Osmanlı Çinileri

LUGGAT
OSMANLICA TÜRKÇE SÖZLÜK

{ lügât . lügat . لغت }

Arapça ve Farsça yazımları, Osmanlıca okunuşları 
ve detaylı açıklamaları ile birlikte.

Arama yapmak istediğiniz kelimeyi girip
karşılığını bulmak istediğiniz "OSMANLICA ARA" ya da "TÜRKÇE ARA" butonlarına tıklayın.
Türkçe - Osmanlıca Sözlük'te Haya ifadesini içeren 904 kelime bulundu...

a'mar

  • (Tekili: Ömr) Ömürler, yaşayışlar.
  • Mes'ut hayat. Hoşa gidecek garib ve tuhaf şeyler.
  • Sinler, yaşlar.

ab-ı hayat / âb-ı hayat / âb-ı hayât

  • Kan. Ebedî hayata sebep olan hayat suyu (diye tâbir edilen) bu kelime, edebiyatta : "çok güzel ifâde, lâtif söz, parlaklık, letâfet" mânalarında geçer.
  • Tas : Aşk-ı hakiki, aşk-ı ilâhi, ilm-i ledün, mârifetullah'tan kinayedir. Âb-ı Hızır, âb-ı hayvan, âb-ı beka gibi isimlerle de söyle
  • Hayat suyu.
  • Hayat suyu, içene ebedî hayat veren efsanevî su.
  • Hayat suyu. Saf ve berrak su. İnce ve derin mânâlı söz. Tasavvufta mürşid-i kâmil denilen evliyâ zâtların, insanların mânen canlı, kalblerinin uyanık olmalarına vesîle olan mübârek sözleri, mânevî nazarları (bakışları) ve kıymetli kalblerinden fışkır an teveccüh. Bir şeyin kıymetini kuvvetli bir şek

ab-ı hayat-ı bakiye / âb-ı hayât-ı bâkiye

  • Sonsuz hayat suyu.

ab-ı kevser

  • Kevser âb-ı hayatı. Kevser letâfeti.

ab-ı kevser-i hayat / âb-ı kevser-i hayat

  • Hayat veren Kevser suyu.

abed

  • Hayâ etmek. Arlanmak.
  • Hışım etmek, kızmak.
  • Uyuz hastalığı.

abesiyyun

  • Kâinatın ve hâdiselerin başı boş, faydasız ve gayesiz, kendi kendine, Haliksız olduğuna inanmak isteyen bâtıl yoldaki felsefeciler. Zamanımızda Ekzistansializm "Varoluşculuk" adı altında yeniden ortaya çıkan bir varlık ve hayat felsefesidir. İki kola ayrılmıştır. Bunlardan uluhiyeti inkâr edenler, h

abıhayat / âbıhayat

  • Hayat suyu.

abülhayat-ı marifet / âbülhayat-ı marifet

  • Hayat suyu gibi, kan gibi insana lâzım olan Allah'ı tanıtıcı bilgi.

adab-ı hayatiye / âdâb-ı hayatiye

  • Hz. Peygamberin (a.s.m) hayatında yaşadığı ahlâk kuralları.

adaptasyon

  • Tatbik etme işi. Bir şeyin bir başkasına göre ayarlanması. Bir canlının, yaşadığı muhite uyması işi. (Fransızca)
  • Yabancı dilde yazılmış bir eseri yerli adlar ile ve yerli hayata uydurarak çevirme. (Fransızca)

aded-i enfas / aded-i enfâs

  • Canlıların hayatları boyunca aldıkları nefeslerin sayısı.

ader

  • Yel inmekle hayası şişen kimse.

ağleb-i ömür

  • Ortalama ömür, hayat süresi.

ahilik

  • Asırlar önce Anadolu'da gelişen bir halk ocağı. Sosyal bir kuruluş olan ahilik iş alanında adam yetiştirmek, çalışma sevgisini aşılamak, istihsali çoğaltmak gibi gayeleri vardı. Günlük hayatta ise teavün, yoksulları koruma gibi insani duyguları; ayrıca müzik, silah kullanma, binicilik kabiliyetlerin

ahir hayat / âhir hayat

  • Hayatın sonu.

ahir vakit / âhir vakit

  • Dünya hayatının kıyamete yakın son devresi.

ahir zaman / âhir zaman

  • Dünya hayatının kıyamete yakın son devresi.

ahir-i hayat / âhir-i hayat

  • Hayatın sonu.

ahir-i ömür / âhir-i ömür

  • Hayatın son dönemi.

ahiret / âhiret

  • Öteki dünya; öldükten sonraki ebedî hayat.
  • İnsanın ölümü ile başlayan ebedî (sonsuz) hayat. Âhirete îmân, inanılması lâzım olan altı esastan beşincisidir.
  • Bu dünyadan sonra gideceğimiz ebedi âlem. Âhiret, kıyamet koptuktan sonra, bütün varlıkların ve insanların devamlı kalacakları yerdir. Orada ölüm yoktur, hayat sonsuzdur; dinin emirlerine bağlı olanlar için cennet; dine bağlı olmıyanlar için de cehennem vardır. Âhirete inanmayan insan müslüman olama

ahiret alemi / âhiret âlemi

  • Öteki dünya, öldükten sonraki hayat.

ahiret ehli / âhiret ehli

  • Âhiret hayatını esas tutan kimseler.

ahirzaman / âhirzaman

  • Dünya hayatının kıyamete yakın son devresi.
  • Dünyanın son zamanı ve son devresi. Dünya hayatının kıyamete yakın son devresi.

ahirzaman peygamberi / âhirzaman peygamberi

  • Dünya hayatının kıyamete yakın son devresinde gönderilen Peygamberimiz Hz. Muhammed (a.s.m.).

ahya / ahyâ

  • Hayatta olanlar, yaşayanlar.

aksa-yı emel / aksâ-yı emel

  • Mefkûre, ideal, gaye-i hayal.

aktivizm

  • Hakikatin, düşüncede kalmasından ziyade, hayat ve fiile intikalini ve bütün ilimlerin, cemiyetin gelişmesine hizmet etmesini isteyen ve böylece iradenin faaliyet ve tesirliliğini açıklayan felsefî bir meslek.

alaka-i hayat

  • Hayata olan ilgi.

alaturka

  • Eski Türk gelenek, görenek, töre ve hayatına uygun, alafranga karşıtı.

alem-i eşbah / âlem-i eşbâh

  • "Şebah"tan:
  • Cisimler âlemi, varlıklar âlemi.
  • Hayaller âlemi."Şibh ve şebih"den: Misaller âlemi.

alem-i gayb / âlem-i gayb

  • Zâhir duygularımızla bilinemeyen ve ervah ve meleklere, cinlere mahsus olan âlem. Mâzi ve müstakbeldeki mahlukatın mânevi hayatlarının âlemi.

alem-i hayal / âlem-i hayal

  • Hayal âlemi, dünyası.

alem-i nasut / âlem-i nâsut

  • İnsanlar âlemi ve dünya hayatı. Mahlukiyet. Âlem-i Lâhut'un zıddı.

amur

  • (Çoğulu: Âmar) Bekâ mânâsına. Ömür. Her kişinin hayât müddeti.

anka / ankâ

  • Hayâlî bir kuş.

antropoloji

  • yun. İnsan dediğimiz varlığı inceleyen ilim. İnsan biyolojik özellikleri açısından incelendiğinde biyolojik antropoloji, cemiyet halinde yaşıyan bir varlık olması açısından incelendiğinde sosyal antropoloji veya kültür antropolojisi, insanın mahiyeti, diğer varlıklardan farkı, hayatının mânası, düny

ar / âr

  • Utanma, mahcubiyet. Utanılacak şey. Ayıp. Şiyb. Şerm. Haya.

ar ü namus / âr ü namus

  • Utanma, haya ve namus.

arş-ı hayat ve ihya

  • Hayatın ve hayat verip diriltmenin tecellî ettiği yer, makam.

arzu-şikesten

  • Arzunun olamaması, yerine gelmemesi. Hayâl kırıklığı, inkisar-ı hayâl. (Farsça)

asar-ı hayat / âsâr-ı hayat

  • Hayat eserleri, belirtileri.

aşere-i mübeşşere

  • Peygamberimizin (a.s.m.) hayatta iken Cennet ile müjdelediği on Sahabi.

ashab-ı hayat

  • Hayat sahipleri.

ashab-ı suffa / ashâb-ı suffa

  • Suffa ehli. Bunlar, Hz. Peygamberin (A.S.M.) mescidine bitişik üstü örtülü, etrafı açık bir yerde otururlardı ve orada yaşarlardı. Bu zatların yaşayışları ve hâlleri din hizmeti, hayatı bakımından büyük değer taşımaktadır. Bütün hayatları Peygamberimiz'in (A.S.M.) yanında bulunarak Kur'ânın en yükse

ataraksiya

  • yun. Tesirlere (etkilere) karşılık göstermeme, durgunluk hâli.
  • (Fels.) Ruhun sükunete ulaşması, arzu ve ihtiraslardan uzak kalma. Eski çağ felsefesi, hayatın gayesi, saadet olarak duygusuzluk halini gösteriyordu. İnsan arzuları sonsuz, düşmanları sonsuzdur, (mikroptan kuyruklu yıldız

avret

  • Eksik. Gedik. Gizlenmesi lâzım gelen şey. Dinen örtülmesi vâcib olan âzâ, ud yeri. Utanılacak ve hayâ edilecek şey. Erkeklerde göbek ile diz kapağı arasındaki kısım.
  • Kadın. Zevce. Nikâhlı.
  • Gece uykuya yatacağı vakit ve seherden evvel uykudan kalkılacak saate de şeriat örfünde

ayıklanma

  • (Biyolojide) Çevre şartlarına en iyi uyabilen canlıların hayatta kalıp çoğaldığı, uyamıyanların öldüğü ve nesillerinin yok olduğu, böylece canlılardan tabii bir tekâmül (evrim) meydana geldiğini savunanların ileri sürdüğü bir tâbirdir. (Türkçe)

ayine-i hayat / âyine-i hayat

  • Hayat aynası.

ayine-i ism-i hayy / âyine-i ism-i hayy

  • Allah'ın, gerçek hayat sahibi olan ve her canlıya hayat veren isminin aynası, yansıdığı yer.

ayn-ı hayat

  • Hayatın kendisi.

ayn-ı ömür

  • Hayatın tâ kendisi.

ayn-ül hayat

  • Hayatın tâ kendisi.

aynelhayat / aynelhayât

  • Hayatın kendisi.

aynü'l-hayat

  • Hayat pınarı, kaynağı.

aynülhayat

  • Hayatın pınarı, kaynağı.

ayş

  • Yaşayış, yaşama. Yiyip içme. Zevk u safâ.
  • Dirilik. Hayat.

ayşe

  • Dirilik, hayat, yaşama.

azade-hayat

  • Hayattan kurtulmuş. Ölmüş. (Farsça)

azerm

  • Şefkat, merhamet. (Farsça)
  • Haşmet, büyüklük, azamet. (Farsça)
  • Haya, utunma. (Farsça)

azerm-cu / azerm-cû

  • Hayâlı, utangaç. Terbiyeli, nâzik. (Farsça)

azrail

  • Ölüm meleği. Dört büyük melekten biridir, ölenlerin ruhlarını almak görevi vardır. Diğer bir ismi de "melek-ül mevt: Ölüm meleği"dir. Yeryüzünde hayatın var olması, insanın yaratılışı tesadüfle açıklanamıyacağı gibi, ölüm de tesadüfle açıklanamaz. Hayatı yaratan ölümü de yaratmıştır. Hayat gibi ölüm

bab

  • Evlat sahibi erkek. Ata, ecdat. (Farsça)
  • Gemi halatlarının bağlandığı yer. (Farsça)
  • İnşaatta ağırlıkların bindirildiği direk. (Farsça)
  • Mânevi rehber, şeyh. (Farsça)
  • Bektaşi şeyhi. (Farsça)
  • Hayırhah ve muhterem. (Farsça)
  • Daha çok zencilerde olan bir hastalık cinsi.Aile reisi babadır. Babanın hayatt (Farsça)

bade / bâde

  • Şarap, içki. Kadeh. (İçkinin her çeşiti haramdır, büyük günahtır. İnsan sağlığına zararları ilmî bir gerçektir. Aile, cemiyet hayatı ve ahlâk için de yıkıcıdır. İçkiden ve içenlerden uzak durmak gerekir.) (Farsça)

bahar-ı hayat

  • Hayatın baharı olan gençlik çağı.

bais-i hayat-ı mücedded / bâis-i hayât-ı mücedded

  • Yeni bir hayat sebebi.

bast

  • Genişlemek, açmak, yaymak.
  • Bir şeye el uzatmak.
  • Sevindirmek.
  • Bir mecliste haya sebebiyle olan sıkılmanın gitmesiyle açılmak.
  • Özür kabul etmek.
  • Kaplamak.
  • Tas: Allahın cemâl tecellisiyle kalbin sükûn ve huzur içinde ferahlaması. (Mukabili: "Kabz"

batın / bâtın

  • Allahü teâlânın Esmâ-i hüsnâsından (güzel isimlerinden). His (duyu) organları ile hissedilemiyen, hayâl gücü ile hayâl edilemiyen, akıl ile anlaşılamayan.
  • Kalb ve rûh, iç âlem, gönül.

bayezid-i bistami / bayezid-i bistamî

  • (Hi: 188-261) Ehl-i Sünnet ve Cemâatın büyük âlimlerinden ve büyük evliyadandır. İran'ın Bistam şehrinde doğmuştur. Künyesi, Ebu Yezid Tayfur bin İsa El-Bistamî'dir. Cafer-i Sâdık Radıyallahü Anhu'dan kırk sene sonra dünyaya gelmiş ve ondan üveysî olarak feyz almıştır. Mücerret bir hayat geçirmiştir

bedavet / bedâvet

  • Bedevilik, göçebelik; şehirlilikten uzak köy ve göçebe hayatı.

bedevi / bedevî

  • Çölde yaşayan. Göçebe. Medeni olmayan ve şehir hayatı yaşamıyan.
  • Seyyid Ahmed-i Bedevî nâmındaki büyük bir zâtın tarikatı ve onun mensubu olan.

bedeviyet

  • (Bedâvet) Göçer hayatı yaşayış. Göçebelik. Bedevilik.

beka alemi / beka âlemi

  • Sonsuzluk âlemi, âhiret hayatı.

bekà-i ahiret / bekà-i âhiret

  • Âhiretin hayatının devamlılığı, kalıcılığı.

beka-i dünyevi / beka-i dünyevî

  • Dünya hayatında devamlılık. Uzun ömür.

bekà-i dünyevi / bekà-i dünyevî

  • Dünya hayatında devamlılık, uzun ömür.

benat-üs sadr / benât-üs sadr

  • Endişe.
  • Hayal.
  • Kederler.

berhayat / berhayât / برحيات

  • Yaşayan. Hayat üzere olan. (Farsça)
  • Hayatta olan, sağ. (Farsça - Arapça)
  • Berhayât bulunmak: Yaşamak, hayatta olmak. (Farsça - Arapça)

beşerin hayat-ı nev'iyesi

  • İnsan türünün hayatı.

besin

  • Zihayat varlıkların yaşama, gelişme ve çalışmaları için gerekli olan çeşitli gıda maddeleri. (Türkçe)

besmele-i hayat

  • Hayatın başlangıcı.

besmele-i hayat-ı dünyeviye

  • Dünyadaki hayatının ilk başladığı zaman dilimi.

beyza

  • Yumurta.
  • Demir başlık.
  • İnsanın hayası. Husye.

beza

  • Konuşmada açık saçıklık.
  • Hayasızlık, utanmazlık.

beziyy

  • Hayâsız, utanmaz kimse.

bi-ab / bî-ab

  • Susuz, kuru. (Farsça)
  • Donuk. (Farsça)
  • Rezil, utanmaz, hayasız. (Farsça)

bi-ar / bî-ar

  • Arsız, hayasız, utanmaz.

bi-ruyi / bî-ruyî

  • Yüzsüzlük, edebsizlik, hayâsızlık. (Farsça)

bid'at

  • (Bid'a) Sonradan çıkarılan âdetler.
  • Fık: Dinin aslında olmadığı hâlde, din namına sonradan çıkmış olan adetler. Meselâ: Giyim ve kıyafetlerde, cemiyet (toplum) hayatındaki ilişkilerde, terbiye ve ahlâk kurallarında, ibadet hayatında yani dinin hükmettiği her sahada, dine uygun olmaya

bidayet-i hayat / bidâyet-i hayat

  • Hayatının başlangıcı.

bihaya / bîhayâ / بى حيا

  • Utanmaz, hayasız. (Farsça - Arapça)

bilhayal

  • Hayal ederek.

bistah

  • Küstah, hayâsız, edepsiz, arsız, utanmaz adam. (Farsça)

biyocoğrafya

  • yun. Nebat ve hayvanların yer yüzünde dağılışını ve sebebelerini tetkik eden ilim kolu. Hayatî Coğrafya. Biyojeografi.

biyografi

  • Bir kimsenin hayatını anlatan eser.

biyoğrafi

  • Şahısların hayatlarını mevzu edinen yazı çeşitlerine verilen isim.

burc

  • Güneşle dünya arasındaki hayâlî dilimlerin her biri.

bürhan-ı enfüsi / bürhan-ı enfüsî

  • İnsanın içinde ve hayatında görünen bürhan. Nefse ve şahsa ve içe ait bürhan.

burjuva

  • Hayatını emek vererek kazanmayan zengin kimse.
  • Orta halli olup, ne çok zengin ve ne de çok fakir olan halk. Eskiden Avrupa'da köylü ve asilzade olmayıp şehirde yaşayan halka denirdi. Kendi başına işi ve malı olan, ücretle çalışmayan, ferde bağlı iş hayatını güden sınıftan olan. (Fransızca)

cali'

  • Açık-saçık kadın. Hayasız kadın.
  • Utanmaz, utanması kıt olan adam.

came-i hayat

  • Hayat elbisesi, ömür.

can / cân

  • Yaşayış. Diride olan kudret, kuvvet. Hayat cevheri. Madde ilimleri, maddenin; hayat ilimleri (biyolojik ilimler) hayatın ne olduğunu açıklıyamamışlardır. Aslında bunların konusu da madde, hayat ve ruhun kendisi değil, bunların tezahürleri yani olay haline gelen tesirleridir. Deney ilimlerini (Farsça)
  • Hayat, ruh, gönül.

can-aver

  • Zihayat, canlı, yaşayan. Hayatdar.
  • Domuz, canavar, hınzır.
  • Zararlı hayvan.

can-bahş

  • Hayat bağışlayan, can veren. Sevgili. Cenâb-ı Hak. Allah. (Farsça)

canbahş

  • Can veren, hayat bağışlayan.

candar

  • Diri, canlı, zihayat, ziruh. (Farsça)
  • Silâhlı kimse. (Farsça)
  • Muhafız, koruyucu, emniyet memuru. (Farsça)
  • Yol yiyeceği, azık. (Farsça)

cani

  • Cinayet işlemiş olan. Birisini öldürmüş veya yaralamış bulunan. Caniler nasıl haksız yere insanı öldürüyorlar ve onların hayatlarına son veriyorlarsa; kâfirler, inkârcılar, dinsizler de birer cani sayılırlar. Çünkü Allah'ın eserleri olan canlı ve cansız varlıklar onun sonsuz kudretini, ilmini, irade

cebb

  • Bir kimsenin zekerini ve hayasını kesip hadım etmek.
  • Devenin hörgücünü kesmek.
  • Kökünden kesmek.

cefcaf

  • Hayâsız, ahlâksız kadın. (Farsça)

cemiyet-i hayatiye

  • Hayatın kapsamlılığı; insanın hayatının herşeyle alâkalı ve irtibatlı oluşu.

cemiyet-i mütehayyile

  • Hayalî cemiyet.

cenab-ı hayy-i layemut / cenâb-ı hayy-i lâyemût

  • Gerçek hayat sahibi olan, her canlıya hayat veren ve zâtına ölüm arız olmayan Allah.

cennet-i bakiye / cennet-i bâkiye

  • Devamlı ve kalıcı olan Cennet hayatı.

cennet-i ebediye

  • Sonsuz Cennet hayatı.

cevher-i hayat

  • Hayat cevheri; hayatın özü.

cilve-i hayat

  • Hayat görüntüsü, yansıması.

cilve-i hayat-ı sermedi / cilve-i hayat-ı sermedî

  • Sürekli ve sonsuz olan bir hayatın görüntüsü, aksi.

çirkab-ı hayat-ı maddiye / çirkâb-ı hayat-ı maddiye

  • Maddî hayattaki çirkef, bataklık.

cism-i zihayat / cism-i zîhayât / جِسْمِ ذِي حَيَاتْ

  • Hayat sahibi cisim.

dağdağa-i hayat

  • Hayatın sıkıntıları.

dağdağa-i hayat-ı cismaniye

  • Maddî hayatın sıkıntıları.

daire-i hayat

  • Hayat alanı.

damar-ı hayat

  • Hayat damarı.

delalet-i selase / delalet-i selâse

  • Üç çeşit delâlet. Bunlar da: Delâlet-i mutabıkıye, delâlet-i tazammuniye, delâlet-i iltizamiyedir.1- Delalet-i mutabıkıye: Bir kelâmın vaz'olunduğu, yani kasdedilen mânanın tamanına delâletidir. Meselâ: İnsan lâfzı, insanın tam mahiyeti olan, hayvan-ı natık, (yani, konuşan hayat sahibi varlık) mânas

dercan etmek

  • Can içine almak, hayatını ona vermek.
  • Hayatını ona vermek, gönlüne sindirmek.

derece-i hayat

  • Hayat derecesi.

ders-i içtimai ve islami / ders-i içtimaî ve islâmî

  • Sosyal hayat ve İslâm dini hakkında verilen ders.

deşt-i hayat

  • Hayat çölü.

devam-ı hayat

  • Hayatın devamı.

devam-ı hayat-ı insaniye

  • İnsan hayatının devam etmesi.

din

  • Ceza, ivaz.
  • İman ve amel mevzuu olarak insanlara Cenab-ı Hak tarafından teklif olunan Hak ve hakikat kanunlarının hey'et-i mecmuasıdır. Din, kâinatın, dünyanın hayatın ve insanın yaratılış gayeleri ve var oluş şekillerini açıklıyarak, onları mânasızlıktan ve abesiyetten kurtarır. İns

dünya hayatı / dünyâ hayâtı

  • Âhiretten önceki hayat.

dünyadar / dünyadâr

  • Dünya işleriyle uğraşan, mal ve mülk sahibi olan. Dünya hayatına fazla meyilli olan. (Farsça)

dünyalık / dünyâlık

  • İnsanın hayatta muhtâc olduğu şeyler, para, mal v.s.

düstur-u hayat

  • Hayat prensibi.

düstur-u hayat-ı içtimai / düstur-u hayat-ı içtimaî

  • Sosyal hayatın prensibi.

düstur-u hayatiye

  • Hayat prensibi.

ebed-ül-abad / ebed-ül-âbâd

  • Tükenmez, ebedî hayat. Sonsuzluk.
  • Cennet.

ebedperest

  • Sonsuz hayata arzulu.

ebedül'abad memleketi / ebedül'âbad memleketi

  • Sonsuzluklar ülkesi; sonsuz hayat, Cennet.

ebu-l iber

  • Utanmaz, edepsiz, hayasız adam.

ecel / اجل

  • Belli vakit. Hayâtın sonu. Hayat sâhibinin, canlının ölümü için Allahü teâlânın takdir ve tâyin ettiği vakit.
  • Hayatın sonu. (Arapça)

ecel-i müsemma / ecel-i müsemmâ

  • Belli vakit, bilinen ecel, Allahü teâlânın bir kimse için ezelde takdir ve tâyin buyurduğu (belirlediği) hiç bir şekilde değişmeyen ecel, hayâtın sonu.

eclef

  • (Cilf. den) Çok edepsiz, pek hayasız.

edeb

  • Terbiye. Kavlen, fiilen insanlara lütuf ile muamele etmek. Güzel ahlâk. Usluluk. Hayâ.
  • Ist: Sünnet-i Resul'e (A.S.M.) uygun hareket etmek.
  • Utanılacak şeylerden insanı koruyan meleke; kuvve-i râsiha-i nefsiye.
  • Edebiyat ve ondan bahseden ilim. (Kur'anın edebi ise: Öyle
  • Terbiye, güzel ahlak, haya.

efza

  • (Bak: HAYAT-FEZA)

ehl-i ahiret / ehl-i âhiret

  • Âhiret ehli, âhiret hayatını esas tutan kimseler.

ehl-i dünya ve siyaset

  • Dünya ve siyasi hayata dalıp, âhireti düşünmeyenler.

ehl-i hayal

  • Hayalciler, hayalperestler.

ehl-i hayat

  • Hayat sahipleri.

ehl-i meder ve medeniyet

  • Yerleşik hayat tarzı ile yaşayan şehirliler.

ekran

  • Üzerine bir cismin hayalinin aksettirildiği saydam olmayan düz satıh.

ekvator

  • Dünyayı ikiye ayıran hayâlî çizgi.

el-hayy

  • Diri ve devamlı hayat sâhibi. Zâtî hayat ile münferid, her şeyi bilen ve her şeye gücü yeten Allah (C.C.)

emr-i maaş

  • Geçinme işi ve hususu. Hayat ihtiyaçları.

enes ibn-i malik

  • Ensardan ve Ashâb-ı Kiram'ın fakihlerindendir. Hicretin ibtidasından itibaren on sene Resul-i Ekrem Efendimizin (A.S.M.) hizmetinde bulunmakla şeref kazanmıştır.Resul-i Ekrem'den (A.S.M.) 2630 Hadis-i Şerif rivâyet etmiştir. 100 yaşına kadar yaşamış, hicri 92 veya 94 senelerinde Basra'da ebedî hayat

enfas-ı ma'dude

  • Sayılı nefesler. İnsan hayatı. Miktarı muayyen olan ömür dakikaları.

enfas-ı ma'dude-i hayat / enfâs-ı ma'dude-i hayat

  • Hayatın sayılı nefesleri.

enfüsi / enfüsî

  • Bir kimseye mahsus görüş ve düşünüş. Nefse, kendi hayatına aid, dâhile aid. (Subjektif) (Objektifin zıddı)

enva-ı hayat / envâ-ı hayat

  • Hayat çeşitleri, türleri.

enva-ı zevi'l-hayat / envâ-ı zevi'l-hayat

  • Hayat sahibi olan canlıların türleri.

erbab-ı siyer

  • Peygamberimizin (a.s.m.) hayatı, ahlâkı, sözleri ve yaşayışı hakkında kitap yazanlar, İslâm tarihçileri.
  • Tarihçiler. Peygamberimiz Resul-i Ekrem'in (A.S.M.) hayatını bilenler.

esaret-i hayvani / esaret-i hayvanî

  • Hayvanlara yakışır bir esirlik. Zulüm, işkence ve haksızlık içinde hayat geçirmek.

eşbah

  • (Tekili: Şebâh) Şahıslar, cisimler, vücudlar.
  • Büyük kapılar.
  • Uzaktan görünen karaltılar, hayâller.
  • Renk, levn.

eser-i hayat

  • Hayat alâmeti, hayat eseri, hayat belirtisi.

eşkal-i hayat / eşkâl-i hayat

  • Hayatın şekilleri.

et-tahiyyatü

  • Bütün mahlukatın hayatları, kal ve hâl dilleri ile Hâlıkları olan Allah'a (C.C.) karşı yaptıkları hamdler, şükürler, mânevi hayat hediyeleri.

etnoloji

  • yun. Kavimleri, ayrı dil ve ırktan toplumların hayat ve özelliklerini inceleyen ilim. Önce hristiyan misyonerleri dinlerini yaymak için kavimlerin özelliklerini öğrenme ihtiyacını duymuşlar ve onların zayıf damarlarından faydalanmayı düşünmüşlerdir. 19.yy.dan itibaren ilmî gaye ile araştırmalar yapı

etvar-ı hayat / etvâr-ı hayat

  • Hayatın durumları, tavırları.

evham / evhâm

  • Vehimler ve hayaller. Kuruntular ve gerçek dışı şeyler.

evsam

  • (Tekili: Vasm) Arlar, hayâlar, utanmalar.

ezuc / ezûc

  • Hayâsız ve edebsiz adam.
  • Sert başlı at.

ezvak-ı hayat / ezvâk-ı hayat

  • Hayatın lezzetleri, zevkleri.

facire

  • Kötü hayata alışmış, ahlâksız kadın. Günahkâr.

fahişe

  • Ahlâksız ve hayâsız kadın. Namusunu korumayan kadın.
  • Allah'ın menettiği şey.
  • Zâniye. Kahbe.

fahişeler güruhu / fâhişeler gürûhu

  • Namusunu koruyamayan iffetsiz, hayasız kadınlar topluluğu.

faiz

  • Ödünç verilen para için alınan ve şer'an haram olan kâr. Faizin iş hayatındaki mânası, "sen çalış, ben yiyeyim"dir. Küçük tasarruf sahiplerinin paraları bankalarda toplanıp, büyük yekûnlere ulaşır. Banka bu parayı aldığından daha büyük faizle iş sahiplerine kredi olarak verir. İstihsâl edile

fantezi

  • Hayâl ürünü, aşırı süs.
  • yun. Çeşitli ve süslü. Müsrifane süs isteğinden doğan hayal hareketi ile yapılmış süslü eşya veya süslenmek. Ağırbaşlı olmayan.

farazi / farazî

  • Hayalî, varsayılan.

fatiha-i hayat-ı ilmiye / fâtiha-i hayat-ı ilmiye

  • İlmî hayatın başlangıcı.

fazahat

  • (Çoğulu: Fazâyih) Alçaklık, edepsizlik, hayâsızlık.

felsefe

  • Madde, hayat, yaratılış, kâinât, ruh, ölüm, ölüm sonrası gibi konularda insan gücünün akla dayanarak ortaya koyduğu düşünce ve görüşlerin tamâmı. Beğendiği düşüncelerini hakîkat olarak anlatmak, yaldızlı, heyecan verici laflarla inandırmaya çalışmak. Tecrübeye, hesâba dayanmayan şahsî düşünceler.
  • Yunanca (Philosophos)dan Arapçalaşmış. Feylesofların mesleği.
  • İlm-i hikmet.
  • Maddeyi, hayatı ve bunların çeşitli tezâhürlerini, sebeblerini, ilk unsurları ve gaye cihetinden inceleyen fikri çalışma ve bu çalışmaların neticelerini toplayan ilim.
  • Herkesin hususi fikri. M

fena hayal

  • Kötü hayal.

fezai / fezaî

  • Gökle alâkalı. Göğe âit. Geniş sahaya âit. Fezaya âit ve müteallik.

fikr-i ahiret / fikr-i âhiret

  • Öldükten sonraki hayat düşüncesi.

fıtrat-ı hayat-ı hakiki

  • Hakiki hayatın mahiyeti.

fıtri / fıtrî

  • Doğuştan, yaradılıştan, fıtrata âit ve müteallik. Hayat kanunlarına uygun.

fuhuş

  • Çok çirkin ve ahlâksız işler, hayasızlık.

fünun-u kevniye

  • Kevne (kâinattaki fizikî, kimyevî ve hayatî hâdiselere) dair fenler.

gaye-i hayal

  • Hayalin amacı, hedefi.
  • Hayalde tasavvur edilen ve ona varılması istenen gaye ve maksat. İdeal.

gaye-i hayat

  • Hayatın gayesi.

gul

  • İnsanın gördüğünü sandığı korkunç hayâlet.

gulyabani / gulyabânî / gûlyabânî

  • İnsanın gördüğünü sandığı korkunç hayalet, hayâlî varlık.
  • Masallarda sözü edilen hayâlî varlık, umacı, dev.

guşenişin / gûşenişîn / گوشه نشين

  • Köşesine çekilen, inziva hayatı süren. (Farsça)

güzeran-ı hayat / güzerân-ı hayat

  • Hayatın geçmesi; hayatın geçmiş seyri.

hab-ı hayal / hâb-ı hayâl

  • Hayal uykusu; hayal hâlindeyken görülen rüya.

hacat-ı hayatiye / hâcât-ı hayatiye

  • Hayatın ihtiyaçları, hayat için gerek duyulan ihtiyaçlar.

hacel

  • (Hacl) Utanma, sıkılma, hayâlılık.

hadisat-ı hayatiye

  • Hayata ait olaylar.

hadise-i ahirzaman / hâdise-i âhirzaman

  • Âhirzaman hâdisesi, dünya hayatının kıyamete yakın son devresindeki meydana gelen olay.

hakaik-i hayat

  • Hayatın içindeki gizli hakikatler, gerçekler.

hakikat-ı hariciye / hakikat-ı hâriciye

  • Hayat gibi âlem-i şehadete gelmiş varlık.

hakikat-i hayat

  • Hayatın hakikati, gerçeği.

hakikat-i hayatiye

  • Hayatın içinde gizli olan gerçek.

hakikat-i içtimaiye

  • Sosyal hayatla ilgili gerçek.

hakiki rızık / hakikî rızık

  • Hayatın devamı için sahip olmamız gereken nimetler.

hal-i hayat

  • Hayat hali, yaşarken.

halaat / halâat

  • Yüzsüzlük, utanmazlık, hayâsızlık.
  • Kötülüğünden dolayı ailesi ve cemaatı kendisinden ayrılan kimse.

halet-i hayaliye / hâlet-i hayaliye

  • Hayalî hâl.

hali'

  • Boşanmış erkek, zevcesini şer'an terketmiş adam. (Müennesi: Hâlia'dır.)
  • İtaatsız, isyan eden, utanmaz, kayıtsız, hayasız.
  • Kovulmuş.
  • Soyulmuş.

halife / halîfe

  • Birinin yerine geçen.
  • Resûlullah efendimizin (sallallahü aleyhi ve sellem) vekîlî ve yeryüzündeki bütün müslümanların reîsi (başı).
  • Bir tasavvuf büyüğünün yetiştirip, hayâtında veya vefâtından sonra insanları terbiye etmek ve talebe yetiştirmekle vazîfelendirdiği talebesi.

halık-ı hayat / hâlık-ı hayat

  • Hayatı yoktan yaratan Allah.

halık-ı mevt ve hayat / hâlık-ı mevt ve hayat

  • Hayatı ve ölümü yaratan Allah.

halüsinasyon

  • Gerçekte olmayan bir şeyi varmış gibi görme, olmayan bir şeyi varmış zannetme ve işitme, hayal etme.

halvet

  • Yalnız kalma, tenhaya çekilme.
  • Tenha yer, ibadet için tenha hücre.
  • Yalnızlık. Tek başına kalmak. Tenhaya çekilme.
  • Gizlilik.

hane-i hayat

  • Hayat evi.

hasiyy

  • Hayası çıkarılmış, hadım edilmiş, burulmuş (insan veya hayvan).

hasr-ı hayat

  • Hayatını sadece bir şeye vermek, bütün çalışmalarını yalnız bir şeye yöneltmek.

hasse-i hayal

  • Hayal duygusu.

hatıra-i hayat-ı medresiyye

  • Medresede hayatının hatırası, anısı.

hatt-ı mevhum

  • Hayalî çizgi.

havass-ı (hamse-i) batına / havass-ı (hamse-i) bâtına

  • Kalbe bağlı beş duyğu: Hiss-i müşterek (hayâl kuvveti), müdrike (akıl), vehim (vâhime), hâfıza, mutasarrıfa (meydana getirici hayal kuvveti).

havass-ı aşere

  • On hasse, on duyu; görme, işitme, dokunma, koklama, tatma, hayal, akıl, vehim, hafıza ve tasarruf etme duyuları.

havass-ı hamse-i batına / havass-ı hamse-i bâtına

  • Kalbe bağlı beş duygu; hayal, akıl, vehim, hafıza, mutasarrıfa.

havz-ı ab-ı hayat / havz-ı âb-ı hayat

  • Hayat suyunun havuzu.

havz-ı hayal

  • Hayal havuzu.

haya / hayâ / حيا

  • Utanma, haya, ar. (Arapça)

hayal / hayâl / خيال

  • (Çoğulu: Hayâlât) Zihnen tasarlanan şey. Hakikatı bilinmeyip akılla tasarlanan veya gölgeli görünen şey.
  • Asıl olmayan ve akıldan geçen fikir.
  • Hayal, düş. (Arapça)

hayal-alud / hayal-âlud / hayal-âlûd

  • Hayalle karışık.
  • Hayalle karışmış.

hayal-i beşer

  • İnsan hayali.

hayal-i hail / hayal-i hâil

  • Korku ve dehşet veren hayal.

hayal-i muhal

  • İmkânsız hayal.

hayal-i şan

  • Hayalî olarak büyütülen şan ve şöhret.

hayal-i sefid

  • Beyaz hayal. (Farsça)

hayal-perest

  • Hayalî şeylerle çok uğraşan. Çok hayal kuran. Dalgın. Olmayacak şeylerle avunan. (Farsça)

hayal-perestlik

  • Kelâmda hakikatı rencide edecek şekilde lüzumsuz hayallere yer vermek.
  • Sözde, hakikati rencide edecek şekilde lüzumsuz hayallere yer vermek.

hayal-perver

  • Hayale düşkün. (Farsça)

hayalalud / hayâlâlûd

  • Hayâlle karışık.

hayalat / hayalât / hayâlât / خيالات / خَيَالَاتْ

  • (Tekili: Hayal) Hayaller, hülyalar.
  • Hayaller.
  • Hayâller.
  • Hayaller, düşler. (Arapça)
  • Hayâller.

hayalat-ı aliyye / hayalât-ı âliyye

  • Yüksek ve âli hayaller.

hayalat-ı muhitiye / hayalât-ı muhîtiye

  • İçinde yaşanılan zaman, mekân ve çevreye ait hayaller.

hayalat-ı rakika / hayâlât-ı rakika

  • İnce, derin hayâller.

hayalen / hayâlen / خيالا

  • Hayal aracılığıyla.
  • Hayal olarak. Zihinde tasarlayıp canlandırarak.
  • Hayâl olarak.
  • Hayali olarak. (Arapça)

hayalet / hayâlet / خيالت

  • Göze görünen hayal, karaltı.
  • Hayalet. (Arapça)

hayali / hayalî / hayâlî / خيالى

  • Hayale âit. Hayale mensub ve müteallik.
  • Hayal, yahut halk dili ile "Karagöz" oynatanlar.
  • Hayale dayalı.
  • Hayâl ürünü olan.
  • Hayalî, hayal ürünü. (Arapça)
  • Karagöz oynatan. (Arapça)

hayaliyyun / hayâliyyûn

  • (Tekili: Hayalî) Romantik şâirler, hayalî yazarlar.
  • Hayâl edilen şeyleri gerçek kabul edenler.

hayaliyyun mezhebi / hayâliyyun mezhebi

  • Aslı olmayan ve hayalde tasavvur edilen şeyleri, gerçek olduğunu vehm edenlerin mesleği.
  • Hayalcilerin mezhebi; romantizim.

hayalperest / hayâlperest / خيال پرست

  • Hayalci olan; gerçekçi olmayan.
  • Hayâl peşinde koşan.
  • Hayalci. (Arapça - Farsça)

hayalşiken

  • Hayali dağıtan, bozan.

hayat / hayât

  • Dirilik. Canlılık. Yaşama. Sağlık.
  • Fık: Allah (C.C.) kendi Zât-ı Ehadiyyetine mahsus bir hayat sıfatı ile muttasıftır. Bu, Hak Teâlâ'nın ilmi ile, irade ve kudret ile ittisafına hâs bir sıfattır.
  • Diri olmak, dirilik.
  • Allahü teâlâ hakkında bilmemiz vâcib olan sıfât-ı subûtiyye'den biri. Allahü teâlânın diri olması.
  • Bir insanın doğumundan ölümüne kadar geçen zaman.
  • Bir insanın ölümünden sonra başlayan ebedî (sonsuz) hayat.

hayat-alud / hayat-âlûd

  • Hayattar, hayat dolu.

hayat-bahş

  • Hayat bağışlayan, hayat veren, zindelik veren. (Farsça)

hayat-feza

  • Hayat artırıcı, hayat bahşedici. (Farsça)

hayat-ı ahiret / hayat-ı âhiret

  • Âhiret hayatı, öldükten sonraki hayat.

hayat-ı akdes

  • Cenâb-ı Hakkın Zâtına mahsus, her türlü noksanlıktan mukaddes hayatı.

hayat-ı alem / hayat-ı âlem

  • Kâinatın hayatı.

hayat-ı alil

  • Hasta ömür, hastalıklı hayat.

hayat-ı amme / hayat-ı âmme

  • Genel hayat, hayatın genel mânâsı.

hayat-ı askeriye

  • Askerlik hayatı.

hayat-ı askeriyye

  • Askerlik hayatı.

hayat-ı baki / hayat-ı bâki

  • Devamlı ve kalıcı âhiret hayatı.

hayat-ı bakıye / hayat-ı bâkıye

  • Devamlı ve kalıcı âhiret hayatı.

hayat-ı bakiye / hayat-ı bâkiye / حَيَاتِ بَاقِيَه

  • Devamlı ve kalıcı olan âhiret hayatı.
  • Ölümsüz hayat.
  • Sonu olmayan hayat, âhiret.

hayat-ı bakiye ve ebediye / hayat-ı bâkiye ve ebediye

  • Kalıcı ve sonsuz olan âhiret hayatı.

hayat-ı berzahiye

  • Öldükten sonra kıyamete kadar yaşanan kabir hayatı.

hayat-ı beşer

  • İnsanlık hayatı.
  • İnsan hayatı.

hayat-ı beşeriye

  • İnsan hayatı.

hayat-ı beşeriye-i sefihane / hayat-ı beşeriye-i sefihâne

  • İnsanların haram ve yasak eğlence hayatı.

hayat-ı camia / hayat-ı câmia

  • Çok kapsamlı olan hayat.

hayat-ı cavidan / hayat-ı câvidân

  • Ebedî, sonsuz hayat.

hayat-ı cinsiye

  • Aynı alt türdeki varlıkların hayatı.

hayat-ı cismaniye / hayat-ı cismâniye

  • Maddî, bedene ait hayat.

hayat-ı daime

  • Sürekli hayat.

hayat-ı diniye / hayat-ı dîniye

  • Dinî hayat.

hayat-ı diniye ve ebediye ve uhreviye

  • Ebedî hayat , dinî hayat ve âhiret hayatı.

hayat-ı dünya

  • Dünya hayatı.

hayat-ı dünyevi / hayat-ı dünyevî

  • Dünya hayatı.

hayat-ı dünyeviye / hayat-ı dünyevîye

  • Dünya hayatı.

hayat-ı dünyeviye ve uhreviye

  • Dünya ve ahiret hayatı.

hayat-ı ebedi / hayat-ı ebedî

  • Sonsuz hayat.

hayat-ı ebediye

  • Sonsuz hayat.

hayat-ı ezeliye

  • Başlangıcı olmayan devamlı hayat.

hayat-ı fani / hayât-ı fâni

  • Geçici, ölümlü hayat.

hayat-ı faniye / hayat-ı fâniye

  • Geçici ve ölümlü dünya hayatı.
  • Geçici hayat.

hayat-ı faniye-i dünyeviye / hayat-ı fâniye-i dünyeviye

  • Geçici olan, gelip geçici dünya hayatı.

hayat-ı faniye-i maddiye / hayat-ı fâniye-i maddiye

  • Maddî olan geçici hayat, dünya hayatı.

hayat-ı hakikiye ve sermediye

  • Gerçek ve kesintisiz hayat.

hayat-ı hayvani / hayat-ı hayvanî

  • Hayvanî hayat.

hayat-ı hayvaniye

  • Hayvanî hayat.

hayat-ı hayvaniye-i maddiye-i dünyeviye

  • Maddî dünyadaki canlı hayat.

hayat-ı hızıriye / hayat-ı hızırîye

  • Hz. Hızır'ın (a.s.) hayatı.

hayat-ı hürriyet

  • Hür hayat, özgür yaşam.

hayat-ı hususiyye

  • Hususi hayat, özel hayat. Şahsa ait hayat.

hayat-ı içtimai / hayat-ı içtimaî

  • Sosyal hayat.

hayat-ı içtimaiye / hayat-ı içtimâiye

  • Toplum hayatı.

hayat-ı içtimaiye medresesi

  • Toplumsal hayat medresesi, hayat okulu.

hayat-ı içtimaiye ve dünyeviye

  • Toplumsal ve dünyaya ait hayat.

hayat-ı içtimaiye ve şahsiye

  • Sosyal ve kişisel hayat.

hayat-ı içtimaiye ve siyasiye

  • Sosyal ve siyasi hayat.

hayat-ı içtimaiye ve ticariye

  • Toplumsal hayat ve ticaret hayatı.

hayat-ı içtimaiye-i beşeriye

  • İnsanların sosyal hayatı.

hayat-ı içtimaiye-i ehl-i iman / hayat-ı içtimâiye-i ehl-i iman

  • Mü'minlerin toplumsal hayatı.

hayat-ı içtimaiye-i insan

  • İnsanların sosyal hayatı.

hayat-ı içtimaiye-i insaniye

  • İnsanlığın toplum hayatı.

hayat-ı içtimaiye-i islamiye / hayat-ı içtimaiye-i islâmiye

  • İslâmiyetin sosyal hayatı.

hayat-ı içtimaiye-i siyasiye / hayat-ı içtimâiye-i siyâsiye

  • Toplumun siyasal hayatı.

hayat-ı içtimaiye-i siyasiye-i beşeriye

  • İnsanlığın sosyal ve siyasî hayatı.

hayat-ı içtimaiye-i ümmet

  • Ümmetin (Müslümanların) sosyal hayatı.

hayat-ı içtimaye

  • Sosyal hayat.

hayat-ı ihtilal / hayat-ı ihtilâl

  • Karışıklığın, ayaklanmanın hayatı ve sebebi.

hayat-ı imaniye

  • İman hayatı.

hayat-ı insan

  • İnsan hayatı.

hayat-ı insani / hayat-ı insanî

  • İnsana ait hayat.

hayat-ı insaniye

  • İnsanlık hayatı.

hayat-ı islamiye / hayat-ı islâmiye

  • İslâmî hayat.

hayat-ı istidad

  • Yeteneklerin hayatı.

hayat-ı kainat / hayat-ı kâinat

  • Evrenin hayatı.

hayat-ı kalbiye

  • Kalbe ait hayat.

hayat-ı kudsiye-i islamiye / hayat-ı kudsiye-i islâmiye

  • İslâmiyetin tesis ettiği kutsal hayat.

hayat-ı külliye

  • Küllî hayat; bütün fertleri içine alan kapsamlı hayat.

hayat-ı maddiye

  • Maddî hayat.

hayat-ı maddiye-i nefsiye

  • Hayatın madde ve nefse bakan yönü.

hayat-ı maneviye / hayat-ı mâneviye

  • Maddî olmayan, mânevî hayat.

hayat-ı maneviye ve bakiye / hayat-ı mâneviye ve bâkiye

  • Mânevî ve kalıcı ve sürekli olan hayat.

hayat-ı maneviye ve maddiye / hayat-ı mâneviye ve maddîye

  • Maddî ve mânevî hayat.

hayat-ı maneviye ve uhreviye / hayat-ı mâneviye ve uhreviye

  • Mânevî ve âhirete ait olan hayat.

hayat-ı maneviye-i ubudiyet / hayat-ı mâneviye-i ubudiyet

  • Kulluğun mânevî hayatı.

hayat-ı masumane / hayat-ı mâsumane

  • Günahsız, suçsuz hayat.

hayat-ı medeniye

  • Medenî hayat.

hayat-ı mes'udane / hayat-ı mes'udâne

  • Mutlu bir hayat.

hayat-ı muhammediye

  • Hz. Muhammed'in hayatı.

hayat-ı mutlaka

  • Sınırsız bir hayat.

hayat-ı namütenahi / hayat-ı nâmütenahî

  • Sonsuz hayat.

hayat-ı nebat

  • Bitki hayatı.

hayat-ı nebatiye

  • Bitkilerin hayatı.

hayat-ı nefsiye ve ruhiye

  • Ruhsal ve psikolojik hayat.

hayat-ı ruhaniye

  • Ruhânî hayat, ruhen yaşanan hayat.

hayat-ı ruhiye

  • Ruha ait, ruhsal hayat.

hayat-ı şahsiye

  • Kişisel hayat.

hayat-ı şahsiye ve nev'iye ve içtimaiye

  • Şahsî, türe ait ve sosyal hayat.

hayat-ı şahsiye ve uhreviye

  • Kişisel hayat ve âhiret hayatı.

hayat-ı şahsiye-i insaniye

  • İnsanın şahsî hayatı.

hayat-ı saniye

  • İkinci hayat.

hayat-ı sariye / hayat-ı sâriye

  • Varlıklara sirayet etmiş olan umumî hayat; Cenâb-ı Hakkın Hayat sıfatının bir tecellîsi olan varlıklardaki hayatın mebdei, kâinatın hayatı, ruhu.

hayat-ı sefilane / hayat-ı sefilâne

  • Alçak bir haldeki hayat.

hayat-ı şehriye

  • Şehir hayatı.

hayat-ı sermediye

  • Devamlı, sürekli hayat.

hayat-ı siyasiye

  • Siyaset hayatı.

hayat-ı siyasiye ve içtimaiye

  • Siyasî ve toplumsal hayat.

hayat-ı takdiriyye

  • Huk: Ana rahminde bulunan çocuğun hayatı.

hayat-ı uhreviye / hayat-ı uhrevîye

  • Âhiret hayatı.

hayat-ı ulviye

  • Yüce hayat.

hayat-ı umumiye

  • Umuma ait, genel hayat.

hayat-ı vacibe / hayat-ı vâcibe

  • Varlığı gerekli olan hayat.

hayat-ı zahiri

  • Asıl, görünürdeki hayat.

hayat-ı zaif

  • Zayıf hayat.

hayatalud / hayatâlûd

  • Hayatla karışık.

hayatbahş / حيات بخش

  • Hayat veren. (Arapça - Farsça)

hayatdar / hayatdâr

  • Hayatlı.

hayateyn

  • İki hayat, dünya ve âhiret hayatı.

hayatfeşan / hayatfeşân

  • Hayat saçan.
  • Hayat saçan.

hayati / hayatî / حياتى

  • Hayatla ilgili, hayata dair.
  • Hayata ve yaşamağa ait. Hayatla alâkalı. Hayat için mecburi olan.
  • Mc: Çok önemli bir şeyin bağlı bulunduğu başka bir şey. Temel.
  • Hayatla ilgili, önemli.
  • Hayatla ilgili, yaşamsal. (Arapça)

hayatiyet

  • Canlılık. Hayat işaretinin, alâmetinin görünür olması.

hayatkarane / hayatkârâne

  • Hayatlı bir şekilde.

hayatperest / حَيَاتْپَرَسْتْ

  • Hayata aşırı düşkün olan.
  • Hayatı çok seven.

hayatperverane / hayatperverâne

  • Hayatı severcesine.
  • Hayatı besler tarzda.

hayaviye

  • Hayatla alâkalı âza. (Hayeviye diye de okunur)

haye / hâye / خایه

  • Yumurta. (Farsça)
  • Haya, husye. (Farsça)
  • Yumurta, haya. (Farsça)

hayvan / hayvân

  • Hayatlı, canlı, diri.

hayvaniyyet

  • Hayvanlık, canlılık, zihayat olmak. Akıl ve idrakten mahrumiyet.

hayy / حَيْ

  • Gerçek hayat sahibi olan Allah.
  • Allahü teâlânın Esmâ-i hüsnâsından (güzel isimlerinden). Dâimâ hayât sâhibi ve diri olan, hep var, varlığı ezelî ve ebedî (sonsuz) olan.
  • Ezelden beri hayat sahibi olan Allah.
  • Daimi hayat sahibi olan (Allah).

hayy-ı baki / hayy-ı bâkî / hayy-ı bâki / حَيِّ بَاق۪ي

  • Sürekli var olan ve sonsuz hayat sahibi olan Allah.
  • Sonu olmayan dâimi hayat sahibi (Allah).

hayy-ı ezeli / hayy-ı ezelî

  • Başlangıcı olmaksızın devamlı hayat sahibi olan Allah.

hayy-ı kayyum / hayy-ı kayyûm / حَيِّ قَيُّومْ

  • Her an diri olup her canlıya hayat veren ve herşeyi ayakta tutan Allah.
  • Dâimî hayat sâhibi olup, varlığı kendinden olan ve mahlûkātı varlıkta tutan (Allah).

hayy-ı kayyum-u ezeli / hayy-ı kayyûm-u ezelî

  • Varlığının ve diriliğinin başlangıcı olmayıp her canlıya hayat veren ve herşeyi ayakta tutan Allah.

hayy-ı layemut / hayy-ı lâyemut / hayy-ı lâyemût / حَيِّ لاَيَمُوتْ

  • Ölümün kendisi için söz konusu olmadığı daimî hayat sahibi Allah.
  • Ölümün kendisi için söz konusu olmadığı, daimî hayat sahibi Allah.
  • Ölümsüz olup dâimâ hayat sâhibi olan (Allah).

hayzum

  • (Çoğulu: Hayazim) Göğüs tahtası.

hazinetü'l-hayal

  • Hayal hazinesi.

hedaya-yı hayatiye / hedâyâ-yı hayatiye

  • Hayatın sunduğu hediyeler.

hedef-i amal / hedef-i âmâl

  • Gaye-i hayâl. Ulaşmak istenilen hedef.

heluk

  • Helâk olucu, helâk olan.
  • Fâcire kadın. Kötü hayata alışmış kadın.

hevl

  • Korku. Korku verici.
  • Ürkmek. Dehşet. Yılgınlık. İhtilâl-ı dimağ (beyindeki bozukluk) sebebi ile bâzı hayâli suretler tevehhüm ederek ondan korkmak.

heyet-i içtimaiye-i islamiye / heyet-i içtimaiye-i islâmiye

  • Müslümanların sosyal hayatı, konumu, yapısı.

heyula / heyûla

  • Zihinde tasarlanan korkunç hayal.
  • Gösteriş ve iriliği olduğu halde hiçbir te'siri ve değeri olmayan şey.
  • Eski felsefede: Eşyanın aslı ve gerçek olan kısmı. Madde.
  • Korkutucu hayâl, felsefede eşyanın aslı kabul edilen şey.

hidemat-ı hayatiye / hidemât-ı hayatiye

  • Hayata âit vazifeler, hizmetler.

hıfz-ı hayat

  • Hayatı koruma.

hikmet-i hayatiye

  • Hayatta olmasındaki hikmet.

hikmet-i teklif

  • İnsanlara dünya hayatında bazı sorumlulukların yüklenmesinin hikmeti, imtihan gayesi.

hırs-ı hayat

  • Hayat hırsı.

hısa'

  • Hayvanın hayalarını çıkarma, eneme, burma.
  • İnsanı hadım etme.

hissiyat-ı hayatiye

  • Hayata ait duygular.

hissiyat-ı mütevarise

  • Geçmiş ecdaddan yeni nesle intikal edip gelen hisler. (Hürmet ve hayâ hisleri gibi)

hıyre-çeşm

  • Kamaşık ve donuk gözlü. (Farsça)
  • Cesur, atılgan. (Farsça)
  • İnatçı, muannid. (Farsça)
  • Utanmaz, hayâsız, arsız. (Farsça)

hıyreçeşm / خيره چشم

  • Arsız, hayasız. (Farsça)
  • Cesur, gözüpek. (Farsça)

hızır

  • İkinci tabaka-i hayat mertebesine mazhar olan ve Kur'an-ı Kerim tefsirlerinde ismi zikredilen bir zât-ı kerim.

hoca tahsin efendi

  • (Vefatı: Mi. 1880) Yanya civarından (Filâtlı) olup Osmanlı Alimlerinin sonuncularındandır. Tarih-i Tekvin ve Esas-ı İlm-i Hayat gibi eserleri vardır.

hubb-u hayat

  • Hayatı, yaşamayı sevmek.

hufare

  • Ahd.
  • Ücret.
  • Hayâ şiddeti.

hükm-ü hayal

  • Hayalin hükmü.

hukuk

  • (Tekili: Hakk) Haklar.
  • İnsanın cemiyet hayatında riâyet etmesi lâzım gelen kaideler, esaslar, yâni; şer'i ve adli hükümler. Haklıyı haksızdan ayıran kaideler.
  • Şeriat kitablarında yazılı olan haklar, kanunlar ve kaideler.
  • Üniversitenin hukuk tahsili yaptıran kısmı.

hukuk-u hayat

  • Hayat boyu sahip olunan haklar.

hukuk-u hayatiye

  • Hayat sahibi olmaktan kaynaklanan haklar.

huluvv

  • Boş olmak, hâlî oluş. Boşluk. Boşta olmak.
  • Huk: Tarafların anlaşarak evlilik hayatlarına son vermeleri.
  • Huk: Bir gayr-i menkulün, muayyen bir bedel ile kiralanmış olmasından doğan kiracılık hakkı ve menfaati.
  • Hava parası adıyla verilen meblağ.

hulya / hulyâ

  • Kuruntu. Hayal. Vehim. Olmıyan bir şeyi düşünerek yaşamak. Akıldan geçen ve matmah-ı nazar olan husus. (Farsça)
  • Hülya, kuruntu, hayâl.

hülya / hülyâ

  • Hayal.
  • Hayâl, kuruntu.

hulya / hulyâ / خوليا

  • Hülya, hayal. (Yunanca > Arapça)

hülya / خُولْيَا

  • Hayal.

hümanizm

  • Lât. Edb: İslâmiyete mugayir ve aykırı eski Yunan ve Lâtin edebiyatı ve felsefesi taraftarlığı hareketi.
  • Fls: İnsan menfaatını hayatta değer ölçüsü kabul eden ve dine tâbi olmayan, insana aşırı hâkimiyet tanımak isteyen ve maddeperest, dinsiz, imansız bir cereyan, bir fikir ve bâtıl

humret-i hicab / humret-i hicâb

  • Hayâdan, utanmaktan hâsıl olan kırmızılık.

husa

  • (Tekili: Husye) Erkeklik bezleri, hayalar.

hüsn-ü mücerred

  • Gayr olsun olmasın bizzat güzel olan şey. Bazı âza veya çizgilerin mütenasib terkib ve tertibiyle hâsıl olan hüsün, hüsn-ü mücerred değildir. Şartları zâil olsa, hüsün de zâil olur. Fakat, vücud, hayat, iman gibi varlıklar hüsn-ü mücerreddir ve bizzat güzeldirler. Güzellikleri başka şeylere

hüsn-ü ta'lil

  • Edb: Herhangi bir hâdisenin hakiki sebebini saklayarak, güzel ve hayalî bir sebep göstermeye hüsn-ü ta'lil denir. Bu gösterilen sebep hakiki olmamalı, fakat güzel olmalıdır.Bağ-ı âlemde yüzün menendi bir gül isteyüp.Cüst ü cu idüp gezer gülzarı bülbül şah şah. (Fatih Sultan Mehmed)Bülbülün, gül bahç

hüsran / خسران

  • Zarar. (Arapça)
  • Hayal kırıklığı. (Arapça)

huşu'

  • Alçak gönüllülük. Hayâ etmek ve mütevazi olmak. Korku ile karışık sevgiden gelen edebli bir hâl. Yüksek ve heybetli bir huzurda duyulan alçak gönüllülük. Sükun ve tezellül.

husve

  • Haya, husye.

husye

  • Erkeklik bezi. Haya. Erkeğin yumurtalığı.

husyetan

  • Hayalar, çift haya. Erkeklik bezlerinin her ikisi. (Farsça)

ib'as

  • Yeniden yaratmak, göndermek. Hayat vermek.

ibn-i ishak

  • (Ebu Abdullah Muhammed) Medine'de büyümüştür. Hz. Muhammed'in (A.S.M.) hayatına dair vak'aları derin bir alâka ile toplamağa başladı. Daha sonra Mısır'a, oradan da Irak'a gitti. Hi: 151 veya 152 tarihinde Bağdat'ta vefat etti. Siyere dair iki eser vücuda getirmiştir.1. Kitab-ül Mübtedâ ve Kısâs-ul E

ibret / عبرت

  • Hayat dersi. (Arapça)

içtimaat-ı hayatiye

  • Hayatın devamlılığını sağlayan parçaların bir araya gelmesi.

içtimaat-ı insaniye / içtimaât-ı insaniye

  • İnsanlığın sosyal hayatları.

ictimai / ictimaî

  • Topluluğa ait, birlikte yaşayanlara dair. Cemiyet hayatına ait ve müteallik. Sosyal.

ictimai hayat / ictimaî hayat

  • Toplumsal hayat.

içtimai hayat / içtimaî hayat

  • Sosyal hayat.

içtimaiyat / içtimâiyat

  • Sosyal hayat, sosyal yapı.

içtimaiyat-ı beşeriye / içtimaiyât-ı beşeriye

  • İnsanlığın sosyal hayatı.

içtimaiyat-ı insaniye / içtimaiyât-ı insaniye

  • İnsanlığın sosyal hayatları.

içtimaiye-i beşeriye

  • İnsanlığın toplum hayatı.

ictimaiyyat

  • İçtimaî ilimler. Topluluk hayatına dair ilimler. Sosyoloji.

ictimaiyyun

  • İçtimaî hayatı en güzel şekilde idareyi düşünen ve ona çalışan. İçtimaî mes'elelere dair ilimlerle uğraşan kimseler. Sosyologlar.

idame-i hayat

  • Hayatı devam ettirme.

idame-i hayat etme

  • Hayatını devam ettirme, yaşamını sürdürme.

ideal

  • Fikre ve düşünceye ait. Tasavvuri, hayali. (Fransızca)
  • Mefkûre. Emel. Gaye. Hayalde tasavvur edilen kemal. Fevkalâde, mükemmel kimse veya şey. (Fransızca)

idil

  • Kır hayatını mevzu yapan nazım veya nesir yazı. (Fransızca)

iffet

  • İnsan rûhundaki yapıcı kuvvetin, yâni şehvetin iyiye kullanılmasından ortaya çıkan huy. Nefsi kötü isteklerinden men etmek. Âr, nâmus, hayâ duygusu.

iffet-i mücessem

  • Cisimleşmiş iffet, namus; edep ve haya timsali.

iffet-i mücesseme

  • Cisimleşmiş iffet, namus; edep ve haya timsali.

iffetli

  • (İffetlü) Namus, hayâ ve iffet sahibi kadın.
  • Doğru, rüşvet yemez, haram yemez, istikametli kimse.
  • Eskiden kadınlara yazılan mektub hitabı.

iffetsizlik

  • Hayasızlık.

ifna-yi hayat

  • Hayatını sarf edip bitirmek. Hayatını yok etmek.

iğdiş

  • Burulmuş, enenmiş hayvan. Erkeklik bezleri (hayaları) çıkarılmış at. Melez. (Farsça)

ıhsa'

  • Haya çıkarmak.

ihtikar / ihtikâr

  • Vurgunculuk; fazladan kazanç sağlamak amacıyla, hayat için zarurî olan ihtiyaç maddelerini satın alıp fiyatı artsın diye bir süre saklama.

ihya / ihyâ / اِحْيَا

  • Diriltmek. Yeniden hayata kavuşturmak. Canlandırmak. Şenlendirmek. Uyandırmak.
  • Gece de uyumayıp çalışmak veya ibâdetle vakit geçirmek.
  • Diriltme, hayat verme.
  • Hayat verme, diriltme.
  • Hayat verme.

ihya-yı arz / ihyâ-yı arz / اِحْيَايِ اَرْضْ

  • Yer yüzüne hayat verme.

ihya-yı fert

  • Bir kişiye hayat verme.

ihya-yı nev'

  • Bir türe hayat verme.

iksir-i hayat / iksir-i hayât

  • Hayat verici güçlü ilâç.

ila ahiri hayalatihim / ilâ âhiri hayalâtihim

  • "Sonuna kadar bütün bunlar onların hayalleridir" mânâsında Arapça bir ibare.

ilm-i ictimai / ilm-i ictimaî

  • İçtimaî hayat ilmi. Toplu yaşayış ve cemiyet bilgisi. Sosyoloji.

imam-ı şafii / imam-ı şâfiî

  • (Hi: 150-204) İmam-ı Abdullah bin Muhammed diye de anılır. Üçüncü ceddi olan Şâfiî, hayatında Resulüllâh'ı (A.S.M.) gördüğü için o isimle anılır. Nesebi, Abd-i Menaf'da Peygamberimiz (A.S.M.) ile birleşir. Gençliğinde çok fakir bir hayat yaşadı. Çok ileri muhaddis ve müfessir-i Kur'andır. Usul-ü Had

iman-ı ye's

  • Çaresiz kalan, hayatından ümidsiz olan bir kimsenin imanı.

imkan-ı vehmi / imkân-ı vehmî

  • Hayâlî olarak mümkün olma.

imrar-ı hayat etme

  • Hayat sürme, yaşama.

imrar-ı hayat etmek

  • Hayat geçirmek, sürmek.

imrar-ı hayat eyleme

  • Hayat geçirme, sürme.

in'aş / in'âş

  • Yeniden yaşatma, hayatlandırma.

inkılab-ı acib-i medeni ve dünyevi / inkılâb-ı acîb-i medenî ve dünyevî

  • Medeniyet sahasında ve dünya hayatıyla ilgili acayip köklü değişim.

inkılab-ı azim-i içtimai / inkılâb-ı azîm-i içtimaî

  • Toplum hayatında meydana gelen büyük değişim.

inkisar-ı hayal / inkisâr-ı hayâl / اِنْكِسَارِ خَيَالْ

  • Hayal kırıklığı.
  • Hayal kırıklığı.

intiha-i terakkiyat-ı hayat-ı ahmediye

  • Hz. Peygamberin (a.s.m.) hayatı süresince katettiği mânevî mertebelere yükselme ve ilerlemesinin en son noktası.

intizam-ı manevi ve hayati / intizam-ı mânevî ve hayatî

  • Hayata ve mânâya ait düzenlilik.

irtica

  • Geri dönmek. Ric'at etmek. Eski hayat tarzına dönmek.

iş / îş

  • Yaşayış. Yaşamak. Zevk u safa sürmek.
  • Hayata medar olan ve geçinilen şeyler.
  • Ekmek. Gıda.

iş'al-i nur-u hayat / iş'âl-i nur-u hayat

  • Hayat nurunu parlatmak, alevlendirmek.

ıslah-ı nefis

  • Nefsi düzeltme, hayatını değiştirme.

ism-i hayy

  • Allah'ın gerçek hayat sahibi olduğunu ve her canlıya hayat verdiğini bildiren ismi.

ism-i hayy ve kayyum / ism-i hayy ve kayyûm

  • Gerçek hayat sahibi olan, her canlıya hayat veren, her şeyi Kendi varlığıyla ayakta tutan ve varlıklarını devam ettiren Allah'ın ismi.

ism-i muhyi / ism-i muhyî

  • Allah'ın bütün canlılara hayat verdiğini ifade eden ismi.

istiare-i musarraha

  • (Açık istiare) Teşbihin iki temel unsurundan yalnız kendisine benzetilen ile yapılan istiare.Meselâ: Büyük âlimlere; ayaklı kütüphane veya yaşlı kimselere hayatının son baharında denilmesi gibi.

istidad-ı hayat

  • Hayat kabiliyeti.

istidad-ı hayatiye

  • Hayatî kabiliyet, yetenek.

istihfaf-ı hayat

  • Hayatı küçümseme, hafife alma.

istihya / istihyâ

  • Utanma, haya etme.
  • Diriltme, yaşatma.
  • Haya etme, utanma.

istimdad-ı hayat / istimdâd-ı hayat

  • Hayat talep etmek, hayatî yardım istemek.

istirahat-i hayat

  • Rahat, huzurlu hayat.

iştiyak-ı hayat

  • Hayatı aşk derecesinde istemek.

kadim-i baki / kadîm-i bâkî

  • Varlığının başlangıcı olmayan ve sürekli hayat sahibi Allah.

kaf

  • Hayâlî bir dağ.

kaide-i hayatiye

  • Hayat kaidesi, kuralı.

kalb-i hayal

  • Hayâlin, gerçekte carî olan şeyleri tersine çevirmesi.

kamet-i ömr

  • Ömür boyu. Bütün hayat müddetince.

kanun-u tabiiye

  • Tabiî kanun; kâinatta ve sosyal hayatta doğal olarak yürürlükte olan kanun.

karv

  • Ağaç kadeh.
  • Köpek yalağı.
  • Hurma ağacının kökü.
  • Uzun havuz.
  • Hayanın derisi inip büyümek.
  • Kast.
  • Etraflıca araştırmak, tetebbu.
  • Bir kimsenin mesleğine girmek, onun yoluna süluk etmek.

kasr-ı hayal

  • Hayal sarayı.

kat'-ı hayat / kat'-ı hayât

  • Hayatın kesilmesi. Ölüm, mevt.

katarat ve lemeat-ı hayat

  • Hayat damlaları ve parıltıları; damlalara ve parıltılara benzeyen mahlûkatın hayatları.

katib-i ezeli / kâtib-i ezelî

  • Her şeyin hayatının mukadderatını ezelden bilip yazan Cenab-ı Hak (C.C.)

kavanin-i hayat / kavânîn-i hayat

  • Hayat yasaları, kanunları.

kavanin-i hayatiye / kavânin-i hayatiye

  • Hayat kanunları.

kayyum-u baki / kayyûm-u bâkî

  • Devamlı hayat sahibi olan ve herşeyi her an ayakta tutan Allah.

kaziye-i muhayyele

  • Man: Kizb olduğu mâlum iken nefsin ya münbasit ya münkabız olduğu kaziyye. Hayali olan hüküm.

kemal sıfatları / kemâl sıfatları

  • Allahü teâlânın zâtında ve işlerinde hiçbir kusûr, karışıklık, değişiklik ve noksanlık olmadığını gösteren hayât (diri olmak), ilim (bilmek), sem' (işitmek), basar (görmek), kudret (gücü yetmek), irâde (istemek), kelâm (söylemek) ve tekvîn (yaratmak) sıfatları. Bunlara Subûtî, Hakîkî ve Kâmil sıfatl

kende-haye / kende-hâye

  • "Hayası kesilmiş: Hadım ağası. (Farsça)

keniz

  • Esir kadın. Hayalık, câriye. (Farsça)

kezzab-ı bi-hicab / kezzab-ı bî-hicab

  • Utanmaz ve hayâ etmez yalancı.

kil-u-kal / kîl-u-kâl

  • Dedi-kodu. Gîbet.Geçirme ömrünü mü'min, sakın ki, kîl-ü-kâl üzre! Sözün mânâsını anla, ne yürürsün hayâl üzre.

kıraet-i şazze / kırâet-i şâzze

  • Arabî gramer şartlarına uyan ve mânâyı değiştirmeyen, fakat bâzı kelimeleri hazret-i Osman'ın çoğalttığı nüshaya benzemeyen Kur'ân-ı kerîm kırâeti (okunuş şekli).

kıssa-i lut ve davud / kıssa-i lût ve davud

  • İncil ve Tevrat'ta Hz. Lût (a.s.) ve Hz. Davud'un (a.s.) hayatıyla ilgili aktarılan hadiseler.

kompleks

  • Bir anda kavranamıyacak şekilde çeşitli sebeblerden, unsurlardan meydana gelmiş. (Fransızca)
  • Basit olmayan. Mürekkep. (Fransızca)
  • İnsanların davranışlarına, ruh hâllerine yön veren birbirine bağlı şuuraltı hayallerinin bütünü. (Fransızca)

komünizm

  • Cemiyet içinde fertlerin her türlü mülkiyet haklarını ve aile hayatını ve dini kaldırıp materyalizmi esas alan ve bütün mülkiyeti devlete mal eden bâtıl bir nazariye. (Fransızca)

kötü arkadaş

  • İnsanın dînini, îmânını, edebini, hayâsını ahlâkını bozan, dünyâ ve âhiret seâdetini kaybettiren arkadaş.

kuddus / kuddûs

  • Allahü teâlânın Esmâ-i hüsnâsından (güzel isimlerinden). Azamet ve celâline, büyüklüğüne lâyık olmayan, noksanlık ve eksiklik getiren şeylerden, his organlarının anladığı, hayâl gücünün hayâl ettiği, hâtıra gelen ve düşünülebilen her türlü vasıftan ve özellikten münezzeh, pâk ve temiz olan.

kühulet

  • Orta yaşlılık. (35-40 yaş arası) Olgunluk çağı. Bazılarına göre: Yirmibir ile altmış yaşa kadar olan insanın hayat devresi. Veya otuz ile elli arası.

kurun-u uhra / kurûn-u uhrâ

  • Son çağ, dünya hayatının kıyamete yakın son devresi.

kütüb-ü siyer

  • Peygamberimizin (a.s.m.) hayatını konu alan kitaplar.

kütüb-ü siyer ve ehadis / kütüb-ü siyer ve ehâdis

  • Hadis ve Peygamber Efendimizin (a.s.m.) hayatını anlatan İslâm tarihi kitapları.

kuvve-i hayal

  • Hayal gücü.

kuvve-i hayaliye

  • Hayal duyusu.

kuvve-i hayatiyesi

  • Hayatî gücü.

kuvve-i muhayyile / قوهء مخيله

  • Hayal gücü.

kuvve-i mütehayyile

  • Hissolunan şeyin gıyabında resim ve tasvir kuvveti. Hayâl kuvveti.

kuvve-i vahime / kuvve-i vâhime

  • Vehim ve hayâl duygusu. Kuruntu hâssesi.

kuvveden fiile çıkarma

  • Bir düşünceyi veya potansiyeli hayata geçirme.

layemut / lâyemut

  • Ölmez. Mahvolmaz. Hayatı sona ermez.

lemeat-ı hayatiye / lemeât-ı hayatiye

  • Hayat ile igili parıltılar.

levazımat-ı hayat

  • Hayat için gerekli olan şeyler.

levazımat-ı hayat-ı insaniye / levâzımât-ı hayat-ı insaniye

  • İnsan hayatına gerekli olan şeyler.

levazımat-ı hayatiye / levâzımât-ı hayatiye

  • Hayat için gerekli şeyler.

levh-i mahfuz

  • Her şeyin hayatının ind-i İlâhîde yazılması. İlm-i İlâhînin bir ünvanı.

lezzet-i hayat

  • Hayatın lezzeti.

lezzet-i hayatiye

  • Hayatın zevk ve lezzeti.

lu'betbaz / lu'betbâz

  • Hayâl oyunu veya kukla oynatan. Oyuncu. (Farsça)

lul

  • (Luli) Utanmaz, hayasız ve namussuz kadın. (Farsça)
  • Nâzik ve zarif. (Farsça)
  • Şarkı söyleyip oynayan fahişe kadın. (Farsça)

ma-bihi-l-hayat

  • Yaşamaya sebep olan, hayata vesile olan.

ma-i hayat / mâ-i hayat

  • Hayat suyu.

ma-ul hayat

  • Mc: Haysiyyet. Şeref, yüz suyu.
  • Hayat suyu.

ma-ül hayat / mâ-ül hayat

  • Hayat suyu.

maad

  • Dönüp gidilecek yer.
  • Ahiret.
  • Dönüş, geri gidiş.
  • Dünya'dan sonraki hayat.
  • Gaye, amaç, ulaşılacak yer.

maar

  • Ar ve hayâya sebep olacak şeyler.

maaş

  • Kazanma yeri ve zamanı; dünya hayatı.

macera-yı hayat

  • Hayat çizgisi.

macera-yı hayatiye

  • Hayat hikâyesi, yaşanan olaylar.

madde-i hayat

  • Hayat maddesi.

madde-i hayatiye

  • Hayat için lüzumlu olan madde.

maden-i hayat / mâden-i hayat

  • Hayat kaynağı.

maden-i hayat-ı içtimaiye / mâden-i hayat-ı içtimaiye

  • Sosyal hayatın madeni, kaynağı.

mahasal-ı ömr / mâhasal-ı ömr

  • Evlât. Çocuk.
  • Hayat boyunca çalışılarak vücuda getirilen eser veya elde edilen şey.

mahayil

  • Alâmet, işaret.
  • (Tekili: Mahile) Hayâl eserleri.

mahiyet-i hayat / mâhiyet-i hayat / مَاهِيَتِ حَيَاتْ

  • Hayatın mahiyeti, esası, içyüzü.
  • Hayatın ne olduğu.

mahiyet-i hayatın / mâhiyet-i hayatın

  • Hayatının mahiyeti, asıl yapısı, içyüzü.

mahiyet-i hayatiye

  • Hayatın yapısı, esası, hakikatı.

mahs

  • Hayaları çıkarılmış. İğdiş edilmiş.

mahya

  • Hayat. Canlılık.

makasıd-ı hayatiye

  • Hayatın gaye ve maksatları.

makes-i hayatı / mâkes-i hayatı

  • Hayatının aynası.

makine-i hayat

  • Hayat makinesi.

makine-yi hayat

  • Hayat makinesi; bir makine gibi büyük bir denge ve sistemle çalışan hayat.

mal-i hulya

  • Vesvese, kara sevdâ, kuruntu, boş hayaller. (Farsça)

malihülya / mâlihülyâ

  • Boş hayâller, kara sevda.

malikane

  • Büyük ve gösterişli köşk. (Farsça)
  • Tar: Bir kimseye, gelirinden hayatı boyunca istifade etmek; fakat satamamak ve miras bırakamamak şartıyla verilen beylik arazi. (Farsça)

mana-yı zahiri-yi mecazi / mânâ-yı zâhirî-yi mecazi

  • Sözün zahirine ait mecazî mânâsı; sözün ilk etapta anlaşılan açık mânâsının mecâzî anlamı (Hakiki anlamı değil. Çünkü hayat vermek Allah'a mahsustur.).

manzara-i hayal

  • Hayal manzarası, insanın kafasında tasarlayıp canlandırdığı manzara.

maraz-ı hayali / maraz-ı hayalî

  • Hayalî hastalık.

maraz-ı hayat-ı içtimai / maraz-ı hayat-ı içtimaî

  • Toplumsal hayattaki hastalık.

maslahat-ı hayat-ı içtimaiye

  • Sosyal hayata faydalı şey.

matbaa-i hayal

  • Hayal matbaası.

materyalizm

  • Allahü teâlâyı inkâr ve maddeyi her şeyin esâsı kabûl eden görüş, düşünce; toplum hayâtını ve fertler arasındaki münâsebetleri ve davranışları belirleyen tek faktörün madde olduğunu savunan felsefe akımı; maddecilik.

maü'l-hayat / mâü'l-hayat

  • Hayat suyu.

maülhayat / mâülhayat

  • Hayat suyu.

maye-i ervah / mâye-i ervâh

  • Ruhların mayası; ruhlara hayat kaynağı olan.

maye-i hayat / mâye-i hayat

  • Hayatın mayası, hayat için gerekli olan.

maye-i hayatiye

  • Hayat mayası.

mazarrat-ı mevhume

  • Gerçekte var olmayan, hayalî zararlar.

mebde-i hayat

  • Hayatın başlangıcı.

mebde-i hayatı

  • Hayatının başlangıcı.

mebde-i ruh

  • Ruhun başlangıç ve çıkış noktası; ruhun başlangıç noktası olan kâinattaki genel hayat; kâinatın ruhu.

mecbub

  • Hayası ve zekeri kesilmiş.

medar-ı hayat / medâr-ı hayat

  • Hayat dayanağı, yaşamın dayanak noktası.

medeniyet

  • Düzenli ve ileri hayat seviyesi, şehirlilik.

medine-i fazıla-i hayaliye / medîne-i fâzıla-i hayaliye

  • Hayalî fazilet şehri; Eflâtun'un felsefesinde hayal ettiği fazilet şehri.

medine-i fazilet-i eflatuniye / medine-i fazilet-i eflâtuniye

  • Eflâtun'un faziletli şehri; Eflâtun'un felsefesinde tarif ettiği, ancak hayalde mümkün olabilen fazilet şehri.

menabi-i hayat

  • Hayat kaynakları.

menakıb / menâkıb

  • (Tekili: Menkıbe) Menkıbeler. Hayat hikâyeleri.
  • Hayat hikâyeleri.

menba-ı hayat-ı içtimaiye

  • Toplumsal ve sosyal hayatın kaynağı.

menfaat-i hayatiye

  • Hayata faydalı şeyler.

menfalık / menfâlık

  • Sürgün hayatı. (Arapça - Türkçe)

menkabe

  • Meşhur kimselerin ahvâline dair hayat hikâyesi. Kıssa. Hikâye. Menkıbe.

menkıbe

  • Bir zâtın güzel iş, söz ve hallerini, hayâtını konu edinen hikâye ve hâtıralar. Çoğulu menâkıbdır.
  • Meşhur kimselerin hallerine dair hayat hikâyesi; kıssa.
  • Hayat hikayesi.

menşe'-i hayat / menşe'-i hayât / مَنْشَۀِ حَيَاتْ

  • Hayat kaynağı.

menşe-i hayat

  • Hayatın kaynağı.

mensucat-ı ebediye / mensucât-ı ebediye

  • Sonsuz hayata ait dokumalar.

meratib-i hayat

  • Hayat mertebeleri.

mertebe-i hayat

  • Hayat derecesi.

mertebe-i hayatiye

  • Hayat mertebesi.

meşakk-ı hayat / meşâkk-ı hayat

  • Hayatın meşakkat, zahmet ve sıkıntıları.

mesalih-i hayat / mesâlih-i hayat

  • Hayata ait faydalar.

mesalih-i hayatiye / mesâlih-i hayatiye

  • Hayat için faydalı şeyler.

meslek-i hayat

  • Hayat mesleği, prensibi.

mevadd-ı hayatiye / mevâdd-ı hayatiye

  • Hayat için lüzumlu ve zorunlu olan maddeler.

mevadd-ı hayatiyye

  • Hayata lüzumu bulunan maddeler.

mevcudat-ı zevilhayat

  • Hayat sahibi, canlı olan varlıklar.

mevhum / mevhûm

  • Vehmolunmuş, aslı esâsı yokken zihinde kurulmuş olan, kuruntuya dayanan. Hayâlî.

mevhume

  • Vehim, kuruntu ve hayâl nev'inden bir şey.

mevki-i içtimaiye

  • Toplumsal hayattaki mevki, makam.

mevlid

  • Dünyâya gelme; doğum yeri ve zamânı. Peygamber efendimizin dünyâya gelişini, mi'râcını ve mübârek hayâtını anlatan eser.
  • Hz. Muhammed'in (a.s.m.) doğumu, hayatı ile ilgili eser.

mevlid-i şerif

  • Süleyman Çelebinin yazdığı, Peygamberimizin (a.s.m.) doğumunu ve hayatını anlatan manzum eser.

meydan-ı hayat

  • Hayat meydanı.

meyelan-ı hayat / meyelân-ı hayat

  • Hayat bulma meyli, arzusu, kabiliyeti.

mim'siz medeniyetperest

  • Rezil ve aşağılık şeyleri hayat tarzı olarak kabul edip bağlananlar.

mu'id / mu'îd

  • Allahü teâlânın Esmâ-i hüsnâsından (ism-i şerîflerinden). Mahlûkâtı (yaratılmışları) dünyâdaki hayatlarından sonra öldürüp, ölümden sonra onları tekrar dirilten, hayât veren.

mübareze-i hayat

  • Hayat mücâdelesi.

mücahede-i hayatiye

  • Hayat mücadelesi.

müddet-i hayat

  • Hayat süresi.

muhabbet-i hayat

  • Hayata olan bağlılık, sevgi.

muhasebe-i kübra / muhasebe-i kübrâ

  • Büyük muhasebe, hesaba çekilme; Allah'ın bütün insanları öldükten sonra dirilttiğinde hayatlarının tamamından hesaba çekmesi.

muhayyel / مخيل

  • Tahayyül edilmiş. Hayâl olarak düşünülmüş. Zihinde tasarlanmış.
  • Hayâl edilmiş.
  • Hayal edilen. (Arapça)

muhayyelat

  • (Tekili: Muhayyele) Hayâl edilmiş olan şeyler. Muhayyel olan şeyler.

muhayyil

  • Tahayyül eden. Hayal kuran. Zihinde olmayacak şeyleri düşünen.

muhayyile / مخيله

  • Kuvve-i hayâliye. Hayâl kurma merkezi. Zihinde bulunan hayal kuvveti.
  • Hayal gücü, hayal duygusu.
  • Hayâl kuvveti.
  • Hayal gücü. (Arapça)

muhyi / muhyî / محيى / مُحْي۪ي

  • Maddî mânevî hayat veren, dirilten, canlandıran, can ve ruh veren mânalarında olup, Cenab-ı Hakk'ın bir ismidir. (Ehl-i dünya küfür ve dalâlet karanlığında mânen ölü gibi iken Resul-i Ekremin (A.S.M.) mübarek irşadları ve iman nurları ile dirilmelerine ve o mânevî ölümden kurtulmalarına binaen Peyga
  • Allahü teâlânın ism-i şerîflerinden. Yaratıcı, hayat verici, diriltici.
  • Bütün canlılara hayat veren Allah.
  • Hayat veren, dirilten, Allah.
  • Hayat veren. (Arapça)
  • Hayat veren (Allah).

muhyiddin / muhyiddîn / مُحْيِي الدّ۪ينْ

  • Dini hayatlandıran.

mukadderat-ı hayat / mukadderât-ı hayât / مُقَدَّرَاتِ حَيَاتْ

  • Hayat sahibi olarak (kaderde) takdîr olunanlar.

mukadderat-ı hayatiye / mukadderât-ı hayatiye / mukadderât-ı hayâtiye / مُقَدَّرَاتِ حَيَاتِيَه

  • Bütün canlıların hayatları müddetince geçirdikleri ve geçirecekleri tavır, hareket, şekil ve amelleri gibi hususiyetleri.
  • Hayat boyu başa gelmesi takdir edilmiş olaylar.
  • Hayat sahibi olarak (kaderde) takdîr olunanlar.

mümevveh

  • Vehmî, hayâlî.

mümevvehat / mümevvehât

  • Hayâli, görünüşe göre haklı olanlar.

münasebet-i hayaliye

  • Hayalî münasebet, bağlantı.

münessim

  • Hayat veren, ruh veren. Allah.
  • Lâyık olana maaş bağlıyan kimse.
  • Köle âzâd eden.

munise

  • Hayat yoldaşı. Can yoldaşı.

musavvire

  • Tasvir edilmiş. Suretlenmiş. Şekli çizilmiş.
  • Kuvve-i hayâliye.

müstahyi

  • (Hayâ. dan) Utanan, utangaç. Hayâ eden.

mutasavver

  • Hayal edilen.

mutasavvere

  • Hayalen, tasavvur ederek.

müte'al / müte'âl

  • Allahü teâlânın Esmâ-i hüsnâsından (ism-i şerîflerinden). Düşünülebilen, akla gelen, hayâl edilebilen her şeyden başka bunlardan pâk, temiz ve yüce olan.

müteeddibane / müteeddibâne

  • Edeblenerek, utanç duyarak, haya ederek. Terbiyeli ve edebli bir kimseye yakışır surette. (Farsça)

müteeddibin / müteeddibîn

  • (Tekili: Müteeddib) Utanç duyanlar, utananlar, hayâ edenler, edeblenenler.

mütehayyel

  • Hayâl edilen.
  • Hayal edilen şey.
  • Hayal edilen şey.

mütehayyelat / mütehayyelât

  • (Tekili: Mütehayyel) Hayal edilen şeyler.
  • Hayal edilen şeyler.

mütehayyil

  • Hayâl kuran.
  • (Hayal. den) Kuvve-i hayaliyeden geçiren, hayal kuran. Bir şeyi görüp gözetici, idrak edici olan.

mütehayyilane / mütehayyilâne

  • Hayal ve düşünceye dalarak, hayâl kurarak. (Farsça)

mütehayyile

  • Beyinde hayal kurma merkezi.
  • Hayal gücü.

mütehettik

  • (Hetk. den) Yırtılan, tehettük eden.
  • Edebsiz, utanmaz. Hayasız.

mütemahhil

  • Hayal eden.

mütercim-i hayali / mütercim-i hayâlî

  • Hayalî tercüman.

na-daşt

  • Hayâsız, utanmaz. (Farsça)

na-mutasavver

  • Hatır ve hayale gelmez. (Farsça)

nafaka-i uhreviye

  • Âhiret hayatında geçinmek için lüzumlu olan şey.

nakd-i ömr

  • Ömür sermayesi, hayat sermayesi.

nakdine-i hayat

  • Hayatın kıymeti.

namazgah / namazgâh

  • Namaz kılınan yer. İbadetgâh. Eskiden şehir dışında, kırda ve sed üzerinde mihrab konulmak suretiyle namaz kılınmak için yapılan yere verilen addır.
  • Bir kasabanın bütün halkını bir arada bulunduran geniş sahaya da bu ad verilirdi. Bayramlarda ve fevkalâde günlerde kasaba ve civar köy

namık kemal

  • (Mi: 1840 - 1888) Tekirdağ'lı olup İslâm mücahidlerindendir. Yeni Osmanlılık hareketine vatan mefhumunu sokmuş, "Firâki, hapsi, nefyi kadr-i nâmusumla gördüm hep" diye haklı olduğunu dâima müdâfaa etmiştir. Ehl-i kemâl bir zat olduğu, davasının istikameti ve samimiyetinden anlaşılır.Hayatının sonlar

namiyeber

  • Hayat verici. (Farsça)

namus / nâmus

  • Irz, iffet, edeb, hayâ.
  • Şeriat.
  • Melâike.
  • İrade-i İlâhiyenin tecellisi.
  • Nizam.
  • Emniyet ve istikamet gibi faziletlerin muhassalası olan pek kıymetli haslet.
  • Bir kimsenin mahrem, gizli esrarı olup işleri ve hallerinin iç yüzüne vakıf ve muttali ki
  • Irz, edeb, ar, hayâ.

namus-u zihayat / nâmus-u zîhayat / nâmûs-u zîhayat / نَامُوسُ ذ۪ي حَيَاتْ

  • Hayat sahibi kanun.
  • Hayat sâhibi kanun.

nar-ı hayat / nâr-ı hayat / نَارِ حَيَاتْ

  • Hayat ateşi (vücûd ısısı).

nar-ı hayati / nâr-ı hayatî

  • Hayat ateşi.

nazar-ı hayal

  • Bir meseleye hayalen bakmak.

nebiyy-i ahirüzzaman / nebiyy-i âhirüzzaman

  • Dünya hayatının kıyamete yakın son devrenin Nebisi; son Peygamber.

nefh-i ruh etme

  • Ruh üfleme, hayat verme.

nefs

  • (Nefis) Can, kişi, kendi, öz varlık. Bir şeyin zatı olan, kendisi.
  • Göz.
  • Şehvet ve gadabın mebdei olan kuvve-i nefsaniye. Fıtri meyil, bedenin hissi istekleri.
  • Ruh, hayat, asıl.
  • Maya.
  • Hamiyet.

nefs-ül-emr

  • Hayâl, düşünce olmayan, zihnin hâricinde kendisi var olan, hakîkat.

neng

  • Ayıp, utanma, hayâ etme. (Farsça)
  • Ün, şöhret, nam. (Farsça)

neş'e-i ula / neş'e-i ulâ

  • İlk hayat. Ruhun bedene girmesi. Dünyaya gelmek.

neş'e-i ulya / neş'e-i ulyâ

  • Ahiretteki yüksek dereceli hayat, âhiret hayatı.

neşr-i hayat

  • Hayat yayma.

neşv

  • Canlıların büyümesi, yetişmesi, boy atması. (Farsça)
  • Yeniden hayata gelmek. (Farsça)

netaic-i hayat / netâic-i hayat

  • Hayatın neticeleri.

netice-i hayat

  • Hayatın neticesi, hayatın meyvesi, ürünü.
  • Hayatın neticesi ve gayesi.

nil

  • Mısır'ın bir nevi hayat menbaı olan en büyük nehrinin ismi.

nimet / nîmet

  • Hayat için lâzım olan her şey; iyilik, lütuf, ihsan.

nimet-i hayatiye

  • Hayatı devam ettiren nimet.

nur-u berzah

  • Kabir hayatının aydınlığı.

nur-u hayat

  • Hayat nuru.

ölgünlük

  • Bezginlik, bıkkınlık; hayata küsme.

ömer hayyam

  • Çadırcı Ömer mânâsında olan bu kelime, İran'ın meşhur hayâlperest ve içkiden çok bahseden bir şâirinin adıdır.

ömr

  • Yaşama, hayat, yaşayış.
  • Hayat, yaşama, yaşayış. İnsanın doğumundan ölümüne kadar geçen zaman.

ömr-ü cahim

  • Cehennem hayatı.

ömr-ü cavid / ömr-ü câvid

  • Ebedî hayat.

ömr-ü dünyevi / ömr-ü dünyevî

  • Dünya hayatı.

ömr-ü ebed

  • Sonsuz hayat, âhiret hayatı.

ömr-ü ebediye / ömr-ü ebedîye

  • Sonsuz ömür, sonsuza kadar devam eden hayat.

ömr-ü güzeşte

  • Geçmiş ömür. Geçmiş hayat.

ömr-ü hazin

  • Hazin ömür. Hüzünlü hayat.

ömr-ü nazenin / ömr-ü nazenîn

  • Lâtif ömür, nazik hayat.

ömr-ü sani / ömr-ü sâni

  • İkinci ömür; ahiret hayatı.
  • İkinci hayat, âhiret hayatı.

ömr-ü zail / ömr-ü zâil

  • Geçici ömür, fani hayat.

örfi idare / örfî idare

  • (İdare-i örfî) Askerî kuvvete ihtiyacı gerektiren ve cemiyet hayatında zuhur eden müşkil hallerde vaktin icablarına göre ve vaziyet düzelinceye kadar sivil idare yerine askeri idare konması. Sıkı yönetim.

pastoral

  • Yun. Kır hayatına, köy âlemine dair yazılan manzume.

perde yırtılmak

  • Hayasızlık etmek, utanmazlık.

perde-birunane / perde-bîrûnâne

  • Edepsizce, edep ve haya perdesini yırtarcasına.

perdeber-endaz

  • Perdeyi kaldırıp atan. (Farsça)
  • Utanmayı bırakan, sıkılmayan, utanmayan, hayâsız. (Farsça)

perdebirunane / perdebirûnâne

  • Edep perdesini yırtarcasına, hayasızca.

perdeder

  • Perde yırtan. Utanmaz, hayâsız. (Farsça)

pür-hayal / pür-hayâl

  • Hayal ile dolu. (Farsça)

rabia-i adeviye

  • (Hi: 95 - 185) Basra'lı bir hatun. Bütün hayatını dine hizmet için vakfetmiş, zengin kimseler evlenmek teklifinde bulundukları halde; "Allah'ı anmaktan, dine hizmetten beni alıkor" fikri ile reddetmiş, fakirliği ve istiğnayı kabul edip dine hizmetten vaz geçmemiştir. Talebe okutmuş meşhur bir veliye

rabıta / râbıta

  • Bir velînin şeklini, sûretini hayâline getirerek onun kalbindeki feyz (bereket) ve mârifetlere (ilimlere) kavuşma yolu. Kalbini büyüklerin kalbine bağlayarak onlardan feyz alma. Her şeyi unutarak, dünyâ işlerini düşünmeyerek, sevgi ve saygı ile bir velînin mübârek yüzünü hayâlinde veya gönlünde bulu

rabıta-i hayat

  • Hayat bağı.

rabıta-i hayatiye

  • Hayatî öneme sahip olan ve hayat veren bağ.

rabıta-i mevt / râbıta-i mevt

  • Ölümü her an hatırlama ve hayatını buna göre şekillendirme.

rabıta-i şeyh

  • Tarikat-ı Nakşiyede, müridin hayalen şeyhinin huzurunda kendini tasavvur etmesine denir.

radife

  • Kıyametteki ikinci Sur'un ismi. (O'nunla bütün ölüler hayat bulurlar.)

ramak / رمق

  • Nefes alacak kadar kalan hava, az bir hayat eseri.
  • Çok az şey.
  • Çok az. (Arapça)
  • Son nefeslik hayat. (Arapça)
  • Ramak kalmak: Çok az bir şey kalmak. (Arapça)

re's-ül mal

  • Ana para, sermâye, kapital.
  • İnsan ömrü, hayat.
  • Ana para, sermaye, kapital.
  • İnsanın ömrü. Hayat.

refik-i hayat

  • Hayat arkadaşı.

refika / refîka / رفيقه

  • Eş, zevce, hayat arkadaşı. (Arapça)

refika-i hayat

  • Hayat arkadaşı, eş.

refikaihayat

  • Hayat arkadaşı, eş.

revabıt-ı hayat-ı içtimaiye

  • Toplum hayatını sağlayan bağlar.

rezil

  • Alçak, adi, utanmaz, hayâsız, soysuz.

roman

  • Hayalî veya hakiki, kitap halinde yazılmış büyük hikâye.
  • Eski Roma devletinin diline de Roman denirdi.

roman-vari / roman-vâri

  • Roman gibi hayalî olabilen. Hakikatla alâkası olmayan veya az olan. (Farsça)

ruh / rûh

  • Hayat kaynağı, can, cevher.
  • Can; bedene hayâtiyet (canlılık) veren kuvvet.
  • Bir şeyin özü, cevheri, hakîkati.
  • Emr âleminin beş latîfesinden biri.

ruh-ul-kuds / rûh-ul-kuds

  • Cebrâil aleyhisselâm.
  • Allahü teâlânın Îsâ aleyhisselâma ihsân ettiği kudret, kuvvet.
  • Hıristiyanlıktaki teslis (üçlü tanrı) inancında, baba-oğul unsurlarından türeyen üçüncü unsur.
  • İsm-i âzam.
  • İncîl.
  • Allahü teâlânın hayat verici, koruyucu mânâsına gelen

rumuzat-ı hayat / rumuzât-ı hayat

  • Hayat belirtileri, işaretleri.

rumuzat-ı hayatiye / rumûzât-ı hayatiye

  • Hayatın belirtileri, işaretleri.

saadet-i bakiye / saadet-i bâkiye

  • Sonsuz mutluluk, âhiret hayatı.

saadet-i dünyevi

  • Dünya hayatındaki mutluluk.

saadet-i dünyeviye

  • Dünya hayatındaki mutluluk.

saadet-i dünyeviye ve uhreviye

  • Dünya ve ahiret hayatı mutluluğu.

saadet-i hayat

  • Hayatın mutluluğu.

saadet-i hayat-ı dünyeviye

  • Dünya hayatındaki mutluluk.

saadet-i hayat-ı uhreviye

  • Âhiret hayatındaki mutluluk.

saadet-i hayatiye

  • Hayatın mutluluğu, huzuru.

saadet-i hayatiye ve ebediye

  • Dünya ve âhiret hayatındaki mutluluk.

saadet-i uhreviye

  • Âhiret hayatındaki mutluluk.

saadet-saray-ı ebediye / saadet-sarây-ı ebediye

  • Sonsuz mutluluk sarayı; hiç bitmeyecek şekilde mutluluğun yaşanacağı Cennet hayatı.

saadet-saray-ı medeniyet / saâdet-saray-ı medeniyet

  • Hakikî ve İslâmî bir medeniyet vasıtasıyla olan bir hayat saâdeti.

safen

  • (Çoğulu: Esfan) Haya derisi.

şahadet

  • (Şehâdet) Şâhidlik.
  • Bir şeyin doğruluğuna inanmak.
  • Delâlet. Alâmet, işaret, iz.
  • Allah (C.C.) rızâsı yolunda hayatını fedâ etmek. Din için muharebeden şehitlik.

sahaif-i hayat

  • Hayat sayfaları.

sahife-i hayat

  • Hayatın devreleri, hayat sayfası.

sahife-i hayatiye-i bahariye

  • Baharın hayat sayfası.

sahra-nişin

  • Çölde oturan. Sahrada hayat geçiren. (Farsça)

şahsi hayat / şahsî hayat

  • Kişisel hayat, ferdin hayatı, yaşamı.

saik-i hayat-ı ebediye / sâik-i hayat-ı ebediye

  • Sonsuz hayata, âhiret hayatına sevk edici, yönlendirici.

saltanat

  • Kudret, kuvvet.
  • Hâkimiyet, padişahlık.
  • Tantana, gösteriş, debdebe.
  • Şatafatlı hayat. Bolluk. Zenginlik.

san'at-ı hayaliye

  • Hayal san'atı.

şarlatan

  • Yalancı. Yüksekten atarak karşısındakini aldatan. Hayasız. (Fransızca)

sayha-i ihya ve ikaz / sayha-i ihyâ ve ikaz

  • Hayat veren ve uyaran sesleniş.

sebeb-i hayat

  • Hayat sebebi.

sebeb-i haybet

  • Hayal kırıklığı sebebi.

şecere-i hayat / شَجَرَۀِ حَيَاتْ

  • Hayat ağacı.
  • Hayat ağacı.

şecere-i zihayat / şecere-i zîhayât / شَجَرَۀِ ذِي حَيَاتْ

  • Hayat sahibi ağaç.

sefahet-i hayat

  • Hayattaki dinen yasaklanmış olan zevk ve eğlencelere düşkünlük.

sefine-i hayat

  • Hayat gemisi.

seham

  • Sıcak günlerde havada iplik iplik olduğu hayâl edilen nesneler.
  • Sıcak esen rüzgâr.

şehid

  • Şâhid olan.
  • Meşhude. Allah (C.C.) yolunda canını feda eden müslüman. Hak için hayatını feda ederek ölen. Allah'ın rızasına eren. (Naklinde ve gaslinde Rahmet melekleri hazır oldukları için yahut kıyamette ümem-i sâlife hakkında istişhad olunan zevattan olduğu için yahut vefat etmeyip

şehname / şehnâme

  • Hükümdarların hayat ve zaferlerini konu edinen manzum eser.

selfa'

  • Bahadır. Kahraman ve cesâretli kimse.
  • Yüzsüz, utanmaz, hayâsız, kötü kadın.
  • Kuvvetli deve.

şematetkarane / şemâtetkârâne

  • Başkalarının üzüntüsüne, acısına hayasızca gülerek sevinmek.

semerat ve gayat-ı hayatiye / semerat ve gayât-ı hayatiye

  • Hayatın gayeleri ve meyveleri.

semere-i hayat

  • Hayatın netice ve faydaları.

şems-i ezeli / şems-i ezelî

  • Ezelî Güneş; bütün varlıkları yokluk karanlığından varlık aydınlığına çıkaran ve onlara hayat veren Allah.

şems-i ezeliye

  • Ezelî Güneş; bu tabir ezelden beri bütün varlıkları aydınlatıp hayat veren Allah için bir benzetme olarak kullanılır.

ser-be-ceyb

  • Kaderden, düşünceden veya hayâdan dolayı başını önüne eğmiş olan. (Farsça)

şerait-i hayat / şerâit-i hayat / şerâit-i hayât / شَرَائِطِ حَيَاتْ

  • Hayatın şartları.
  • Hayat şartları.

şerait-i hayat-ı dünyeviye / şerâit-i hayat-ı dünyeviye

  • Dünya hayatının şartları.

şerait-i hayat-ı şahsiye / şerâit-i hayat-ı şahsiye

  • Şahsî hayat şartları.

şerait-i hayatiye / şerâit-i hayatiye / şerâit-i hayâtiye / شَرَائِطِ حَيَاتِيَه

  • Hayat şartları.
  • Hayat şartları.

şerait-i hayatiyet / şerâit-i hayatiyet

  • Hayat şartları.

serencam-ı hidayet / serencam-ı hidâyet

  • Hidâyetin hayat hikayesi.

sergüzeşt-i hayat / سَرْكُزَشْتِ حَيَاتْ

  • Hayat hikâyesi.
  • Hayatta baştan geçenler.

sergüzeşt-i hayatiye

  • Hayat serüveni.

sergüzeşte-i hayat

  • Hayat macerası, serüveni.

şerm

  • Utanç. Utanma. Hayâ etme. Hicab etme. (Farsça)

sermaye

  • Ana mal. Esas para. İlk elde mevcut olan para. (Farsça)
  • Kazanılmış ilim. (Farsça)
  • Hayat. Ömür. (Farsça)

sermaye-i hayat

  • Hayat sermayesi.

şermgin

  • Utangaç. Utanan, hayâ eden. (Farsça)

sevk-i tabii / sevk-i tabiî

  • İstek dışı hareket. İç güdü. Canlıların hayâtiyetini ve nesillerini devâm ettirmek için, Hak teâlâ tarafından kendilerine verilen kuvvet.

seyahat-i hayaliye

  • Hayalî yolculuk.

seyahat-i hayaliye-i fikriye

  • Hayalde ve düşüncede yapılan yolculuk.

seyahat-ı maneviye-i hayali / seyahat-ı mâneviye-i hayâlî

  • Hayâlen ve mânen yapılan seyâhat.

sıfat-ı hayat

  • Hayat sıfatı.

sıfat-ı sübutiye / sıfât-ı sübutiye

  • Cenab-ı Hakk'ın sıfatları: Hayat, İlim, Sem', Basar, İrade, Kudret, Kelâm, Tekvin sıfatları. Bunlara "Sıfât-ı semaniye" de denir.

sıhhat-i uhreviye

  • Ahiret hayatında sağlıklı olma.

şinar

  • Ayıp.
  • Hayâ, utanma, âr.

şir'a

  • (Şeria-Meşrea) Lügat mânası, bir ırmak veya herhangi bir su menbaından su içmek veya almak için girilen yol demektir. Bunda insanların, hayat-ı ebediye ve saadet-i hakikiyeye vusulü için Allah'ın vaz' u teklif ettiği ahkâm-ı mahsusaya ve mezheb-i müstakime bil'istiare ıtlak edilmiştir ki, din demekt

siret-i nebevi / sîret-i nebevî

  • Sevgili Peygamberimizin örnek hayâtı, güzel ahlâkı.

sırr-ı hayat

  • Hayatın sırrı.

şirret

  • Terbiyesizlik, hayasızlık, edebsizlik.
  • Geçimsiz, huysuz ve kavgacı.

siyer

  • Peygamberimizin (a.s.m.) hayatını konu alan ilim dalı.
  • Gidişât. Resûlullah sallallahü aleyhi ve sellemin hayâtını, güzel ahlâkını, üstün vasıflarını anlatan ilim dalı; bu hususta yazılmış kitab.

siyer-i enbiya

  • Peygamberlerin (Aleyhimüsselâm) hayatlarından ve onların ahlâkından bahseden kitap.

siyer-i nebi

  • Mevzuu Hazret-i Peygamber'in (A.S.M.) hayatı, ahlâkı ve yaşayışı olan, O'nun gaye ve cihanı irşad eden mesleğinden bahseden kitap.

siyer-i seniye

  • Hz. Muhammed'in (a.s.m.) hayatı, yüksek ahlâk ve vasıflarına dair yazılan kitap.

şuh

  • Şen ve hareketlerinde serbest olan. (Farsça)
  • Nazlı, işveli. (Farsça)
  • Açık saçık, hayasız. Oynak. (Farsça)

sultan-ı levlake levlak / sultan-ı levlâke levlâk

  • Hayatın ve herşeyin yüzü suyu hürmetine yaratıldığı; Hz. Muhammed.

sünnet / سُنَّتْ

  • Peygamberimizin (asm) yolu, hayat tarzı.

sünnet-i seniye / سُنَّتِ سَنِيَه

  • Peygamberimizin (asm) hayat tarzı.

suret-i hayatiye

  • Hayatî suret, canlı şekil.

suver-i hayaliye

  • Hayale ait biçimler, şekiller, hayalî ifadeler.

tabaka-i hayat

  • Hayat tabakası.
  • Hayat tabakası. Kabirdeki hayat, dünya hayatı gibi.

tabakat-ı müfessirin / tabakât-ı müfessirîn

  • Kur'ân-ı kerîmdeki murâd-ı ilâhîyi, yâni kastedilen mânâyı açıklayan tefsîr ilmi ile meşgûl olan İslâm âlimlerinin dereceleri.
  • Tefsîr âlimlerini derecelerine göre sıralayıp, hayatlarını ve eserlerini anlatan kitaplar.

tabakat-ı muhaddisin / tabakât-ı muhaddisîn

  • Resûlullah efendimizin işleri, sözleri ve hâllerini öğreten hadîs ilmi ile uğraşan İslâm âlimlerinin dereceleri.
  • Hadîs âlimlerini derecelerine göre sıralayıp, hayatlarını ve eserlerini anlatan kitaplar.

tabakat-ül-fukaha / tabakât-ül-fukahâ

  • Fıkıh âlimlerinin tabakası. Helâl ve haramı, emir ve yasakları bildiren fıkıh ilmi ile uğraşan âlimlerin dereceleri.
  • Fıkıh âlimlerini derecelerine göre tertîb edip (sıralayıp), hayatlarını ve eserlerini anlatan kitablar.

tabiat-ı hayal

  • Hayâlin tabiatı, yapısı.

taha

  • ("Serdi" manasında fiil.) Yaymak, döşeyip düzgün sermek.
  • Arzın hayata münasip şekilde döşenmesi. Düzgün arz.

tahalli

  • (Halâ. dan) Boşalmak. Boş kalmak. Tenhaya çekilmek. Yalnız kalmak.

tahayyül / تخيل / تَخَيُّلْ

  • (Çoğulu: Tahayyülât) Hayale getirmek. Hayalde canlandırmak. Fikir kurmak.
  • Hayal etme.
  • Hayâl etme.
  • Hayal etme. (Arapça)
  • Tahayyül etmek: Hayal etmek. (Arapça)
  • Hayal etme.

tahayyül eden

  • Hayal eden.

tahayyül etme

  • Hayal etme.

tahayyül etmek

  • Hayal etmek.

tahayyül-ü küfri / tahayyül-ü küfrî

  • Küfür ve inkârla ilgili meseleleri hayal etme.

tahayyül-ü küfür

  • Küfrü hayal etme.

tahayyül-ü şetim / تَخَيُّلُ شَتِمْ

  • Çirkin sözü ve kötü düşünceyi hayal etme.
  • Sövmeyi hayal etme.

tahayyül-ü şetm

  • Çirkin ve kötü şeyleri hayal etme.

tahayyülat / tahayyülât / تخيلات

  • (Tekili: Tahayyül) Tahayyüller, hayale dalmalar, hayalde canlandırmalar.
  • Hayal etmeler, hayale dalışlar. (Arapça)

tahayyüli / tahayyülî / تخيلى

  • Hayalî. (Arapça)

tahayyüli halat / tahayyülî halât

  • Hayal etmekle ilgili hâller.

tahiyyat

  • Selâmlar. Duâlar. Manevî hayat hediyeleri. Tezahürat-ı hayatiye.
  • Mâlikiyet, beka ve mülk.

tahyil

  • (Çoğulu: Tahyilât) (Hayal. den) Akla getirme. Fikre getirme, zihinde canlandırma.

takriz

  • Hayatında bir kimseyi methetmek, övmek.

tanzim-i maişet

  • Hayatın düzenlenmesi.

tarih-i hayat

  • Hayat tarihi, özgeçmiş.

tarih-i hayat-ı hürriyet

  • Hürriyet hayatının tarihi, tarihi geçmişi.

tarihçe

  • Hayat hikayesi.

tarihçe-i hayat

  • Hayat hikâyesi.

tarihçe-i hayat-ı maneviye / tarihçe-i hayat-ı mâneviye

  • Mânevî hayat hikâyesi.

tarihçe-i hayat-ı saniye

  • İkinci hayatın tarihçesi.

tarihçeihayat

  • Hayat tarihi.

tarz-ı hayat

  • Hayat tarzı.

tarz-ı hayat-ı içtimaiye

  • Toplum hayatının şekli.

tasaffi-i hayat / tasaffî-i hayat

  • Hayatın kirlerden ve kusurlardan arınması, saflaşması.

tasavvuf

  • Dinin ruhsal hayatla ilgili yönünü konu edinen bilim veya meslek.

tasavvur

  • Düşünme, hayal etme.

tasavvur etme

  • Düşünme, hayal etme.

tasavvur etmek

  • Düşünmek, hayal etmek.

tasavvur-u küfür

  • Küfrü düşünme, hayal etme.

tasavvur-u vahiy / تَصَوُّرُ وَحِي

  • Vahyi hayal etme.

tasavvuran

  • Düşenerek, hayal kurarak.

tasavvurat-ı insaniye / tasavvurât-ı insaniye

  • İnsanın düşünceleri, hayalleri.

tasavvurca

  • Düşünme, hayal etme bakımından.

tasavvuren

  • Hayal ederek, düşünerek.

tayf

  • Hayâl. Uykuda veya karanlıkta gözde tecessüm eden şekiller.
  • Gül.
  • Kavs-ı kuzah. Gökkuşağı.
  • Hayâlî görüntü.

tebdil-i hayat-ı içtimaiye

  • Sosyal hayatın değişmesi.

tecessüm-i hayal / tecessüm-i hayâl

  • Hayâl görme.

teçhizat-ı hayatiye

  • Hayatta kalmak için gerekli teçhizat, donanımlar.

tedai-yi hayalat / tedâi-yi hayalât

  • Hayallerin çağrışımı.

tedai-yi hayali / tedâi-yi hayalî

  • Hayalî çağrışım, hayale geliş.

tehettük

  • (Çoğulu: Tehettükât) (Hetk. den) Yırtılma.
  • Utanmazlık ve hayâsızlıkta aşırı derecede olma.

tekalif-i hayat / tekâlif-i hayat

  • Hayatla ilgili sorumluluklar ve yükümlülükler.

tekalif-i hayatiye / tekâlif-i hayatiye

  • Hayatın yükümlülükleri, sorumlulukları.

tekemmül-ü hayat

  • Hayatın mükemmelleşmesi, tamamlanması, gelişmesi.

temin-i hayat

  • Hayatın devamını temin etme; yaşamı rahatlatacak vesileleri, araç ve gereçleri elde etme.

tenebbüh

  • Uyanış; filizlenip hayat belirtisi kazanma.

tengis

  • (Nags. dan) Hayatını tasalı, kederli kılmak.

terceme-i hal / terceme-i hâl

  • Hal ve hayatını anlatma. Biyografi.

tercüme-i hal

  • Biyografi, bir kişinin hayatını anlatan eser.

terhis

  • Askeri sivil, serbest hayata geçirmek. İzin ve ruhsat vermek. Serbest bırakmak.

tesbih

  • Dâim olmak, süreklilik.
  • Bir kimseyi hayatında sena edip övmek.

teşri / teşrî

  • Kânun koyma. Allahü teâlânın ve peygamberlerinin, insan hayâtının maddî ve mânevî bütün yönlerine dâir emir ve yasaklar koyması.

tezahürat-ı hayat

  • Hayat belirtileri ve görüntüleri.

tezahürat-ı hayatiye / tezahürât-ı hayatiye / tezâhürât-ı hayâtiye / تَظَاهُرَاتِ حَيَاتِيَه

  • Hayat belirtileri ve görüntüleri.
  • Hayatla ortaya çıkan görünümler.

tilmiz-i avrupa

  • Avrupa öğrencisi; Batı felsefesinden ders alan, hayata bu gözle bakan öğrenci.

tul

  • Boy.
  • Uzunluk.
  • Ömür ve hayat.
  • Uzamak.
  • Zaman çokluğu.
  • Çokluk, bolluk.

tul-ü emel / tûl-ü emel

  • Dünya hayatının kısa ve geçiciliğine rağmen devamlı yaşayacakmış gibi dünyaya ait işlere karşı gösterilen aşırı arzu, istek.

tuyuf

  • (Tekili: Tayf) Korkudan dolayı karanlıkta görünen hayâller.
  • Uykuda iken görünen hayâller.

udret

  • Yel inip hayası büyümek.

ukad-ı hayatiye

  • Can alıcı noktalar, hayat düğümleri. Bir şeyi meydana getiren aslî rükünler.
  • Hayat düğümleri; can alıcı noktalar.

ukad-i hayatiye

  • Hayat düğümleri.

ukde-i hayat

  • Hayat düğümü. (Çekirdek gibi) (Farsça)

ukde-i hayatiye / عُقْدَۀِ حَيَاتِيَه

  • Hayat çekirdeği.
  • Hayat düğümü.

uluhiyet-i sariye ve hayat-ı sariye / uluhiyet-i sâriye ve hayat-ı sâriye / ulûhiyet-i sâriye ve hayat-ı sâriye

  • Vahdet-ül vücud ehlince kullanılan tasavvufî tabirler olup; İlâhî sıfatların ve hayatiyetin eşyaya sirayet etmesi, yani tecelli etmesi mânasında olan bu tabirlerden, ehil olmayanlar; Allah'ın tecessümünü veya eşyaya hulûl'ünü veya eşya ile ittihad ve ittisal'ini zu'metmek gibi bâtıl vehimlere düştül
  • Vahdetü'l-vücud ehlince kullanılan tasavvufî tabirler olup; İlâhî sıfatların ve hayatın eşyaya sirayet etmesi.

unfus

  • Edepsiz ve hayâsız kadın.

unsur-u zihayat / unsur-u zîhayat / unsur-u zîhayât / عُنْصُرُذي حَيَاتْ

  • Hayat sahibi, canlı unsur.
  • Hayat sahibi unsur, madde.

unsuri hayat / unsurî hayat

  • Irka, soya ait hayat; ırkçılık ve menfi milliyetçiliğin egemen olduğu hayat tarzı.

uruk-u hayat

  • Hayatın damarları.

üslub-u mücerret / üslûb-u mücerret

  • Sade, basit üslûp (Bu üslûpta tabiîlik, akıcılık, kısalık, mânâ ve maksada yetecek kadar izah nitelikleri vardır. Ders kitaplarında, günlük hayatta ve konuşmalarda genellikle bu üslûp kullanılır).

üstah

  • Edebsiz, hayasız, utanmaz kimse. (Farsça)

utanma

  • Âr, hayâ.

üveysi / üveysî

  • Üstâdı, hocası olsun olmasın, hayatta veya vefât etmiş bir büyüğün rûhâniyetinden istifâde ederek, terbiye görerek yetişen, olgunlaşan kimse. Bu şekilde yetişme yoluna üveysîlik denir.

vahib-i hayat / vâhib-i hayat

  • Hayat bağışlayan Allah.

vahib-ül hayat / vâhib-ül hayat

  • Hayatı bağışlayan, hayat veren Allah (C.C.).

vahibü'l-hayat / vâhibü'l-hayat

  • Hayatı veren Allah.

vakf-ı hayat

  • Hayatını vakfetme.
  • Ömrünü tamamen din hizmetine vermek.

vakıa-i hayaliye

  • Hayâli olay.

vakıa-i kalbiye-i hayaliye

  • Kalb ile bağlantılı hayalî vak'a, olay.

vakıat-ı hayat / vâkıât-ı hayat

  • Hayattaki olaylar.

vakıat-ı istikbaliye ve berzahiye ve uhreviye / vâkıât-ı istikbaliye ve berzahiye ve uhreviye

  • Ahiretle, kabir hayatıyla ve gelecekle ilgili olaylar.

vakih / vakîh

  • Hayâsız, utanmaz, edepsiz.

vasıta-i vusul-ü hayat

  • Hayata kavuşma vasıtası, vesilesi.

vazife-i hayat

  • Hayat vazifesi, görevi.

vazife-i hayat külfeti

  • Hayat görevinin zorlukları.

vazife-i hayatiye

  • Hayat vazifesi.

vaziyet-i hayatiye

  • Hayat durumu.

vaziyet-i münzeviyane / vaziyet-i münzeviyâne

  • Münzevî bir hayat yaşama.

vehim ü hayal

  • Vehim ve hayal; olmayan bir şeyi varmış gibi gösterme ve hayal etme.

vekahat / vekâhat / وقاحت

  • Hayâsızlık. Utanmazlık. Edebsizlik.
  • Arsızlık, utanmazlık, hayasızlık. (Arapça)

vekahet / vekâhet

  • Hayâsızlık, utanmazlık, edebsizlik, yüzsüzlük.

veli

  • Sahib, mâlik.
  • Evliya.
  • Muin. Muhafaza eden.
  • Küçük çocukların hâlinden mes'ul kimse.
  • Sıddık.
  • Baba. Babanın babası, cedde de denir.
  • Fık: Hayatını mücadelelerle ve azimet ve fevkalâde bir zühd ve takva ile ibadet ve taata sarfederek kendisinden All

vesile-i hayat

  • Hayat sebebi.

vezaif-i hayatiye / vezâif-i hayatiye

  • Hayat görevleri.

vilayet-i kübra / vilâyet-i kübrâ

  • Vehimden ve hayâlden kurtulma makâmı. Bu vilâyete, Vilâyet-i enbiyâ da denir.

vilayet-i sugra / vilâyet-i sugra

  • Vehimden ve hayâlden kurtulamadan ilerlenen evliyâlık yolu. Buna Vilâyet-i evliyâ da denir.

vüs'at-i hayal

  • Hayalin genişliği.

ya hayy / yâ hayy

  • Ey gerçek hayat sahibi olan ve her canlıya hayat veren Allah.

yekçeşm

  • Tek gözlü.
  • Âhir zamanda gelecek olan Deccal'ın bir ismi. "Sadece dünya hayatını şiddetle isteyip âhireti unutan ve inkâr eden" meâlinde mecazen söylenilmiştir.
  • Güneş.

yevm-i ahiret / yevm-i âhiret

  • Âhiret günü; öteki dünya, öldükten sonraki ebedî hayat.

yuşa

  • Hz. Musa'dan (A.S.) sonra peygamber olmuş ve Benî İsrail'i çöllerden kurtarmıştı. Ondan sonra pek çok reisler Yahudilerin idaresinde bulundu, bazan da hâkimsiz kalarak esaret hayatı yaşadılar. Tâ bir müddet sonra İsmail (A.S.) hâkim oldu. Onbir sene Benî İsrail'i idare etti. Sonra içlerinden bir mel

zahmet-i hayat

  • Hayatın zorluğu.

zat-ı baki-i hayy-ı kayyum / zât-ı bâki-i hayy-ı kayyûm

  • Varlığının sonu olmayan, hayatı ezelî ve ebedî olan ve bütün varlıkların ayakta durmaları, devam ve bekàları Kendine bağlı olan Zât; Allah.

zat-ı hayy ve muhyi / zât-ı hayy ve muhyî

  • Gerçek hayat sahibi olan ve bütün canlılara hayat veren Zât, Allah.

zat-ı hayy-ı kayyum / zât-ı hayy-ı kayyûm / zât-ı hayy-ı kayyum / ذَاتِ حَيِّ قَيُّومْ

  • Her an diri olup her canlıya hayat veren ve herşeyi ayakta tutan zât, Allah.
  • Daimi hayat sahibi olup, varlığında kimseye muhtâc olmayan ve mahlukatı varlıkta tutan zat (Allah).

zat-ı hayy-ı kayyum-u zülcelal / zât-ı hayy-ı kayyûm-u zülcelâl

  • Her an diri olup her canlıya hayat veren ve her şeyi ayakta tutan, büyüklük ve haşmet sahibi zât, Allah.

zelzele-i beşeriye

  • İnsanî zelzele; insanın maddî ve mânevî hayatında meydana gelen sarsıntı, Dünya Savaşları, dinsizlik gibi.

zelzele-i içtimai ve beşeri / zelzele-i içtimaî ve beşerî

  • İnsanın sosyal hayattaki sarsıntıları.

zemin-i mecazi / zemin-i mecâzî

  • Mecazî olan yer, zemin; hayâlî yer.

zemzeme-i azime

  • Kur'ân hakikatleri için, "hayat veren mübarek ve lezzetli su" anlamında kullanılan bir ifade.

zenbilli ali efendi

  • Yavuz Sultan Selim Han ve Kanuni Süleyman devrinin meşhur Şeyh-ül İslâmı ve âlimidir. Asıl adı Alâaddin Ali Cemâl Çelebi'dir. Allah rızası ve Allah korkusundan başka birşey tanımaması sayesinde, pervasız hareketleri ile bir çok insanın hayatlarını koruyabilmiş, adaleti te'min etmiştir. Sağlam dindar

zeval-i hayat / zevâl-i hayat

  • Hayatın bitmesi, ölüm.

zevi'l-hayat

  • Hayat sahipleri, canlılar.

zevi-l ervah

  • Ruh sahipleri. Hayatlılar, ruhlular. Can sahibi olanlar.

zevilhayat / ذَوِي الْحَيَاتْ

  • Hayat sahipleri, canlılar.
  • Hayat sahibi.
  • Hayat sâhibleri.

zevk-i hayat

  • Hayat zevki, yaşama lezzeti.

 

Facebook sayfamızdan bizi takip edebilirsiniz

Her gün en az 7.000 kişinin gördüğü bu alanda reklamınızın yayınlanmasını ister misiniz?

Luggat.com sizin katkılarınızla büyüyecek

Sözlüğümüz yakında blog ve forum bölümleri ile de hizmet vermeye başlayacak. Katkıda bulunmak istiyorsanız aşağıdaki formu doldurarak bize gönderin. Luggat.com'u birlikte büyütelim.


Kişisel Bilgiler

Kişisel Bilgiler

Hangi konularda destek olabilirsiniz?