkeş / دلكش

  • Cazibeli, gönül çekici. (Farsça)

dilteşne / دل تشنه

  • Can atan. (Farsça)

divan-ı deavi nezareti / divan-ı deâvî nezareti

  • Çavuşbaşılığın kaldırıldığı 1836 (Hi: 1252) tarihinde bunun yerine kurulan daire. Fakat 1870 (Hi: 1287) tarihinde Adliye Nezareti'nin teşekkülü üzerine kaldırılmıştır.

dübar

  • Çarşamba günü.

dürr-i can / dürr-i cân

  • Canın incisi. Çok sevgili. (Farsça)

düzdide / düzdîde / دزدیده

  • Çalıntı, çalınmış. (Farsça)

ebu kays

  • Çakal.

ecram / ecrâm / اجرام

  • Cansız varlıklar.
  • Cansız varlıklar. (Arapça)

ecram u ecsam / ecrâm u ecsâm

  • Cansız varlıklar ve cisimler.

efrad-ı zihayatiye / efrad-ı zîhayatiye

  • Canlı varlıklar, canlı ferdler.

ehl-i feraset

  • Çabuk sezme ve anlama kabiliyeti olanlar.

ehl-i suk / ehl-i sûk

  • Çarşı halkı, esnaf. (Farsça)

ehl-i veber ve badiye / ehl-i veber ve bâdiye

  • Çadırda oturan bedevi Arab, çöl ahalisi.

elsine-i enam / elsine-i enâm

  • Canlı varlıkların dilleri.

enaniyet-i cahiliye

  • Cahillikten gelen gurur.

enva-ı zihayat / envâ-ı zîhayat

  • Canlı çeşitleri, nevileri.

erze

  • Çam ağacı.

esbab-ı camide / esbab-ı câmide

  • Cansız tabiî sebepler.

evan / evân / اوان

  • Çağ. (Arapça)

ezlam / ezlâm

  • Câhiliye devri Arablarının kullandıkları fal okları.

faal

  • Çalışkan, işleyen.

faalane / faalâne

  • Çalışkanca.

faaliyet

  • Çalışkanlık, çalışma.

fahhari / fahharî

  • Çanak, çömlek, testi ve bardak yapan kimse.

falık / fâlık

  • Çatlatan. Açan. Büyümesi için tohumu açan, yaratan. (Allah C.C.)

feda-yı can / fedâ-yı cân

  • Canını feda etme, yolunda canını verme.
  • Canını verme, canını fedâ etme, kendini kurban etme.

feda-yı nefis ve can / fedâ-yı nefis ve can

  • Can ve nefsi feda etme.

fedakarane / fedakârane

  • Canını ve herşeyini feda eder derecesinde. Her türlü eziyet ve zahmetlere göğüs gererek, dâvası uğruna sebat edene yakışacak surette. (Farsça)

feraset / ferâset

  • Çabuk sezme ve anlama kàbiliyeti.

ferasetli

  • Çabuk sezen, yüksek anlama kabiliyetine sahip olan.

ferbal

  • Çardak. Etrafı pencerelerle kaplı yazlık köşk. (Farsça)

ferd-i zihayat / ferd-i zîhayat

  • Canlı varlık.

ferraş

  • Cami, mescid, imaret gibi müesseselerin temizliğini sağlamak; ve kilim, halı ve hasır gibi mefruşatını yayma hizmetleriyle vazifeli olan kişiler hakkında kullanılır bir tâbirdir. Ferraş; arapçada, yayıcı, hizmetçi, döşeyici anlamlarına gelir. Yeniçeri teşkilâtında bu işi görenlerle, Kâbe'yi süpürenl

fevren

  • Çarçabuk, birden bire.

fidye

  • Can kurtarma karşılığı verilen akçe vesaire.

fışkı

  • Canlıların dışkısı.

gamız / gâmız / غامض

  • Çapraşık, güç anlaşılır. (Arapça)

gamze-i cellad / gamze-i cellâd

  • Cana kıyan yan bakış.

gamze-i fettan / gamze-i fettân

  • Câzibedar ve süzgün bakış.

garam / garâm

  • Canlı duygu, arzu.

garetkar / garetkâr

  • Çapulcu.
  • Çapulcu, yağmacı.

gayat

  • Çalgı.

gayr-ı uzvi / gayr-ı uzvî

  • Cansız. Uzvî olmayan. (İnorganik)

gayret

  • Çaba, çalışma arzusu, kıskanma duygusu.

geven

  • Çalı. Dikenli ve bir karış kadar boyunda bir nebat. Aslı Gevân'dır. (Türkçe)

gil-zar

  • Çamurlu yer. (Farsça)

giran-cani / giran-canî

  • Can sıkıcılık. (Farsça)

giran-hatır

  • Canı sıkılmış, gücenmiş. (Farsça)

giya-zar

  • Çayır, çimenlik, otluk. (Farsça)

guş-i can

  • Can kulağı.

guş-i kabul-i can

  • Candan kabul ile dinlemek.

guş-i kabul-i cane / gûş-i kabul-i câne

  • Canın kabul kulağı; birşeyi can kulağıyla dinleme.

guşiş

  • Çabalama, uğraşma, çalışma. (Farsça)

hacce

  • Cadde.

had

  • Çaylak kuşu. (Farsça)

hadar

  • Çabuk yetişen ot.

hadile / hadîle

  • Çayır, çimen.

hafiye / خَفِيَه

  • Câsûs.

hafiyelik

  • Casusluk.

hal-i ihtizar / hâl-i ihtizar

  • Can çekişme, ölüm ânı.

halab

  • Çamur, bataklık. Bataklık arâzi. (Farsça)

halayık

  • Cariye, hizmetçi.

halec

  • Çalışmaktan, yürümekten veya ibadetten kemiklerin ağrıması.

halecan / خلجان

  • Çarpıntı. (Arapça)

halet-i ihtizar

  • Can çekişme hali, sakınılacak hal.

haletinezi / hâletinezi

  • Can çekişme.

halid bin velid

  • Câhiliye devrinde Kureyş eşrafındandı. Hudeybiye muahedesinden sonra Müslüman oldu. Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm, kendisine Seyfullah namını vermiştir. Çok kahraman bir gazi idi. Suriye, Filistin, Şam gibi yerler onun himmeti ile feth olunmuştur. 18 Hadis-i şerif nakletmiştir.Hicri 21 senesi

hamie / hâmie

  • Çamurlu, dumanlı.

har-zar

  • Çalılık, dikenlik. (Farsça)

hareket-i mezbuhane / hareket-i mezbuhâne / hareket-i mezbûhâne

  • Can çekişme hâli.
  • Can çekişme hareketi.

haris-i gayur / hâris-i gayur

  • Çalışkan ve gayretli çiftçi.

haristan

  • Çalılık, dikenlik. (Farsça)

hasıl-ı darb / hâsıl-ı darb

  • Çarpma işleminin sonucu.

hassa-i cazibedar / hâssa-i cazibedar

  • Cazibeli, çekici özellik.

hat

  • Çaylak kuşu. (Farsça)

hatib / hatîb

  • Câmide müslümanlara dînî nasîhat eden ve hutbe okuyan.

hayatiyet

  • Canlılık.
  • Canlılık. Hayat işaretinin, alâmetinin görünür olması.

hayatkarane / hayatkârâne

  • Canlı gibi.

hayattar

  • Canlı.

hayattarane / hayattârâne

  • Canlı bir şekilde.

hayattarlık

  • Canlılık.

hayevan / hayevân

  • Canlı.

hayevi / hayevî

  • Canlı.

hayeviye

  • Canlılık, canlı olma durumu.

hayme / خيمه

  • Çadır.
  • Çadır.
  • Çadır.
  • Çadır. (Arapça)

hayme-nişin

  • Çadırda oturan. Göçebe.

haymegah / haymegâh / خيمه گاه

  • Çadır kurulan yer. (Arapça - Farsça)

haymenişin / haymenişîn

  • Çadırda oturan.

haymi / haymî

  • Çadır biçiminde olan.

hayvan

  • Canlı.

hayy-ı meyyit

  • Canlı cenaze.

hayyam

  • Çadırcı.

hazef

  • Çamurdan yapılmış olup ateşte pişirilen şeyler. Çanak, çömlek.

hazef-pare

  • Çanak çömlek parçası, kırığı. (Farsça)

hazef-rize / hazef-rîze

  • Çanak çömlek parçası. (Farsça)

hazefi / hazefî

  • Çanak çömlek ile alâkalı.

hazefiyye

  • Çanak çömlek gibi topraktan yapılan şeyler ve bunları yapma san'atı.

hazzaf

  • Çanak çömlek yapan veya satan.

hechece

  • Çağırmak.

hem-dem

  • Canciğer arkadaş. (Farsça)

hemasr / هم عصر

  • Çağdaş. (Farsça - Arapça)

hidaye

  • Çaylak kuşu.

hıllet

  • Candan arkadaşlık.

himmet / همت

  • Çaba. (Arapça)
  • Himmet etmek: Çaba göstermek. (Arapça)

hırz-ı can / hırz-ı cân / حِرْزِ جَانْ

  • Can güvenliği için sığınılan yer.

hırzıcan / hırzıcân

  • Canı gibi koruma.

hitafe

  • Çağırmak.

hıyaban / hıyâbân / خيابان

  • Cadde. (Farsça)

hiyat

  • Çağırmak.

hokka

  • Cam, seramik veya metalden yapılmış küçük kutu biçimindeki kap. (Bilhassa içine mürekkep konulur.)

hübel

  • Cahiliyet devrinde Kureyşlilerin en büyük putu.

hüdhüd / هدهد

  • Çavuşkuşu, ibibik. (Arapça)

hudme

  • Çabuk kaynayan çömlek.

hürre

  • Cariye veya esir olmayan kadın.

hütaf

  • Çağırma, seslenme.

ibibik

  • Çavuşkuşu, hüdhüd.

idare / idâre / اِدَارَه

  • Camsız küçük lamba.

ıdcac

  • Çağırmak, çağırtmak.

ihame

  • Çadır kurma.

ihtilaskar / ihtilaskâr

  • Çalan, aşıran, hırsızlık yapan. (Farsça)

ihtilaskarane / ihtilaskârane

  • Çalıp aşıranlara yakışacak şekilde, hırsızlar gibi. (Farsça)

ihtiyac

  • Çaresiz kalıp istemek. Muhabbetle meyletmek. Acz, fakr ve yoksulluk. Zaruret hali.

ihtizar / ihtizâr / احتضار

  • Can çekişme. (Arapça)

ihya / ihyâ

  • Canlandırma.

ihya etmek / ihyâ etmek

  • Canlandırmak, kuvvetlendirmek.

ilkan

  • Çabuk ezberleme.

ilm-i kesbi / ilm-i kesbî

  • Çalışarak elde edilen ilim.

ilm-i vehbi / ilm-i vehbî

  • Çalışmadan öğrenilen, Allahü teâlâ tarafından ihsân edilen ilim.

ilma

  • Çalma, hırsızlama, sirkat.

iltihab

  • Caddede gitmek. Geniş yolda yürümek.

iman-ı ye's

  • Çaresiz kalan, hayatından ümidsiz olan bir kimsenin imanı.

incizab / incizâb / انجذاب

  • Cazibeye kapılma. (Arapça)

inşirak

  • Çatlama, yarılma, ayrılma. Yarık olma. Parlama.

intihal

  • Çalma.

irticac / irticâc

  • Çalkalanma.

ırza

  • Çayırlık, çimenlik. Otu bol olan yer.

irza

  • Çayırlık. Otluk yer.

işgüzar

  • Çalışkan.

istihdam

  • Çalıştırma, kullanma.

istihdam eden

  • Çalıştıran.

istihdam edilme

  • Çalıştırılma.

istihdam etme

  • Çalıştırma.

istihdam etmek

  • Çalıştırmak.

ıztırar

  • Çâresiz olmak. Mecburiyet. İhtiyaç.

ıztırar vakti

  • Çaresizlik içinde kalındığı zaman dilimi.

ıztırari / ıztırarî

  • Çaresizlik içinde oluş. Mecburiyet.

ıztırari olarak / ıztırârî olarak

  • Çaresizce, zorunlu olarak.

jengdan

  • Çan. Çıngırak. (Farsça)

jest

  • Çalım. Mânâlı ve gösterişli hareket. (Fransızca)

kac / kâc / كاج

  • Çam. (Farsça)

kaddahe

  • Çakmak taşı.

kameriyye / قمریه

  • Çardak. Bahçelerde, mehtaplı gecelerde oturmak üzere yapılıp, etrâfı sarmaşık v.s. çiçeklerle örtülü bulunan yer. Küçük köşk.
  • Çardak. (Arapça)

kamtarir / kamtarîr

  • Çatık suratlı.
  • Çatık kaşlı.
  • Çatık suratlı, şiddetli, sert.

kase / kâse / كاسه

  • Çanak, kâse. (Farsça)

kaselis / kâselis / kâselîs / كاسه ليس

  • Çanak yalayıcı, dalkavuk.
  • Çanak yalayıcı.
  • Çanak yalayıcı. (Farsça)

kassar / قصار

  • Çamaşırcı, çırpıcı. (Arapça)

katil-i ma'fuv

  • Can ve ırzını korumak için, tecavüze kalkanı öldüren kimse.

kej

  • Çarpık, eğri. Kumral. Tüylü keçi. (Farsça)

kelime-i zihayat / kelime-i zîhayat

  • Canlı kelime.

keniz / kenîz / كنيز

  • Cariye. (Farsça)

keramet-i feraset

  • Çabuk sezme ve anlama kabiliyetindeki keramet.

kesb / كسب

  • Çalışarak kazanma. (Arapça)

kesben

  • Çalışma ve kazanma olarak.

kesbi / kesbî / كسبى

  • Çalışmakla kazanılan. Sonradan elde edilen. Doğuştan olmayan. Vehbî olmayan.
  • Çalışarak elde edilen. (Arapça)

kesbi olmadığını / kesbî olmadığını

  • Çalışarak kazanılmış olmadığını.

keyfemayeşa / keyfemâyeşâ

  • Canı nasıl isterse.

kisb

  • Çalışma, kazanma.

kisbi / kisbî

  • Çalışarak elde edilen.

kisbsiz

  • Çalışmadan.

kitle-i mevat

  • Cansızlar, ölüler yığını.

kıyemi / kıyemî

  • Çarşıda benzeri bulunmayan, bulunsa da fiyatları farklı olan mal.

kurdil / kûrdil

  • Câhil. Gönlü kör. (Farsça)

kurun / kurûn

  • Çağlar, asırlar, devreler.

kuşiş / kûşiş / كوشش

  • Çalışma, çabalama, gayret sarfetme, uğraşma. (Farsça)
  • Çaba. (Farsça)

kutr / قطر

  • Çap.
  • Çap. (Arapça)

kütüphane-i mesai / kütüphane-i mesâi

  • Çalışma kütüphanesi, içinde çalışılan kütüphane.

kutur / قُطُرْ

  • Çap.
  • Çap.

laden

  • Çamdan çıkarılan zift gibi siyah ve kokulu zamk. (Farsça)

lailaç / lâilaç

  • Çâresiz, dermansız, imkânsız.

layecuz / lâyecuz

  • Câiz değil, olamaz, müsaade verilmez.

lemis / lemîs

  • Câriye ismi.

lisan-ı ıztırar

  • Çaresizlik ve mecburiyet dili.

lisan-ı ıztırari / lisan-ı ıztırarî

  • Çaresizlik ve mecburiyet dili.

lübce

  • Çatal demir.

ma'cez

  • Çalışmaktan ve maişetten âciz oldukları yer.

makine-i zihayat / makine-i zîhayat

  • Canlı makine.

maksure

  • Camilere etrafı parmaklıklı yüksekçe yer.

mal-i natık / mal-i nâtık

  • Canlı mal. (At, deve, koyun gibi)

mareke / mâreke

  • Çarpışma yeri, çarpışma.

masdum

  • Çarpılmış. Kendisine vurulmuş.

me'nus

  • Cana yakın, sevimli.

med'uvven

  • Çağrılarak, davetli olarak, davet olunarak.

medeni / medenî

  • Çağdaş.

meder

  • Çakıl taşı.
  • Çakıl taşı.

melal / melâl

  • Can sıkıntısı. Usanç. Gamlılık. Zaaf ve fütur.
  • Can sıkıntısı.

menat

  • Cahiliye devrinde Kâbe'de bulunan bir putun adı.

mergzar

  • Çayırlık, çimenli ve sulak yer. Mer'a. (Farsça)

merhemsaz / merhemsâz

  • Çare bulan. Merhemci, ilâç yapan. (Farsça)

merhemsazi / merhemsâzî

  • Çare buluculuk. (Farsça)

meric

  • Çalkantılı, dalgalı.

mesai / mesâi / مساعى

  • Çalışmalar.
  • Çalışma, gayret, çaba.
  • Çalışmalar, emekler.
  • Çalışma, çalışmalar. (Arapça)

mesruk / mesrûk / مسروق

  • Çalınmış, sirkat edilmiş olan.
  • Çalınmış.
  • Çalınmış. (Arapça)

mevadd-ı camide / mevadd-ı câmide

  • Cansız maddeler.

mevcudat-ı zihayat / mevcudat-ı zîhayat

  • Canlı varlıklar.

mevhat

  • Cansızlar.

meyelan-ı sa'y / meyelân-ı sa'y

  • Çalışmaya içten yönelme, eğilim gösterme.

meyl-i sa'y

  • Çalışma eğilimi, isteği.

mihrab

  • Câmide cemaatle namaz kılarken imamın bulunduğu yer.

mihrap

  • Câmide cemaatle namaz kılarken imamın bulunduğu yer; bir mekânın en şerefli ve en kıymetli yeri.

mihzac

  • Çamaşır tokacı.

mik / mîk

  • Çabuk ağlayan, yufka yürekli olan.

mina / minâ

  • Cam, billur, sırça, parlak.

minafam

  • Cam mavisi, sırça renkli. (Farsça)

minare / minâre

  • Câmilerde, müezzinlerin çıkıp ezân okuduğu yüksek yer.

minber

  • Camide hatibin hutbe okumasına mahsus kürsü. (Rif'at mânasına olan nebr'den ism-i âlettir.)
  • Câmilerde hatiplerin hutbe okumaları için yapılmış merdivenli yüksek yer.
  • Câmide hutbe okunan yer.
  • Camide hutbe okunan yer.

misli / mislî

  • Çarşıda, pazarda aynı evsâfta, özellikte benzeri bulunan, fiyatları farklı olmayan mal.

mismak

  • Çadırı yükseğe kaldıracak ağaç.

muaraza / muâraza / معارضه

  • Çatışkı. (Arapça)

muasır / muâsır / معاصر

  • Çağdaş, aynı dönemde yaşayan.
  • Çağdaş.
  • Çağdaş. (Arapça)

muasırlaşmak

  • Çağdaşlaşmak.

mübareze / mübâreze / مُبَارَزَه

  • Çarpışma, dövüşme.
  • Çarpışma.

mübarezekarane / mübârezekârâne

  • Çarpışarak, dövüşerek.

muhassala-i mesai

  • Çalışmalardan elde edilen netice.

mühayata

  • Çağırmak.

muhtazır

  • Can çekişen.

muhtazırane

  • Can çekişiyormuşcasına.

muhtelisane / muhtelisâne

  • Çalarcasına. Çalıp çırparcasına. (Farsça)

mümarete

  • Çabalama, uğraşma, gayret sarfetme.

münaza'at / münaza'ât / منازعات

  • Çatışmalar, çekişmeler. (Arapça)

munis / mûnis / مونس

  • Canayakın, dost.
  • Canayakın, sevimli.
  • Cana yakın, alışılmış. (Arapça)

münkir-i cahil

  • Cahil inkârcı.

mürg-i süleyman

  • Çavuş kuşu. Hüdhüd.

mürsiye

  • Çakılmış. Yerleştirilmiş.

mürtei / mürteî

  • Çayırda otlayan.

musademat

  • Çarpışmalar. Vuruşmalar. Müsademeler.

müsademat / müsâdemât

  • Çarpışmalar.
  • Çarpışmalar, vuruşmalar.

musademe

  • Çarpışma, çatışma.

müsademe / müsâdeme / مُصَادَمَه

  • Çarpışma.
  • Çarpışma, vuruşma.
  • Çarpışma.

müsadim

  • Çarpışan.
  • Çarpışan, vuruşan.

müşide

  • Çağıran. Yüksek sesle şarkı söyleyen.

müstahdem / مستخدم

  • Çalışan, hizmet eden. (Arapça)

müstahdemin / müstahdemîn / مستخدمين

  • Çalışanlar, hizmet edenler. (Arapça)

müstechil

  • Câhil sayan, istichâl eden.

mütesari'

  • Çabucak.

muzdar / مُضْطَرْ

  • Çaresiz.

müzennid

  • Çakmakla ateş çakan.

muztarrin / muztarrîn

  • Çaresizler. Sıkıntı içinde olanlar.

na-çar

  • Çaresiz, elinden iş gelmeyen. Mecbur kalmış olan. (Farsça)

na-çari / na-çarî

  • Çaresizlik. (Farsça)

na-dan

  • Cahil, bilmez, haddini bilmez. (Farsça)

na-hande

  • Câhil, ümmi, okumamış. (Farsça)

nabigat-üz zübyani / nabigat-üz zübyanî

  • Câhiliyet devrinde meşhur ve Suk-ı Ukaz'da hakemlik yapmış Arab şâirlerindendir. Tahminen Mi: 535-604'de yaşamıştır.

naçar / nâçâr

  • Çaresiz, elinden iş gelmeyen, mecbur kalmış olan.

nacu

  • Çam ağacı. (Farsça)

nacüv

  • Çam ağacı. (Farsça)

nadan / nâdân

  • Cahil.
  • Câhil.
  • Cahil, haddini bilmez.

nakus / nâkus / ناقوس

  • Çan. (Arapça)

nar-ı hayat

  • Canlıya lüzumlu bulunan sıcaklık. Vücudun harareti.

narh

  • Çarşıda pazarda satılan her türlü mal için hükûmet tarafından konulan fiyat.

necaset-i gayr-i mer'iye

  • Câmid, bir hacmi olmayan veya bulaştığı yerde görülmeyen herhangi bir pis maddedir. Görünmez halde olan pisliktir. (İdrar gibi)

nefis

  • Can, maddî arzuların kaynağı olup sınır tanımayan bir duygu.

nefs

  • Can, kendi, istek duygusu, nefis.

nefs-i nadan / nefs-i nâdân

  • Cahil nefis.

nes'i / nes'î

  • Câhiliyet devrinde belirli vakti geciktirilmiş haram aylar.

netice-i ıztırar

  • Çaresizliğin sonucu.

netice-i sa'y

  • Çalışmanın neticesi.

neva-saz

  • Çalgıcı, okuyucu. (Farsça)

nevahten

  • Çalgı veya saz çaldırmak. (Farsça)

nez

  • Can çekişme.

nüvaht

  • Çalgı çalma. (Farsça)

ödünç vermek

  • Çarşıda misli yâni benzeri bulunan her şeyi, belirsiz bir zaman sonra, misli geri verilmek üzere verme.

ömer hayyam

  • Çadırcı Ömer mânâsında olan bu kelime, İran'ın meşhur hayâlperest ve içkiden çok bahseden bir şâirinin adıdır.

palar

  • Çatı direği. (Farsça)

ramişger

  • Çalgıcı. Saz çalan. (Farsça)

ratic

  • Çam sakızı.

re'bil

  • Câriye, kadın esir.

reg-i can / reg-i cân

  • Can damarı, şah damarı.

rekz-i hiyam / rekz-i hiyâm

  • Çadır kurma.

revan-bahş

  • Canlandırıcı, can bağışlayıcı. (Farsça)

rime

  • Çapak. (Farsça)

rücbe

  • Canavar avlamak için yapılan yer. (İçine iple et bağlarlar ki canavar gelip yapıştığı gibi üzerine düşer.)

rudsaz

  • Çalgıcı. (Farsça)

ruh / rûh / روح

  • Can, his, öz.
  • Can, ruh. (Arapça)

ruh-efza

  • Cana can katan. Canlılık veren. (Ruhfeza da denir) (Farsça)

ruhefza / rûhefza / روح افزا

  • Cana can katan. (Arapça - Farsça)

sa'i / sâ'î / ساعى

  • Çalışan, gayret eden. (Arapça)
  • Sâ'î olmak: Çalışmak, gayret etmek. (Arapça)

sa'y / سعى / سعي / سَعْيْ

  • Çalışma.
  • Çalışma, gayret sarf etme. Hac veya umrede Safa ile Merve arasında usulüne uygun olarak yedi defa gelip gitmek.
  • Çalışma, çaba gösterme. (Arapça)
  • Çalışma.
  • Çalışma.

sa'y eden

  • Çalışan.

sa'y etme

  • Çalışma.

sa'y etmek

  • Çalışmak.

sa'y u gayret

  • Çalışma ve gayret.

saha-i faaliyet

  • Çalışma sahası.

sahib-i hayrat / sâhib-i hayrât

  • Câmi, yol, çeşme vs. gibi hayırlı işler yapıp bırakmış kimse. Hayrat sâhibi.

şahsar / şâhsâr / شاخسار

  • Çalılık. (Farsça)

sai / sâî

  • Çalışan, kovalayan.

saime

  • Çayıra başı boş olarak salıverilen hayvan.

saiy / سعى

  • Çalışma, çaba. (Arapça)

sakf

  • Çatı, tavan.

samimi / samimî

  • Candan, içten.

sanavber

  • Çam fıstığı kozalağı veya onun şeklinde olan. Çam fıstığı.

sanevberi / sanevberî

  • Çam kozalağı gibi.

sarha

  • Çağırmak, bağırmak, feryad etmek.

say / sây

  • Çalışma, emek.

sayehan

  • Çağırmak.

sebil

  • Cadde, su dağıtımı.

sebük-inan / sebük-inân

  • Çabuk koşan. (Farsça)

sebükhiz / sebükhîz

  • Çabuk kalkan, hareket eden. (Farsça)

sebükrev

  • Çabuk giden. (Farsça)

seccac

  • Çağlayan. Şarıltı ile akan.

şecere-i zihayat / şecere-i zîhayat

  • Canlı ağaç.

sefine-i sa'y

  • Çalışma gemisi (çalışmak, gemiye benzetilmiş).

şegal / شغال

  • Çakal. (Farsça)
  • Çakal. (Farsça)

sehab

  • Çağırgan, gürültücü kişi.

şehrah / şehrâh

  • Cadde, ana yol; şaşırılması mümkün olmayan doğru ve açık yol.

sekerat / sekerât

  • Can çekişme anı.

sekerat vakti

  • Can çekişme anı.

selale

  • Çanak içinde yalanan nesne.

şelale / şelâle

  • Çağlayan.

şellale / şellâle / شلاله

  • Çağlayan, şelale. (Arapça)

semere-i sa'y

  • Çalışma ve çabalamayla ortaya çıkan netice, meyve.

sempati

  • Cana yakınlık.

serd

  • Çanak içine ekmek doğrayıp ıslatmak.

serhan

  • Canavar. Kurt.

serheng / سرهنگ

  • Çavuş. (Farsça)

seri / serî

  • Çabuk, süratli.
  • Çabuk.
  • Çabuk, süratli.

seri-ül intikal

  • Çabuk anlayan, çok zeki.

seri-üt teessür

  • Çabuk müteessir olan.

serian

  • Çabuk, tez elden, acele.

serika

  • Çalınmış. Çalınmış şey.

seriü't-teessür

  • Çabuk etkilenen, üzülen.

seriütteessür / serîütteessür

  • Çabuk ve kolay etkilenen.

seriüzzeval / serîüzzevâl

  • Çabuk geçen.

şevk-i sa'y

  • Çalışma şevki, isteği.

sevzak

  • Çakır doğan kuşu.

şey-i zihayat / şey-i zîhayat

  • Canlı varlık.

sifal / sifâl / سفال

  • Çanak çömlek. (Farsça)

sımah-ı can / sımah-ı cân

  • Can kulağı.

sırhak

  • Çağırmak.

şirket-i a'mal / şirket-i a'mâl

  • Çalışmayı sermaye olarak kabul eden şirket.

şüceyre

  • Çalı, ufak ağaç.

suk / sûk / سوق

  • Çarşı, pazar. Alım satım yeri.
  • Çarşı.
  • Çarşı.
  • Çarşı. (Arapça)

suka

  • Çarşı adamı, esnaf.

sülme

  • Çatlak, gedik.

sür'at

  • Çabukluk. Hız.

sür'at-i intikal

  • Çabuk anlayıp intikal etme. Kavrama çabukluğu.
  • Çabuk anlama ve kavrama.

ta'zib-i ruh

  • Can sıkma.

tabi'iyyeciler / tabî'iyyeciler

  • Canlılarda ve cansızlardaki, akıllara hayret veren intizâmı (düzeni) ve incelikleri görerek, bir yaratanın varlığını söylemekle berâber; öldükten sonra tekrar dirilmeği, âhireti, Cennet'i ve Cehennem'i inkâr edenler (red edip, kabûl etmeyen, inanmaya nlar).

tacil / tâcil

  • Çabuklaştırma, acele ettirme.

tadcir

  • Can sıkma, yürek daraltma.

tahiyyat-ı mübareke / tahiyyât-ı mübareke

  • Canlıların bereket ve tebrik sebebi olan hal dilleriyle ve yaşayışlarıyla dile getirdikleri dualar.

tahlisiyye

  • Can kurtaran.

talan / tâlân

  • Çapul, yağma.

talangeri / talangerî

  • Çapulculuk, yağmacılık. (Farsça)

tarat

  • Çapul, yağma, talan. (Farsça)

tasvir

  • Canlandırarak anlatma, ifade etme.

tasvir etmek

  • Canlandırarak anlatmak, ifade etmek.

tatil

  • Çalışmama, çalışmaya ara verme.
  • Çalışmaya ara verme.
  • Çalışmaya ara vermek, izine başlamak, kesmek, Allah'ın sıfatlarını inkâr eden felsefecilerin mesleği.

tatil-i eşgal / tâtil-i eşgâl

  • Çalışmayı durdurma, görevini yapmama.

tearuz / teâruz

  • Çatışma, birbirine zıt düşme.

tecessüs / تَجَسُّسْ

  • Casusluk etme, gizlice araştırma.
  • Câsûsluk etme, gizlice araştırma.

tecessüs eden

  • Casusluk yapan, gizlice araştıran.

tecessüs etmek

  • Casusluk yapmak, gizlice araştırmak.

techil

  • Cahil gösterme, cahillikle itham etme.
  • Cahil sayma.

tecviz / tecvîz

  • Câiz görme. İzin verme, cevaz verme.
  • Caiz görme, izin verme.
  • Caiz görme, izin verme, cevaz verme.

tedabir / tedâbir / تدابير

  • Çareler, tedbirler. (Arapça)

tedai / tedâi / tedâî / تداعى

  • Çağrışım.
  • Çağrışım.
  • Çağrışım. (Arapça)

tedbir / tedbîr / تدبير

  • Çare, önlem. (Arapça)

tefdiye

  • Canını başkası uğruna feda etme.

tehalük / tehâlük / تهالك

  • Can atış, can atma, atılma, çok arzu etme. (Arapça)

telassus

  • Çalma. Sirkat etme. Hırsızlık yapma.

telatum / telâtum / تلاطم

  • Çalkantı. (Arapça)

telefat / telefât / تلفات

  • Can kaybı, ölümler. (Arapça)

temanü

  • Çatışma.

temanü'

  • Çatışma ve birbirine mani olma. İhraç. Adem-i kabul. Tard.

tenasan / tenâsân / تن آسان

  • Canının kıymetini bilen, rahatına düşkün. (Farsça)

terai / teraî

  • Çayıra çıkma. Otlama.

tesadüm / tesâdüm / تصادم

  • Çarpışma.
  • Çarpışma, tokuşma. (Arapça)
  • Tesâdüm etmek: Çarpışmak, tokuşmak. (Arapça)

teşekkül-ü enva / teşekkül-ü envâ

  • Canlı türlerinin oluşumu.

teserri

  • Cariye alma, odalık edinme.

tez tez

  • Çabuk çabuk.

tezemrüm

  • Çağrışmak.

tıyn

  • Çamur. Balçık.

tiz-dest

  • Çabuk iş gören, eline çabuk. (Farsça)

tündreftar

  • Çabuk giden, sert ve süratli giden. (Farsça)

ukad-ı hayatiye

  • Can alıcı noktalar, hayat düğümleri. Bir şeyi meydana getiren aslî rükünler.

ukde-i hayat

  • Can damarı.

ünsiyetli

  • Canayakın, dost.

uzv

  • Canlıyı meydana getiren parçaların her biri, organ.

uzviyye / عضویه

  • Canlı, organik. (Arapça)

uzviyyet / عضویت

  • Canlı. (Arapça)

va'

  • Çakal.

vahşet-i cehalet

  • Cahillik vahşeti, ürkütücülüğü.

vasiyle / vasîyle

  • Cahiliye döneminde bir koyun dişi doğurursa yavru sahibinin, erkek doğurursa ilâhlarının olurdu. Koyun dişi ve erkek yavru doğurduğu takdirde dişi yüzünden erkek yavru da kurban edilmezdi. Buna vasîyle denirdi.

vazife-perver

  • Çalışmayı seven.

very

  • Çakmaktan ateş çıkması.

verzişkar / verzişkâr

  • Çalışkan. (Farsça)

vesile-i sa'y

  • Çalışma vesilesi.

yağmageri / yağmagerî

  • Çapulculuk, yağmacılık. (Farsça)

za'k

  • Çağırmak, bağırmak.

zagan

  • Çaylak. (Farsça)

zağan / زغن

  • Çaylak. (Farsça)

zakv

  • Çağırıp bağırmak.

zaman-ı cahiliye

  • Cahiliye dönemi.

zaruret / zarûret

  • Çaresizlik. Muhtaçlık. Sıkıntı. Yoksulluk.
  • Çaresizlik, yoksulluk, mecburiyet.

zegan

  • Çaylak. (Farsça)

zeka / zekâ

  • Çabuk anlama kabiliyeti.

zeki / zekî

  • Çabuk anlayışlı, temiz.

zeri'

  • Çabuk ve kolay olan.

zerrat-ı zücaciye

  • Cam zerreleri, camı meydana getiren atomlar.