LUGGAT
OSMANLICA TÜRKÇE SÖZLÜK

{ lügât . lügat . لغت }

Arapça ve Farsça yazımları, Osmanlıca okunuşları 
ve detaylı açıklamaları ile birlikte.

Arama yapmak istediğiniz kelimeyi girip
karşılığını bulmak istediğiniz "OSMANLICA ARA" ya da "TÜRKÇE ARA" butonlarına tıklayın.
Türkçe - Osmanlıca Sözlük'te miktar ifadesini içeren 213 kelime bulundu...

aded

  • Sayı. Tane. Rakam. Miktar.

adedi / adedî

  • (Adediye) Adede yani miktar ve rakama, sayıya mensub.

adil

  • Eş, denk, akran, benzeri. Ölçüde, miktarda eşit olan.

alay

  • (Ask.) 3-4 tabur piyade veya5 bölük süvari askerinden mürekkep kuvvet.
  • Debdebe ve gösterişle yapılan tören, geçit resmi.
  • Cemaat, topluluk, güruh, kalabalık, fevç.
  • Fazla miktar, muhtelif ve müteaddit kişiler veya şeyler.

alet-i inkişaf / âlet-i inkişaf

  • Eşyanın derece ve miktarının ortaya çıkmasına yarayan âlet.

anestezi

  • yun.Tıb: Bütün vücutta veya vücudun bir kısmında hislerin az veya çok miktarda kaybı.

aşr

  • Kur'ân-ı Kerimden bir vesileyle okunan on âyet miktarı kısım.
  • Kur'ân-ı Kerim'den on âyet miktarı okunan kısım.

ayn

  • Birşeyin kendisi.
  • Boşlukta yer kaplayan ve ağırlığı olan yâni tartılabilen her şey, madde, cisim.
  • Alış-verişte, belli, meydanda, mevcut ve hâzır olan veya hâzır olmayıp da bulunduğu yeri, cinsi, miktârı belli edilen mal.
  • İnsanın zekât için ayırdığı ve yanında hazır bulunan mal

ba'ziyet

  • Bazılarına âit oluş. Herkese âit olmama. Herkesle alâkalı olmama. Bir şeyin bir kısmı ve bir miktarı.

barem

  • Devlet memurlarının aylıklarını tasnif ve tanzim eden, miktarlarını gösteren sistem veya cetvel. (Fransızca)

baskı

  • t. Basıp sıkacak, tazyik edecek şey. Sıkı tazyik.
  • Basan, ağırlık veren şey.
  • Kalıp, damga.
  • Bir eserin yeni basılışlarının her seferi.
  • Bir basmanın bir def'ada basılan miktarının tamamı. Meselâ: Bu lügatın baskısı 25.000 dir.

bedarf

  • Muayyen bir gayenin gerçekleşmesi için zaruri olan veyâ zaruri görülen muayyen kalitede bir mal veya meta miktarıdır.

bedel-i nakdi / bedel-i nakdî

  • Eskiden fiili askerlik hizmeti yerine belli bir miktarda para verilmesi usülü idi.

behsus

  • Az miktar, az şey.

beleğan ma belağ / beleğan mâ belâğ

  • Çok fazla miktarda, bolca.

beraat satışı / berâât satışı

  • Zekât toplayan âmillerin (memurların), köylüden alacakları zekât ve uşrun cins ve miktârını gösteren ve berâât adı verilen senedlerin satışı.

besa / besâ

  • Pek çok, hayli miktarda, nice nice. (Farsça)

çaşni

  • Çeşni, lezzet, tad. Yemeğin tadına bakmak için ağza alınan miktar, tadımlık.

cazibe kanunu

  • Madde âleminde geçerli olan Cenab-ı Hakk'ın tekvini bir kanunudur. Bu kanuna göre iki madde birbirini aralarındaki mesafe ile ters orantılı; kütle ve miktarlarıyla orantılı olarak çeker.

celse

  • Namazda iki secde arasında hareketsiz bir miktâr oturma.

cers

  • Gizli ses.
  • Arının ağaçtan ve çiçeklerden emmesi.
  • Bir miktar zaman.

cerur

  • Çok miktar yemek.

ceyyid

  • Başka mâdenle karışım hâlinde basılmış altın ve gümüş paralardan, karışımında altın ve gümüş miktârı fazla olanlar.

cürre

  • Cesur, cesaretli, cür'etkâr, cür'et-yâb, yiğit, delikanlı, gözüpek, atılgan.
  • Uçan her çeşit kuşun erkeği.
  • Bir zira' miktarı ağaç. (Ağacın başında bir küfe, ortasında bir ipi olup onunla geyik avlarlar.)

cüz'i

  • Az miktar, bir parça.

da'daa

  • Koyunu ve keçiyi çıkarıp sürmek.
  • Sallamak.
  • Bir kimseye "güzel dur" demek.
  • Miktarı çok olsun diye depretip çevirmek ve doldurmak.

dahis

  • Kokmuş, kemiksiz et.
  • Semiz nesne.
  • Çok adet, fazla miktar.

dahl

  • Az miktar su.

darre

  • Bir miktar süt.

dehm

  • (Çoğulu: Dühum) Ansızdan gelmek.
  • Çok fazla miktarda asker.
  • Çok adet, kesret.

derece / درجه

  • (Çoğulu: Derecât) Yukarıya çıkacak basamak.
  • Dairenin bölündüğü dilim. 360 kısmın beheri ki, açıları ölçmeye yarar.
  • Termometrenin bölündüğü kısımların beheri. Mertebe, paye.
  • Miktar, rütbe.
  • Derece. (Arapça)
  • Aşama. (Arapça)
  • Kat. (Arapça)
  • Miktar. (Arapça)

devkes

  • Arslan.
  • Çok adet, çok miktar.

dı'f

  • (Çoğulu: Ez'âf) Her nesnenin bir misli miktarı.

dime

  • (Çoğulu: Diyem) Gündüz veya gecenin üçte biri miktarı ile tam gün kadar sürebilen, gürleme ve yıldırımı, olmayan yağmur.

diyet-i kamile / diyet-i kâmile

  • Huk: Öldürülen şahsın nefsine bedel olarak, câniden veya ailesinden alınan tam diyet olup, miktarı öldürülen kişiye göre değişir.

doz

  • Kim: Bir maddenin bir karışıma girmesi gereken muayyen miktarı.
  • Tıb: Bir hastaya bir defada veya bir günde verilecek ilâç miktarı.
  • Ölçü, miktar.

dünyayı terketmek / dünyâyı terketmek

  • Bütün haram olan şeyler ile berâber, mübâhları da, yâni günâh olmayan lezzetlerin çoğunu da bırakıp, yaşamak için zarûrî olan miktârını kullanmak.
  • Harâm ve şüpheli şeylerden kaçıp mübâhları kullanmak.

ebhas

  • Gözlerinin üstünde veya altında bir miktar yumruca et parçası olan kişi.

ekall

  • Az bir oran ve miktar.

ekseriyet-i sülüsan

  • Ekseriyet kazanacak tarafın en az mevcudun sülüsânı (üçte ikisi) miktarında olması şartıyla olan ekseriyet.

enfas-ı ma'dude

  • Sayılı nefesler. İnsan hayatı. Miktarı muayyen olan ömür dakikaları.

erdeb

  • Bir ağırlık ölçüsüdür. Arab ülkelerinde kullanılır. Miktarı, İstanbul kilesiyle dokuz kileyi karşıladığı gibi, kullanıldığı mahalle göre de değişir.

eriş

  • Sakatlanan bir uzuv için yaralayandan alınan şer'i diyet.
  • Satıldıktan sonra kusuru ve noksanları belli olan malın, kıymetinden bunun için indirilen miktar.

etiket

  • Bir şeyin cinsini, miktarını veya fiyatını belli etmek için üzerine konan küçük yafta. (Fransızca)
  • Teşrifat, görgü. (Fransızca)

fakir

  • Aslî (temel) ihtiyâçlarından başka nisâb miktârı (dînen zengin sayılacak kadar) malı olmayan.
  • Tasavvufta fakir: Derviş. Her zaman her işte yalnız Allahü teâlâya muhtaç olduğunu bilen, bütün ihtiyaçlarını hep Allahü teâlâya arz eden.

fariza / farîza

  • Namaz, oruç, zekât gibi kesin delil (mânâsı açık olan âyet-i kerîme) ile bildirilen emirler.
  • Miktârı bildirilen vârislerden her birine düşen hisse. Mîrâs payı.

faz'

  • Şiddet.
  • Miktarından tecâvüz etmek, ölçüsünü aşmak. Rezillik etmek.

fıtra

  • Fitre; ihtiyâcı olan eşyâdan ve borçlarından fazla olarak nisab (dinde zenginlik ölçüsü) miktârı malı, parası olan her hür müslümanın Ramazan bayramının birinci günü sabahı fakirlere vermekle yükümlü oldukları belli miktardaki buğday veya arpa yahut hurma veya kuru üzüm veya kıymetleri kadar altın v

galve

  • (Çoğulu: Galevât) Bir okatımı miktarı yer.

garka

  • Bir içim miktarı süt.
  • Suya batmış.

gavl

  • (Çoğulu: Gavâyil) Helâk etmek.
  • Kin tutmak.
  • Çok miktar toprak.
  • Feyizden uzaklık.

gazz

  • (Gadd) Utancından dolayı önüne bakmak.
  • Bir şeyin miktarını eksiltmek.
  • Hurmanın tomurcuğu.
  • Zerafet sâhibi.
  • Yeni buzağı.

gırar

  • Devenin sütünün azalması.
  • Az uyku.
  • Miktar.
  • Cihet, Misâl.
  • Yol.
  • Birbiri ardınca olmak.
  • Her nesnenin kenarı.
  • Büyük kıl çuval.

guvr

  • Bir ölçek. (12 senc miktarıdır: Senc: 24 batmandır.)

guzame

  • Bir miktar süt.

hacm-i istiabi / hacm-i istiabî

  • Bir şeyin içine alabildiği miktar.

had

  • İslâmiyet'te miktârı kesin olarak bildirilen cezâ.

hadd-i şer'i / hadd-i şer'î

  • İşlenen suçlar için İslâmiyette miktarı kesin olarak bildirilen ceza.

hadd-i şürb

  • Fık: Az veya çok miktarda şarap (alkollü içki) içilmesinden dolayı uygulanacak ceza.

hane-i avarız

  • Avarız ve bedel-i nüzul ve buna benzer vergiler ve tekâlifin toplanmasında tutulan ölçü. Buradaki hanenin, lügat mânası olan evle münasebeti yoktur. Kasabalar, köyler nüfuslarına ve emlâk ve arazilerinin miktar ve hâsılatlarına göre hane itibar edilir ve mahallî masraflarla sair vergiler ona göre ta

harac-ı muvazzaf

  • Tar: Arazi üzerine her dönüm başına senevi maktuan muayyen bir miktar meblağ olarak alınacak bir vergidir. Buna "harac-ı vazife" adı da verilir. Bu vergi, zimmete taalluk eder ve araziden yalnız bilfi'l intifa edilmekle değil, intifaa temekkün ile de tahakkuk eder. Binaenaleyh, böyle bir araziyi sah

havzaa

  • Kumluktan alınmış bir miktar kum.

hetul

  • Çok miktar akmak.

hevş

  • Çok miktar.

hıtr

  • Az miktar vermek.
  • (Çoğulu: Ahtâr) Boya otu.
  • Çok miktar deve.
  • Suyu çok olan süt.

hudud / hudûd

  • Miktârı, dinde kesin ve açıkça bildirilmiş cezâlar.

hükumet-i adl / hükûmet-i adl

  • Huk: Miktarı şer'an muayyen olmayıp ehl-i vukufun (bilirkişinin) usulü dairesinde takdir ve tayin edeceği diyettir. Buna hükm-ü adl de denir.

hulvan

  • Bir kimsenin hizmeti karşılığında, ücretinin haricinde verilen şey.
  • Kızın mihrinden, kişinin kendisi için aldığı miktar.
  • Vermek, bahşetmek.
  • Bir belde ismi.

hurz

  • Oranlamak, yâni tahminle bir şeyin miktarını söylemek.

i'tidal

  • Bir şeyde veya halde ifrat veya tefrite düşmemek. Vasat derece olmak.
  • Yumuşaklık. Uygunluk.
  • Gündüz ve gecenin birbirine denk, eşit olması.
  • Miktar ve keyfiyyet hususunda iki hâlet arasında mutavassıt olmak.

iane-i cihadiye

  • Muharebe zamanında harbin icab ettirdiği fazla masrafları karşılamak ve yardım olmak için halktan alınan paralar. Miktarı, her mahallin iktidarı derecesine göre kaza ve liva üzerine merkezden tertib ve "tevzi defterleri"ne maktu' miktar olarak konulurdu. Bu çeşit vergi ve ianeler Tanzimat'tan sonra

ibtar

  • Şaşma, tuhafına gitme, hayrette kalma.
  • Alabileceği miktardan fazla yük yükletme.

ibzal buyurulan

  • Bol miktarda, esirgemeden verilen.

ibzaz

  • Bir şeyi istenilen miktardan veya gerektiğinden az verme.

ihtiyaç eşyası / ihtiyâç eşyâsı

  • Yiyecek, giyecek ve barınmada asgarî lâzım olan miktar.

iklal

  • (Kıllet. den) Azaltma, miktarını indirme.
  • Az bulma, az görme.

iksam

  • Çok miktarda mal alıp biriktirme.
  • Kökünü kırma. Hepsini silip süpürme.

iris

  • yun. Gözümüzün saydam tabakasının arkasında olup, deliği, ışığın az veya çok miktarda olmasına göre genişleyip büzülen tabaka. Kuzahiye.İRKÂ' : Geciktirme.
  • İftira etme.

işba'

  • Doyurmak, açlığı gidermek. Doymak.
  • Fiz: Bir sıvının içinde, belli bir cisimden eriyebilecek en çok miktarın erimiş bulunması.
  • Edb: Arap nazmında, kafiye veya vezin zaruretinden dolayı kelimeye bir harf ilâve etme.

istisar

  • Bir şeyden fazla miktarda alma, çoğaltmağa çalışma.

ıtk ala mal / ıtk alâ mal

  • Bir köle veya cariyenin kitabet suretiyle olmaksızın cins ve miktarı malum bir mal veya muayyen bir hizmet mukabilinde azad edilmesidir. Buna "Itk alâ cu'l" da denir.

kab

  • Çok eski devir silâhlarından olan yayın kabzası (tutacak yeri) ile köşesi arasındaki mesafe, her "yay" da "iki kab" olan miktar.

kadr

  • İtibar. Değer, kıymet. Haysiyet. Derece miktarı. Miktar. Meblağ. Takat. Takdir, rızkı taksim eylemek. Gına.

kalori

  • Lat. Bir kilogram suyu bir derece ısıtmak için lâzım olan ısı miktarı.
  • Gıdaların vücuda yarayışlı olması ve hararet vermesi bakımından değeri.

kavt

  • İhtiyaç miktarı yemek vermek.

kaylule / kaylûle

  • Gün ortasında bir miktâr uyuma. Kaylûle öğleden önce de sonra da yapılabilir.

kays

  • Leylâ ile Mecnun hikâyesinin erkek kahramanı olan Amirinin adı.
  • Süngü miktarı.

kefaf

  • Ancak yaşayabilecek kadar olan rızık.
  • Misil, miktar.
  • Berâberlik.

kemmiyet

  • (Kemiyet) Miktar, sayı, nice oluş. Az veya çok oluş.

kesm

  • (Çoğulu: Ekâsim) Bir şeyi eliyle parmaklamak.
  • Çok miktar atlar.

keysum

  • Çok miktar olan kuru ot.

kıbs

  • Çok adet, çok miktar.

kifaf-kefaf

  • Bir şeyin misli, miktarı.
  • İhtiyaca yetecek kadar rızık, yiyecek.

kınkın

  • Yol gösterici, kılavuz.
  • Bir cins çekirge.
  • Yer altındaki suyun miktarını bilip kazan kimse.

kıraat

  • Okuma. Düzgün ve çabuk okuma.
  • Okuma kitabı.
  • Fık: Namazda Kur'an-ı Kerim'den bir miktar okumak.İnsan bir yazıyı ya kendi kendine yahut başkasına dinletmek üzere okur. Hususi mütâlaa nasıl olsa olur. Fakat dinletmekten maksad, anlatmak olduğu için o yolda okumanın dikkat edilec

kirdide

  • (Çoğulu: Kerâdid) Bir miktar toplanmış hurma.
  • Sepet dibinde geri kalan hurma.

kısım

  • (Kısm) Bir parça, bölük, takım, kesim.
  • Kapalı avucunun alabildiği miktar.

kısmen

  • Bir miktar.

kıst-el yevm

  • Bir aylık maaşın bir güne isâbet eden miktârı.
  • Çalışılmayan günler için kesilen para.

kıt'

  • (Çoğulu: Aktâ-Aktu) Deve palası.
  • Yük üstüne örttükleri palas.
  • Gecenin bir miktarı.
  • Yassı ve büyük olan ok temreni.

kontenjan

  • Alâkalıların her birine düşen miktar veya yer. Pay miktarı. (Fransızca)

kurme

  • İşaret için devenin burnundan bir miktar deri kesip tam ayrılmadan yine burnu üstüne yapıştırmak.

kusasa

  • Tırnak kırpıntısı.
  • Az miktar, az şey.

kuşluk vakti

  • Güneşin doğup bir miktar yükselmesinden başlayıp Günişin gökyüzünün tam ortasına gelmesinden biraz öncesine kadar olan vakit.

küvm

  • Bir yere toplanmış olan bir miktar deve.
  • Yükseklik, yücelik.

laglaga

  • (Çoğulu: Laglag) Ördekten küçük bir güzel kuştur, başında az miktar beyaz tüyü vardır. Türk diyârında yavrusunu çıkarıp kış günlerinde Mısır'a gider.

lebab

  • Sahralarda ve çayırlarda az miktar olan yaş ot.

lüham

  • Her şeyi yutan.
  • Çok miktar asker.

lüm'a

  • (Çoğulu: Limâ') El ayası miktarı.
  • İnsan topluluğu.
  • Kuruması gelmiş olan bir parça ot.

lütin / lütîn

  • Adam boyu miktarı bir ağacın adı. (Bakla yaprağı gibi yaprağı olur, hurnup gibi dalları olur, içinde küçük taneleri olur.)

ma'n

  • Az miktar.
  • Kolay.

maaziyadetin

  • Fazlasıyla, ziyadesiyle, çok miktarda, bol bol.

maiz

  • Keçi.
  • Az miktar keçi. Ufak keçi sürüsü.

masal

  • Az miktar olan şey.

meblağ

  • Para, mevcud para miktarı.
  • Yetişmek.
  • Tutar, miktar.

medfee

  • Deve sürüsü. Çok miktar deve.

mehr-i muaccel

  • Miktarı tesbit edilen (belirlenen) ve nikâh sırasında erkeğin evleneceği kadına peşin olarak ödemesi gereken altın, gümüş, kâğıt para veya herhangi bir mal yâhut bir menfaat.

mehr-i müeccel

  • Miktarı nikah yapılırken tesbit edilip, ödenmesi daha sonraya bırakılan yâni erkeğin evleneceği kadına sonra ödeyeceği altın, gümüş, kâğıt para veya herhangi bir mal yâhut bir menfeat.

mekadir / mekâdir

  • Miktarlar, ölçüler.
  • Miktarlar.

mertebe / مرتبه

  • Derece, basamak.
  • Pâye, rütbe.
  • Miktar.
  • Derece. (Arapça)
  • Miktar. (Arapça)

mikdar / mikdâr / مقدار

  • Miktar, nicelik.
  • Miktar. (Arapça)
  • Değer. (Arapça)
  • Derece. (Arapça)

miktar-ı kafi / miktar-ı kâfi

  • Yeterli miktarda.

miktar-ı manevi / miktar-ı mânevî

  • Mânevi miktar, ölçü.

miktar-ı muayyen

  • Belirlenmiş miktar, ölçü.

miktar-ı muayyene

  • Belirlenmiş miktar.

miktar-ı mukabil

  • Karşılığının bir miktarı, en ufak karşılık.

miktar-ı mukabili

  • Karşılığı olan miktarı.

miktar-ı muntazam

  • Düzenli bir miktar, ölçü.

miktar-ı muntazama

  • Mükemmel ve muntazam ölçü, miktar.

miktar-ı suri / miktar-ı surî

  • Görünürdeki miktar, ölçü.

miktar-ı zaruret

  • Zaruret miktarı.

miktel

  • Onbeş sa' miktarı nesne alır ölçek.

misaha

  • Ölçmek, miktarını bilmek.

misl

  • Benzer.
  • Misilleme.
  • Miktar.
  • Kat.

mücellef

  • Az bâkiyye, az miktar artık.

mukadder

  • Tâyin olunmuş.
  • Kısmet. Kader. Miktarı tâyin ve takdir olunmuş olan.
  • Kazâ.
  • Kıymeti biçilmiş.
  • Beğenilmiş.
  • Yazılmış olan.
  • Edb: Yazılı olmayıp da sözün gelişinden anlaşılan. Lafzan zikredilmeyip, mânen murad edildiği anlaşılan. Meselâ: Kur'an-ı Ker

mukadderat

  • (Tekili: Mukadder) Kader. Ölçü ve miktarı tâyin olunan şeyler. Alın yazısı.

mukaddiru'n-nur

  • Bütün nurların miktarlarını takdir eden Nurların Mukaddiri, Allah.

mukannen

  • (Kanun. dan) Muntazam. Tertibli.
  • Kanun ile vâcib ve mukarrer olan.
  • Zaman ve miktarı hiç şaşmayan. Tertibe dahil olarak kararlaşmış olan.
  • Zaman ve miktarı hiç şaşmayan, düzenli.

mukaraza

  • Kazanca ortak olup zararı sermâyeye ait olmak üzere bir kimseye belirli bir miktar sermaye verme.

mül'aka

  • Bir kaşık dolusu miktar.

murabaha

  • Bir malı kâr ile satmak.
  • Bir miktar ilâve ederek ödünç para alıp vermek.
  • Fâiz ile para alıp vermek.

müşdeb

  • Çok miktar. Ziyade.

müşekkik

  • Bir cins içindeki ferdlerin hepsinde eşit miktârda bulunmayan sıfat, özellik.

müt'a nikahı / müt'a nikâhı

  • Şâhidsiz olarak bir kadına belli miktarda para verip, belli bir zaman için berâber yaşamağı sözleşmek.

mütenakıs

  • Noksanlaşan, azalan, miktarı azalmış olan.

mütevati / mütevâtî

  • Bir cins içinde bulunan ferdlerin hepsinde müsâvî, eşit miktarda bulunan sıfat, husûsiyet, özellik.

müz'a

  • Bir miktar et parçası.
  • Bardağın dibinde kalan su artığı.

müzarea şirketi / müzârea şirketi

  • Zirâat ortaklığı. Harman yapılan ürünleri yetiştirmek için, tarla yâni toprak birinden, çalışma, işçilik diğerinden olmak ve mahsûlü sözleşilen nisbette (miktârda) aralarında paylaşmak üzere, kurulan şirket.

müzerri'

  • Yeri, bir zira' miktarı ıslatıp ekin ekmeye yarayan yağmur.

nahv

  • (Nahiv) Yol, cihet. Etraf, yön.
  • Misâl.
  • Miktar.
  • Kasd ve azmeylemek.
  • Gr: Kelimelerin birbirine rabt, izafet ve amel eylemeleriyle ilgili olan kaideleri içine alan ilim. Nahiv ilmi ile Arapça kelimelerin yeri ve usulü bilinir, yani cümle tahlili yapılır.

naziz

  • (Çoğulu: Nizâz-Nezâyız) Az miktar su.
  • Az yağmur.
  • Az az akmak.

nebz

  • Bırakmak.
  • Az miktar, cüz'i.

nebze

  • Az miktar, cüz'i, bir şeyin artığı.
  • Az miktar.
  • Azıcık miktar.

necaset-i hafife

  • Hanefî mezhebine göre pis olduğuna dair şer'î bir delil mevcud olan şeydir. Diğer bir tabire göre murdar olmadığı rivayet edilen şeydir. (Eti yenen hayvanların bevilleri gibi.) Bedenin veya elbisenin dörtte birinden az miktarı namaza mani olmaz.

necaset-i kalile

  • Katı şeylerden ise miskalden; sıvı ise el ayası sahasından geniş olan necaset, namaza mânidir. Bu miktardan fazlası necaset-i galizadır.

neyt

  • Cenaze.
  • Ölüm.
  • Duâda tazarru etmek.
  • Tıb: Kalbin asılı olduğu damar.
  • Derinliği adam boyu miktarı olan kuyu.

nezr

  • Suâlde ısrar etmek.
  • Az miktar, azlık.

nisab

  • Zekât ölçüsü, ölçü miktarı.
  • Üzerine zekât verilmesi farz olan mal miktarı.
  • Asıl, esas. Sermaye mal. Derece, had.
  • Fık: Altının nisabı: 20 miskal; gümüşünki 200 dirhem (yani 600 gram); koyun ile keçinin 40 adet; sığır, manda 30; ve devenin nisabı da 5'dir.
  • Bir m

nüha

  • Yüksek olmak.
  • Miktar.
  • Bir kimse hakkında olan yasak ve men.

nüşuh

  • Az miktar su.

nüzfe

  • (Çoğulu: Nüzüf) Az miktar, cüz'î.

piş-müzd

  • Pey, pey akçesi. Satılık bir şeye talip olan kimsenin, sonradan caymayacağını temin makamında olmak üzere satıcıya peşin verdiği bir miktar para. (Farsça)

piyango

  • Bir kumar çeşidi. Mülk sâhiblerinin haklarının miktarlarını değiştirmek veya ortaklardan birinin hakkını yok etmek, yâhut hakkı olmayana pay vermek için yapılan kur'a.

reht

  • (Çoğulu: Erhüt-Erhât-Erâhit) Cemaat, kalabalık.
  • Kavim, kabile.
  • Ondan az olan adamlar.
  • Göbekle diz arası miktarı deri. (Hayızlı avretler giyerler)

riba

  • Tartısı ve ölçüsü belli olan bir malı aynı cinsten daha fazla olan bir mal ile, bir karşılığı olmaksızın, peşin olarak veya veresiye değiştirmektir.
  • Faiz.
  • Muamelede meşru miktardan tecavüz.
  • Bir şeyin artması, çoğalması.
  • Verilen borç para veya mal karşılığında

sa' / sâ'

  • Hanefî mezhebinde 3500 gr'lık veya 4.2 litrelik ölçü birimi. Bu miktar diğer mezheblerde farklıdır.

şa'ra

  • (Çoğulu: Şüâr) Çok miktar ağaç.
  • Bir nevi zerdali.
  • Kuyruğunda dikeni olan bir cins sinek.

sabur / sabûr

  • Allahü teâlânın Esmâ-i hüsnâsından (güzel isimlerinden). Her şeyi vakti gelince ve belli miktarı ile yaratan, bu hususta acele etmeyen, kendisine şirk (ortak) koşan ve başka günâhları işleyerek isyân edenleri cezâlandırmaya kâdir (gücü yetici) iken, cezâ vermekte acele etmeyen.

sadaka-i fıtır

  • İhtiyâcı olan eşyâdan ve borçlarından fazla olarak, nisâb yâni dinde zenginlik ölçüsü miktarında malı, parası bulunan her hür müslümanın, Ramazân bayramının birinci günü sabâhı, fakirlere vermekle yükümlü oldukları belli miktarlardaki buğday, arpa, hurma veya kuru üzüm yahut kıymetleri kadar altın v

şebec

  • Ovanın ve sahranın bir miktarı.

seciha

  • Tabiat.
  • Miktar.

selem

  • İleride teslim edilecek bir malın peşin para ile satılması. Yâni belli miktârda peşin para ile belli zaman sonra bilinen yerde bilinen bir malı satın almak için yapılan sözleşme. Peşin parayı verene sâhib-üs-selem veya rabb-üs-selem; veresiye mal ver me borcu altına giren satıcıya müslemün ileyh, bu

semerat-ı cüz'iye / semerât-ı cüz'iye

  • Az miktardaki verim.

şemle

  • (Çoğulu: şümül) Kilim.
  • Az miktar su.

şemme

  • En küçük miktar; bir defacık koklama; Mesnevî-i Nuriye'de yer alan bir bölüm.

şey'

  • Miktar.
  • Uzaklık.
  • Arslan eniği.

şıks

  • (Çoğulu: Aşkâs) Bir parça yer.
  • Her nesnenin bir miktarı.

şirzime

  • Küçük, ehemmiyetsiz cemaat. Bir miktar insan grubu.

ta'dil-i erkan / ta'dîl-i erkân

  • Namazda rükûda, secdelerde, kavmede (rükûdan kalktıktan sonra ayakta durmada) ve celsede (iki secde arasında oturmada) her âzâ hareketsiz olduktan sonra bir miktar durmak.

ta'yin / ta'yîn

  • Bir malın cinsini, miktârını, yerini belli etmek.
  • Me'mur etmek, vazîfelendirmek.

tabldot

  • Lokanta, okul ve otellerde belli bir miktar para karşılığında verilen belirli çeşitlerden ibaret bir öğün yemek. (Fransızca)

taksim-i gurama / taksim-i guramâ

  • Kârı veya zararı ortaklar arasında koydukları sermaye nisbetinde taksim etmek.
  • Fık: Bir borçlunun terekesini alacaklıların borç miktarları nisbetinde aralarında taksim etmek.

tal'

  • Tomurcuk.
  • Miktar. Kadar.
  • Çiçeklerin üremelerine sebep olan sarı tozları.

tanfese

  • (Çoğulu: Tanâfis) Uzun saçaklı halı.
  • Hurma yaprağından yapılan ve eni bir zira' miktarı olan hasır.

tasafün

  • Suyun az olduğu zamanlarda herkese eşit miktar su vermek.

tavır

  • (Tavr) Suret. Hareket, hal, vaziyet.
  • Bir kerre, bir defa.
  • İki şey arasındaki had ve fasıla.
  • Kader.
  • Miktar.

taysel

  • Çok miktar. Fazlaca.

tekessür

  • Çoğalmak. Kesretli olmak. Adet miktarına adet ilâve olmak.

temerrüş

  • Az miktar su.

temkin zamanı / temkîn zamânı

  • Güneşin doğuş, batış vakti ve namaz vakti hesapları yapılırken, vakitlere eklenen veya çıkarılan zaman miktârı. Bu vakitler hesâb edilirken deniz ve ova gibi düz yerlerde güneş merkezinin hakîkî ufkun altına inmesi esas alınır. Hâlbuki o yerin en yük sek tepesinde bulunan bir kimsenin gördüğü ufukta

tenzil

  • Bir şeyin bir miktarını çıkarmak.
  • İndirmek, indirilmek, indirilen. Aşağı indirmek.
  • Kur'an-ı Kerim'in vahiy vasıtası ile Peygamberimize (A.S.M.) indirilmesi. Tedricen indirme. (Birden indirmeye inzal, parça parça indirmeye de tenzil denir.)

terk-i dünya / terk-i dünyâ

  • Dünyâyı terk etmek.
  • Mübah (dinde izin verilen) şeylerin hepsini terk edip, yalnız, yaşamak için ve dînini korumak için zarûrî, lâzım olan mübahları kullanmak, yâni mübahların zarûret miktârından fazlasını terk etmek. Böyle terk-i dünyâ çok kıymetli ve faydalı ise de çok güçtür.
  • Haram

teşehhüd

  • Şehadet getirmek.
  • Namazdaki şehadet miktarı oturmak ve "Et-tahiyyât" okumak.

tezabüh

  • Bir karış miktarı yeri yarmak.
  • Birbirini boğazlamak.

tezriye

  • Savurmak.
  • Koyunun yününü kırkıp arkasında bir miktarını bırakmak.
  • Zelil etmek, kepâze yapmak.

tir'abe

  • Deve hörgücünün bir miktarı.

tumaninet / tumânînet

  • Namaz kılarken rükû' ve secdelerde ve kavmede (rükû'dan kalktıktan sonra ayakta durmakta) ve celsede (iki secde arasında oturmada) bütün âzânın (uzuvların) hareketsiz kalması. Sübhânallah diyecek kadar bir miktar durması ise, ta'dîl-i erkândır.

übülle

  • Basra yakınında bir harap şehir.
  • Bir miktar hurma.

üsal

  • Çok miktar mal.

uşara

  • Uzunluğu on zira' miktarı olan.

vahid-i kıyasi / vâhid-i kıyasî

  • Bir şeyin miktarını ve sair hususiyetlerini ölçmek için kendi cinsinden değişmez olarak tayin edilen parça veya miktar. Meselâ: Uzunluğun "vâhid-i kıyasîsi" metredir. Hava tazyiklerinin ve sıcaklıklarınınki de derecedir.

vakfe

  • Durma; haccın farzlarından olup, Arefe günü Arafat'ta öğle ve ikindi namazından sonra bir miktar durmak.

vakvak

  • Korkak kişi.
  • Hindistan'da Vakvak beldesinde yetişen bir ağaçtır. Yüz zira' miktarı boyu olur, kalkan gibi yassı yaprağı olur.

vasvas

  • (Çoğulu: Vesâvis) Perdede göz ayırımı miktarı olan delik.

vesk

  • Bir deve yükü miktârında bir hacim ölçeği.

veşl

  • Az miktarda olan su.

zekat / zekât

  • Nisab miktarı mala, paraya sahib olan Müslümanın kırkta birini fakirlere sadaka vermesi ve bu verilen sadaka. Ziyadeleşme, artma.
  • Temizlik. Taharet.
  • Belli bir mal varlığına sahip olan Müslümanın, her yıl şeriat tarafından belirlenen miktarını tayin edilen yerlere vermesi.
  • İslâm'ın beş şartından biri. Dînen zengin sayılan müslümanın nisab miktârındaki zekat malının belli zamanda belli miktârını zekat niyeti ile ayırıp emr edilen müslümanlara vermesi.

zengin

  • İhtiyaç eşyâsının ve borçlarının dışında nisâb miktârı malı, parası olan kimse.

zerre miktar

  • Çok az miktar.

zerre miskal

  • Çok az miktarda, zerre ağırlığında.

zevv

  • Irak diyarında bir dağın adı.
  • Kadr, kıymet.
  • Miktar.

zı'f

  • İki kat. Bir şeyin miktarca iki katı.

 

LUGGAT MOBİL UYGULAMA İNDİR
LUGGAT MOBİL UYGULAMA İNDİR
LUGGAT MOBİL UYGULAMA İNDİR

Luggat Yazarları

Luggat.com Yazarlarını Belirliyor

Luggat.com'da "yazar" olarak görev almak ister misiniz?
Hazırlıkları devam eden Luggat Blog'da yazılarınız yayınlanabilir, milyonlara Luggat.com üzerinden sesinizi duyurabilirsiniz.

HEMEN BAŞVUR

Luggat hakkında ne düşünüyorsunuz?

Yorumlarınız Luggat.com Facebook sayfasında otomatik olarak yayınlanır. Facebook sayfamızı takip etmek için tıklayın:

TAKİP ET